Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Şubat '18

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
613
 

Varoluş ve Toplum

Varoluş ve Toplum
 

Varoluş Sancısı


 

Varoluş deyince hepimizin aklında bir takım şeyler oluşur. Kimi için varoluş dini bir olgu iken kimi için varoluş felsefi bir kavramdır, kimi bu kelimeye çok aşina değildir kimi için ise hiçbir anlam ifade etmiyor olabilir. Eğer varoluş’u kendi kelimelerimle tanımlayacak olursam varoluş insanın bir varlık olarak bu dünyada kendini anlamlandırma çabası, bu kendini anlamlandırma çabasına bağlı olarak kendini gerçekleştirme,kendini d.nüştürebilme eforu olarak adlandırılabilir fakat her birey eşsiz bir varoluşa sahip olduğu için ve kendi içinde anlamlandırılabilecek bir varlık olduğu için kişiden kişiye değişkenlik gösterebilen, doğası gereği genel geçer tanımı yapılamayacak dinamik bir olgudur.

 

Bu olgu açısından insanı ele alacak olursak toplum ile olan ilişkisini irdeleyerek varoluşunun en iyi şekilde anlaşılacağını düşünüyorum. Kararlarımızı verirken,seçim yaparken hatta düşünürken bile toplumun üzerimizdeki etkisini yadırgayamayız. Bu noktada sormamız gereken soru çağımızın içinde bulunduğu hedonist, hazperest yaşam tarzının bireysel varoluşumuz üzerinde yarattığı etkininne yönde olduğu ve toplumun bunun üzerindeki etkisinin nasıl olduğu olmalıdır. Modern insanın en büyük sorunlarından biri her geçen gün artan nevrotik hastalıklar gibi görünüyor, dikkatli bir şekilde irdelendiğinde insanın kendine yabancılaşması bu nevrozların altında yatan önemli faktörlerden biri olabilir, bir çoğumuz gün içinde yaptığımız eylemlerin farkında olmadan yaşıyoruz aslında. Tüketim çağının getirdiği konformist yaşam tarzı insanın kendine yabancılaşması ve kendini anlamlandırma çabası yerine anlık hazlara yönelmesi ile sonuçlanıyor büyük oranda. Düşünmeden, sorgulamadan ve eylemlerini bilinç temelinde değil haz odaklı yönlendiren bir insan profiliyle karşı karşıyayız.

 

Bu noktada, toplumun oynadığı rol ise sosyal kabul noktasında ortaya çıkıyor. Toplumun normlarına uymayana yaşama şansı vermemesi, insanın en önemli güdülerinden biri olan “kendini gerçekleştirme” ye vurulan bir darbe, çünkü insan başkalarıyla etkileşimde olduğu kadar insan, kendini ifade edebildiği ölçüde kendini gerçekleştirebilen sosyal-bilişsel bir varlık. Toplum, normlarına uymayan bireye sosyal kabul göstermeyerek ruhsal sağlığın ana damarlarından birini (kendini gerçekleştirme potansiyeli) keserek bireyin varoluşuna büyük bir darbe vurmuş oluyor.

Bu durumda bireyin hem ontolojik anlamda bir çıkmaza girmesi hem de çağımızın modern insan yapısının da buna uygun altyapıyı hazırlaması sonucu sorgusuz sualsiz toplumun normlarına itaat eden bir birey inşa ediyor. Tarih boyunca varoluş ile ilgilenen filozoflar, psikologlar da bu konunun ve tehlikenin farkına varmışlardır. Norveçli filozof Kierkegaard bu konuyu şöyle özetler: Her insanda birey olma potansiyeli vardır. Kendini gerçekleştirme çabasında bulunmayan, böyle bir derdi olmayan insan bir nevi “sürü” nün içinde kaybolmuştur, ”sürü” nereye giderse oraya giden, varoluşunun farkında olmayan bir durumdadır. Nietzsche de aynı şekilde bu varoluş durumundaki insanlardan “sürü insanı” diye söz eder. Amerikalı psikiyatrist Rollo May bu konudan kitabında şöyle bahsetmektedir: “Kişinin kendi anlamı da anlamsızlaşır, zira bu anlam da başka birinin verdiği anlamdan ödünç alınmıştır.”

 

Görülüyor ki her iki durumda da varoluş ve toplum ilişkisi açısından bir çıkmaza giriyoruz. Bu durumda toplum olgusunu kendini gerçekleştirmek isteyen varlığın önündeki en büyük engellerden biri diye nitelendirmemiz mümkündür. Ya varoluşun göbekten topluma bağlı olacaktır ve kendi varoluşunda sen değil toplum belirleyici olacaktır ki bir nevi bu varolmakta olan bireyi "etkisiz eleman" haline getirir ve bu da “kendi varoluşunu kendisi belirleyemeyen, kendine yabancılaşmış bir birey ne ölçüde var olabilir?” sorusunu akıllara getirir. Ya da varoluşunu kendi eline alıp toplumun sürü psikolojisi dinamikleriyle hareket etme eğilimini reddedip toplum tarafından cezalandırılmayı,dışlanmayı göze alıp sonunda nihayi bir yalnızlıkla yaşama ile sonuçlanabilecek olsa da birey olarak varolma süreci içine girip topluma karşı bir sen-ben ilişkisi kurulacaktır.

Yukarda da bahsettiğimiz gibi her iki durum da pek iç açıcı gözükmüyor. Bir yandan toplumun içinde varolma potansiyelinin baskılanması ve varoluşsal ketlenme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Diğer yandan toplumdan izole bir hayat stilinde de yine varoluşsal boşluğa düşecek bir yapıya sahibiz. çünkü en nihayetinde insan “diğeri” üzerinden belirlenen bir varlık. Diğeri görmediği zaman bir şeyler varlığını kaybediyor,diğeri görmediği zaman yazdığın yazının da giydiğin kıyafetin de söylediğin sözün de bir anlamı olmuyor. Herşey de işin içine “diğeri” giriyor. “Öteki” üzerinden belirlenen insan ötekine bağımlı olmak ve ötekinden izole olma durumları arasında çalkalanıp duran nevrotik bir yapıda.

 

Peki bir birey olarak varoluşumuzun içinde toplum ile olan ilişkimizi sağlıklı bir şekilde nasıl kurmalıyız?

Nacizane fikrim şudur ki bireyin toplum ile olan ilişkisi bir ödev ahlakı içerisinde olmalıdır. Ne bir fazla ne bir eksik. Varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilen Kierkegaard insanın üç tür varoluş evresi olduğunu idda eder;

1-)Estetik varoluş evresi 2-)Etik varoluş evresi 3-) Dini varoluş evresi,

İnsan bu üç varoluş evresinden birinde yaşar mutlaka.

 

Kierkegaard'a göre varoluşsal evreler arasında geçişler diğer bir deyişle sıçrama yapmak mümkündür ve her şeyden önemlisi kendini gerçekleştirmek isteyen insan için varoluşsal sıçramayı yapmak zaruridir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi içinde bulunduğumuz günümüz konformist toplumunun ağırlıklı olarak estetik varoluş evresinde yaşamaktan öteye geçemediğini görüyoruz. Toplum ile olan ilişkimizde Kierkagaard'ın etik varoluş evresi olarak tanımladığı evreye geçiş yaparak ve bir ödev ahlakı içinde hareket etmemizin bir nebze de olsa sağlıklı bir ilişki olacağını düşünüyorum. Benim topluma karşı bir sorumluluğum olmalı, bu sorumluluğu etik bir şekilde bir ödev ahlakıyla yerine getirmem toplum ile olan ilişkimin doruk noktası olacaktır. Burdan daha sonrası, daha fazlası ve ya daha azının bireyin varoluşu adına yıkım getireceğini düşünüyorum. Birey olarak varolmak ve öteki ile olan ilişkiyi sağlıklı bir şekilde kurmak nevrotik rahatsızlıkları önemli biçimde azaltacaktır,fakat yukarıda da değindiğim gibi ötekine bağımlı olmak ve ötekinden izole olmak arasında çok ince bir çizgi var ve bu çizgide ideal noktayı iyi belirlememiz gerek. En azından kendi varoluşumun içinde kendimi tutarlandırma çabamda ideal ilişkinin bu olduğunu düşünüyorum. İster evrimsel açıdan bakalım ister ontolojik, günümüz insanının toplum ile olan ilişkisinin ciddi bir şekilde ele alınıp irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Keza birey olarak da ciddi bir öz eleştiri zemininde kendimizin toplum ile olan ilişkisini yeniden inşa etmezsek, giderek artan ruhsal yıkım girdabından etkilenmememiz pek mümkün gözükmüyor.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 398
Kayıt tarihi
: 19.11.17
 
 

Psikoloji, Varoluşçu Psikoloji ve Felsefe başta olmak üzere bir takım yazılar. Yoğunlukla Heidegg..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster