Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '14

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
215
 

Varoluşsal bir fenomen: Ölüm

Ölüm korkusunun mekanizmaları nasıl oluşmuş olabilir ve bunlar kültürde nasıl kullanılır?

Doğadan aşama aşama kopan ilk atalarımız, doğaya rağmen yaşamlarını sürdürebilmek için kendilerini doğadan ayrı ve farklı nitelikte algılama eğilimine girdiler ve dolayısıyla kendilerinin özel birer varlık olduğuna inanmaya başladılar ya da zaten var olan böylesi bir inanç, doğadan ayrılmayla pekişerek netlik kazandı. Keza doğaya ve kendi türünün tehlikelerine karşı eksiklik nedeniyle, kendilerinden daha üst nitelikte birkurtarıcıya inanma ihtiyacı da hissettiler. Özel birer varlık olduğumuza dönük inancımız ile üst bir kurtarıcıya yönelik inancımız, önce hayatta kalmak yani var olmak, sonra kontrol ve gücü elde tutmak için doğaya ve kendi türümüze karşı, özerk olmayı/görünmeyi araçsallaştırdı.  

İnsan çocukluk dönemindeyken ölümün kaçınılmazlığıyla ilk defa yüzleştiğinde çoğu kez imdadına kültürde var olan sakinleştiriciler yetişir ve özel bir varlık olduğu bebeklik döneminden itibaren verilen karşılıksız bakımla ödüllendirilerek pekiştirilir, kültürdeki inançlar ise insanın ölse bile bir şekilde yaşamının devam edeceğini salık verir. İnsan böylece rahatlar, rahatladığını zanneder, ta ki yalıtımı fark edip varoluşsal vakuma girene, değerli bir şeyini yitirene ya da sahiplenmeyi beklediği bir şeyden mahrum kalana dek. Sonra insan, sakinleştiricilerin etkisinin azaldığını hissetmeye başlar. Ve öfkelenir, zira kandırıldığını düşünür.  

Varoluşsal vakum nedir?  

        Varoluş Vakumu Zamanı Bile Büker
        Güneşin Altındaki İnsan Çaresizce Ölümü Bekler

Varoluşsal vakum, can sıkıntısı olarak belirir; yalnızlık, çaresizlik, durgunluk ve boşluk duygusu olarak hissedilir. Kendini hatırlayabilen ve kendiyle başı belada olanla zuhur eden bir hâldir. Kendini hatırlamak ve kendiyle başı belaya girmek, yalnızlıkla dolayısıyla insanın içindeki boşlukla yüzleşmesiyle mümkün olabilir ve yalnızlık, tek başınalıktan farklı bir anlam taşır. Tek başınalık bireyin etrafında insan olmaması demektir. Böylesi bir hâl uzun vadede patolojiye kayabilir. Zira insan kendi varlığını ancak diğeriyle etkileşime geçtiğinde ve kurduğu ilişkiyi yaşayabildiğinde verimlice kavrayabilir. Diğeriyle etkileşime geçmek ve kurulan ilişkiyi yaşayabilmek, karşılaştırma süreçlerini mümkün kıldığı ve dolayısıyla bireye göreli referans çerçevesi tanımladığı için hem güven ve kontrol hissinin tatmini mümkün kılar hem de otantik bir hayatı yaşamayı kolaylaştırır.  

        Ölüm korkusunun nedenleri nelerdir?  

        Kimisi için ölüm korkusu, dünyadaki yaşantıları bir daha tecrübe edemeyeceğini bilmek, zihindeki hayata geçmemiş onlarca fikirle ölebileceğini fark etmek ve hatta o olmaksızın hayatın bütün sıradanlığıyla yine de kendi bildiği gibi devam edeceği fikriyle yüzleşmek üzerinden görünür olmaktadır. Kimisi için, ölüm süreçlerinden ve/veya ölüm sonrasına ilişkin inanç hâllerinden dolayı ölüm korkusu yaşanır. Örneğin, nasıl öleceği konusundaki belirsizlik, öldükten sonra yaşama inanıyorsa nasıl hesap vereceği konusundaki tedirginlik ya da ölüm sonrasının nasıl olacağını tam kestirememekten kaynaklı karmaşa hâli bu tip korkulardandır. Kimisi içinse ölüm korkusu, ölüm sonrası arkada bırakılan ve aynı zamanda ölmüş olana bağımlı insanların akıbetinden veya ölüm sonrası arkada kalanların üzüntü süreçlerini yaşamasından kaynaklanır. Neticede ölüm korkusunun ölümün kendisinden daha yıkıcı olduğu çok açık. Zira hiçbir şey, bir şeyden daha kuşatılamaz ve dolayısıyla daha ürperti verici.   

        Kendi hayatlarının ‘öznesi’ ol(a)mayan bireyler, diğerlerinin ‘nesnesi’ olmayı örtük olarak kabullenmişlerdir. Böylesi irade silikliği bir hayatın boğuculuğunu fark edenler içinse ölüm korkusu, Ataman Tangör’e göre,kötü yaşanmışlığın bir tepkisidir. Özgün, iradi ve otantik olmayan bir yaşanmışlığın tepkisi. Engin Geçtan, I Ching felsefesine göre ölümün anlamını,  

        ‘Ölüm Yaşanmış Bir Hayatın Başına Konan Bir Taçtır’  

        ifadesini aktararak yapar. Bu anlama göre, yaşanmış bir hayat; sevilen, üretilen ve bilinçli seçimler yapılan bir alanı kapsıyor zannediyorum. Böylesi bir hayat, ölümün doğal karşılanmasını mümkün kılabilir.  

        Öleceğimizin bilincinde olmak nasıl mümkün olmaktadır ve bu duruma karşı nasıl tepki vermekteyiz?  

        İnsan bilinci önceyi, sonrayı ve ikisi arasındaki dinamik etkileşimi kavrayarak çıkarımlar yapacak biçimde evrimleşmiştir. Evrenin başına dair çıkarsamaları kavrayabilen bir bilincin, kendi sonunun da farkına varması, bilincin doğal çıktılarındandır. Bu açıdan öleceğinin bilincinde olan insan, hayatın anlamı üzerine düşünür ve ‘yok’ olmanın dayanılmaz ağırlığı karşısında iradesini aktif hâle getirerek bir şeyler yapma, üretme veya bırakma ihtiyacı hisseder. Bu bağlamda çocuk yapar, kitap yazar, çeşme inşa ettirir, doğayı sever, varlığını gösterecek seçimler yapar, yani davranarak var olmaya çalışır. Bu açıdan insan,  hayatının önemli bir kısmını kendi ontolojik yapısını fark etmek, fark ettirmek ve doğrulatmak üzerine inşa eder, diyebiliriz. Ancak bir ömür boyu üzerine çalışılan bu proje doğal bir süreçle sonlanır. O hâlde evrenin yaşına kıyasla, flaş patlaması kadar kısa bir yaşam için ölümün ve hatta hayatın bir anlamı var mıdır? Zira anlam yükleyebildiğimiz zihinsel ve davranışsal yaşantılar patolojiye karşı zihnimizi korur.  

        Wittgeinstein ve Epikür ölümü nasıl kavramıştır?  

        Öteden beri ölüm üzerine kafa yoran pek çok insan kendi kimliğini ‘ölüm nedir’ sorusuna verdiği cevapla şekillendirmiştir, diyebiliriz. Hiç kuşkusuz kimliği inşa eden pek çok dinamik var ve kimlik, bağlamda kendisini yeniden ve yeniden inşa eden bir fenomendir. Ancak burada asıl değinmek istediğim konu, ölüm üzerine söylenmiş iki aforizmanın düşünce kodlarını kavrayabilmektir.

        Wittgeinstein ölüm için,  

        ‘Ölüm Yaşamın İçinde Bir Olay Değildir, Ölüm Yaşanmaz’  

        Epikür de benzer bir düşünce koduyla,  

        ‘Ölümden Neden Korkacakmışım? Ben Varken O Yok, O Varken Ben Yokum’  

        demişti. Bu aforizmaları birer dil manipülasyonu ya da ölüm korkusuna karşı geliştirilmiş savunma mekanizmasının birer yansıması olarak değerlendirmek pek âlâ mümkün. Ancak böylesi değerlendirme yüzeysel ve indirgemeci bir epistemoloji içerdiğinden bir taraftan aforizma sahiplerinin şahıslarına diğer taraftan üzerinde kafa yorulan konunun derinliğine belki de basitliğine bir haksızlıkmış gibi duruyor. Her iki düşünürün de ölümü ‘dışarıda’ bir yerde olarak anlaması ve yorumlaması hayatlarının odak noktasını sadece yaşadıkları ‘şimdi’ye yöneltmelerinden kaynaklanıyor olabilir.  

        İnsan, ister ölüm sonrası başka bir boyutta yaşamın farklı bir içerikle devam ettiğine, isterse ölüm sonrasının atomlarına ayrılmak ve evrene dağılmaktan öte bir şey olmadığına ve hatta değişik formlarda yaşama tekrar ve tekrar döneceğine inansın, ölüm, insan hayatı için kendi dinamiği içerisinde sarsıcı ve bir o kadar düşündürücü bir değere sahip görünüyor.   

         
         
        Kaynaklar

        Geçtan, E. (2006). Hayat (8. Baskı). İstanbul: Metis Yayınları.

        Yalom, I. D. (2011). Varoluşçu Psikoterapi (4. Baskı). (Z. İyidoğan Babayiğit, Çev.). İstanbul: Kabalcı Yayınevi. (Orijinal çalışma basım tarihi 1980.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 224
Kayıt tarihi
: 05.09.13
 
 

Psikoloji bölümü mezunu ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster