Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
128
 

Var mısın, benimle iddiaya?

Var mısın, benimle iddiaya?
 

“Biriyle konuşup bölüşmedin mi,

en güzel anılar boynu bükük

öksüz çocuk gibi kalıyor.”

                         Vedat TÜRKALİ

               Malatya’nın Arguvan ilçesinin Yazıbaşı köyünde doğup büyüyen Turan Eren, ortaokul ve liseyi amcasının yanında Akhisar’da okuyup altı yıl sonra döner köyüne. Ailesine, hısım akrabasına, komşularına, arkadaşlarına kavuşmuş olmaktan son derece mutludur. Evleri, gece yarılarına kadar konuklarla dolup taşar.

               Herkeste bir merak, bir merak!

               Ne midir, merak edilen?

               Altı yıldır köyüne dönmeyip okuyan bu delikanlının dini ve inancı değişmiş midir acaba? Komünist olmuş mudur?Anneyi, babayı unutmuş mudur? Köylünün her türlü değer yargısı ile gelenek ve göreneklerini inkâr mı etmektedir?

               Bunu öğrenmenin tek yolu, O’nu konuşturmaktır. Öyle ya, kuş ayağından, insan dilinden yakalanır; değil mi?

               Köyün ileri gelenleri, bu amaçla, tuzak sorularla bir elense çekerler; bizim delikanlıya.

               Turan Eren, altı yıldır köyden uzak ama bilmez mi, tanımaz mı köylülerini! O soruları hangi amaçla sorduklarını anlamaz mı?

               1960’lı yıllar… En önemli konu, aya gidilir mi? Ve işte köyün ağzına laf yakışan Mehmet Amca’sı soruyor:

               “Söyle bakalım Turan Efendi, aya gidilir mi?”

               Tuzağı hemen sezen kahramanımız, bütün bildiklerini ve inancını söyleyivermek yerine, karşı bir soru ile bozmak ister, bu ilk tuzağı.

               “Sen söyle Mehmet Amca, ‘İnsanlar aya gidemez’ diye bir âyet duydun mu?”

               Bu yöntemle köylülerini kırmadan, ezmeden, küçümsemeden, inançlarıyla alay etmeden, düşünce ve inancını ılımlı bir dille anlatır.

               Bunun üzerine Mehmet Amca, Turan’ın babasına dönerek, “Hasan Ağa, Turan okumuş; hem de iyi okumuş.”der. Orada bulunanlar başlarıyla tasdik edip, “İyi okumuş. Doğru, güzel, mantıklı cevaplar verdi.”derler. Babası Hasan Ağada gurur duyar elbette.            

Bu arada, köylüsünün inancı üzerinde etkisi olan din hocalarından da söz eder yazar:

               “Bu hocalar, köyde kaldıkları sürece, her gün bir eve misafir edilir, en güzel yemekler yedirilir, en güzel yataklarda yatırılır ve nereye giderlerse gitsinler, köyün ileri gelenleri hep etraflarında olurdu. Bunlar sonbaharda gelir, ilkbaharda giderlerdi. Köyde büyük saygınlıkları vardı. Köylüler fitre vezekâtlarını bunlara verdiği gibi, yazın da her evden bir teneke buğday toplanır, hocanın ücreti olarak ödenirdi. Köyümüz 400 hane kadardı. Durumu fakir 50 hane hariç, diğerlerinin hocaya buğday verecek kadar durumları iyiydi. Hocalar sonbaharda köye geldiğinde zayıf ve cılız, ilkbaharda köyden ayrıldıklarında kanlı canlı ve oldukça kilo almış olarak giderlerdi.”

               İyi ki o hocalar, bütün bir yıl kalmıyorlarmış; Yazıbaşı köyünde. Yoksa, yağlı – ballı ve dahi aşırı beslenmekten ölüp giderdi zavallılar!

               Hocaları inançlarıyla baş başa bırakıp gelelim biz, ‘Bundan sonra neler olmuş?’sorusunun cevabına:

               Turan, altı yıl sonra köyüne döner ama annesini göremez. Çünkü mevsim yaz, köyde yalnız erkekler var; kadınlar yaylada. Ertesi gün, Amcaoğlu Rıza ile yola çıkıp iki gün 60 kilometre yürüyüp yaylaya ulaşırlar. Altı yıldır birbirini görmemiş ana oğulun nasıl kucaklaştığını siz düşünün artık.

Yayladayken, bir gün, eşeğe binmiş yaşlıca bir adam gelir; Turanlar’ın evlerinin önüne. Bizim delikanlıya selam verip, “Hasan Ağa’nın evi burası mı?”diye sorar. Olumlu cevap alınca, “Oğlum, bana yaklaş. Omzuna tutunup eşekten ineyim. Bacaklarım ağrıyor, tek başıma inemem.” der.      Turan, adamı zorla eşekten indirip sırtlayarak taşır eve.

               Adam, “Oğlum, ayaklarım çok ağrıyor, yürüyemiyorum. Size, ocağa geldim.”deyince, kahramanımız, ocağın burası olmadığını, ocak olarak bilinen yerin köyde bir akrabalarının evi olduğunu söyledikten sonra:

               “Bak amca, ayakların, dizlerin ağrıyorsa ya romatizma, ya siyatik, ya da başka bir şeydir. Çaresi de doktora gitmektir. Hastalıklar ocağa gitmekle iyi olacak olsaydı; doktora, hastaneye gerek kalmazdı.”deyince, adamı beş yıl önce ayaklarının yine böyle ağrıdığını, bir gece rüyasında ak sakallı birinin, “Ey Bekir, sen Yazıbaşı köyünden Hasan Ağa’nın evine git; orası ocaktır; ayakların iyi olur.”dediğini, bunun üzerine ertesi gün evlerine geldiğini, annesine başından geçenleri anlattığını, kardeşi Mustafa’nın ocaktan kül alıp bacaklarına sürdüğünü, sonra da iyi olup yürüyerek evine döndüğünü anlatıp, “Ben bu olanlara mı inanacağım, yoksa sana mı?”diye sorar.

               Şuna buna değil, bilime inanan kahramanımız, “Peki, Bekir Amca… Gene aynısını yaparsın. Eşeği önüne katıp gidersen, sen haklısın. Yok, ben gene seni indirdiğim gibi omzumda eşeğe bindirirsem, o zaman sen de Divriği’ye hastaneye gideceksin.”der.

               Bu öneriyi kabul eder mi acaba yaşlı adam?

               Eder, ama bir şartla:

               “Ama sen elini sürmeyeceksin. Çünkü sen burada iyi olacağıma inanmıyorsun.”der.

               Ne dersiniz? Nasıl sonuçlanır, acaba bu iddia? Tahmininizi not alıp bir kenara koyun bakalım.

               Koyun sağmakta olan annesi ve kardeşi Zeliha eve gelir. Annesi Havva Hanım, adamı görür görmez tanır; “Hoş geldin. Gene ayakların mı ağrıyor?”der. Adam, “Evet… Gene ağrıyor. Ocağa geldim.”deyince, “İnşallah gene iyi olur gidersin.”diye karşılık verir.

               Zeliha, hemen ateş yanan ocaktan bir miktar kül alıp getirir. Adam paçalarını sıvar. Zeliha,külü bacaklarına sürer. Adam, külü bacaklarına iyice sürerken, içinden bir şeyler de okur. Anne Havva Hanım,tepsi içinde yiyecek bir şeyler getirir. Bu arada konuşurlar. Yaşlı adam, Turan’ın hastaların ocakla iyi olamayacağı konusundaki fikrine hayret ettiğini söyler.

               Bundan sonrasını yazardan dinleyelim:

               “Bir saat kadar oturduktan sonra, kalkma vaktinin geldiğini söyleyerek ayağa kalktı. İster inanın, ister inanmayın, yaşlı adam, eşeğini önüne katıp yürüyerek evine döndü. En son ayrılırken de bana dönerek, ‘Görüyorsun ya Turan Efendi, ben haklı çıktım. Okuyorsun, iyi hoş da, biraz da inançlı ol. Bu dünya sadece doktordan, ilaçtan ibaret değil. Manevi şeyler de var.’dedi.”

               “Hayda!  Olmaz öyle şey; Hüseyin Erkan!”mı diyorsunuz?

               Tamam da kardeşim, elçiye zeval olmaz, bana niye söylüyorsunuz ki? Varsa bir diyeceğiniz, gidin, Turan Eren’e söyleyin. (Hem “Elçiye zeval olmaz” diyoruz, hem de Rusya’nın Ankara büyükelçisini sırtından vurup öldürüyoruz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Buna ne diyeceksiniz, bakalım?)

               Ben bu çelişkiye bir yorum yapmıyorum da, yazar Turan Eren’in anlattığı o akıl almaz olayı çözdüm.

               Evet, çözdüm. Nasıl mı çözdüm? Bakın, anlatayım:

               Turan,lise mezunu bir genç olarak altı yıl sonra dönünce köyüne, ileri gelen köylülerin tuzaklarına düşmeden bilimsel cevaplar verince onların sorularına, bilimle ilgisi olmayanları bir korku sarar. “Ne yapalım, nasıl yapalım da mat edelim bu genci? Millet bizi bırakıp da O’na dönmeden öyle bir alt edelim ki, çıkarımız bozulmasın.”diye bu oyunu düşünüp başarıyla sahneye koyuyorlar!

               Yani, yaşlı adam, hasta falan değildir. Bence, hasta rolü yapan bir konu mankenidir o! Yoksa, mümkün müdür, ayakta duramayan, yürüyemeyen bir insanın, ayağına kül sürüldükten bir iki saat sonra kalkıp yürümesi?

               Henüz kamera falan yoktur o yıllarda. Ne Malatya’da, ne Arguvanve dahi ne de Yazıbaşı köyünde. Ama uyanık köylüler kamera şakası yapmışlar Turan Eren’e! (Ne güzel yorumladım ama değil mi? Hayır mı diyorsunuz? Var mısınız benimle iddiaya!)  (*)

               Ben böyle diyorum ama yazar ne diyor; bir de ona bakalım:

               “İyileşmenin gerçekten ocağın külünden mi, yoksa amcanın psikolojik telkin metodu ile kendi inancından mı kaynaklandığını düşündüm.”

               Yazarın, bu konuda kaybettiği ikinci iddiadır bu.

               Birinci neydi, anımsadınız mı?

               Hani, Akhisar’da yengesinin, gidilecek her yere başvurup da çocuk sahibi olamayan yeğeni, son çare olarak, eşi ile Beyoba köyündeki bir yatırın mezarından toprak alıp yiyorlar da, 9 ay 10 gün sonra nur topu gibi bir çocukları oluyordu ya!

               Pekiyi, siz ona ne diyorsunuz, buna ne diyorsunuz?

               Var mı sizin de buna benzer anılarınız?

                                                                                                           Hüseyin Erkan                                                                                                                                huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

(*) Şaka yaptım, şaka. Ben yok’um, bu konuda iddiaya.

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Anılarımız boynu bükükte olsa, o günden bugüne yaşananların da aynasıdır. Belki hayatta olduğumuzun, her şeye rağmen yaşama tutunmaya çalıştığımızın da göstergesi. Elbette bizlerin de var bir ocağı; ama bu ocak sömürü üreten bir ocak değildir, İstiklal Marşı’nda anlamını bulan bir ocaktır. Bir gün insanlık, insanca yaşamak için bu ocağa yönelecektir. Sömürüsüz de yaşanabileceğinin farkına varacaktır… Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.

Rıza Üsküdar 
 14.01.2017 23:50
Cevap :
Teşekkür ederim. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.  21.01.2017 17:01
 

Hüseyin Bey, çözümlemenize küçük bir ilave yapmak isterim, 1960’ların köydeki egemenlerine dönmüş gibidir küresel köye (dünyaya) egemen olanlar da… Artık ocak usulüne son verildi; ama ilaç sektörü de ocak gibi çalışıyor maazallah. Önce ilaç üretiliyor, sonra da hastalığı, bu sadece ilaç sektörü için de değil, bütün sektörler böyle çalışıyor. Özel sektöründen devlet sektörüne, devletleri bölüp parçalama konusu da buna dâhil. Önce plan proje, sonrası malum. İster Akhisar’da okuyalım, ister Karahisar’da insanlığın son çeyrek asır gerçeği de bu.

Rıza Üsküdar 
 14.01.2017 23:48
Cevap :
Haklısınız. Teşekkürlerimle...  21.01.2017 17:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster