Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Eylül '08

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1665
 

Vatan Millet Sakarya

Vatan Millet Sakarya
 

Kollarında dansettiğim en yakışıklı centilmen..:))


Nicedir ondan bahsetmek istiyorum. Henüz ona yakışır dört başı mamur bir yazı yazmayı beceremediğimden hep erteledim durdum. Uçuşan paragraflaraymış kısmet. Anılardan ona dair neler uçuşacak bakalım.

1900 Tekirdağ / Malkara doğumlu. Nakşiye Hanım’ın oğlu. Yörenin varlıklı, ileri gelen ailelerinden birinin 2 numaralı evladı. Okuldaki başarısı yüzünden hocasının çömezim diye yanından ayırmadığı ve bunun sonucunda Çömez Mehmet lakabını almış olan, benim dedem Mehmet Soydan.

Çocukluk ve gençliği hep harp yılları içinde geçmiş. Daha 13-14 yaşındayken Balkan Harbi başlamış. Bu yüzden çok sevdiği okul serüveni ortaokulla sınırlı kalmış.

- Trakya ayakaltı… derdi.

Bir Yunan basmış bir Bulgar. Her defasında kadın ve çocukları daha güvenli yerlere kaçırmışlar. Çoğunlukla da Balıkesir’e göçülmüş. Hele bir defasında bayram arifesiymiş. Düşman geliyor diye haber gelmiş. Herkes mis gibi badanalar yapıp sakız gibi temizledikleri evlerini bırakıp içerlere kaçmış. Döndüklerinde her şey darmadumanmış. Bir seferinde de annesi dikiş makinesini bırakmak istememiş. Arabadan o indirmiş annesi geri yüklemiş. Sonunda dikiş makinesi onlarla gitmiş mi bilmiyorum ama onun çocukluğu ve ilk gençliği, yakılmak üzere kilitlendiği ve son anda kurtulduğu camilerde ve arkalarından Mustafa Kemal geliyor diye bağırıp kaçtığı için, yakalanınca bir araba dayak yediği askerlerin işgalinde ve savaşlarda geçmiş.

Savaş sonrası yaşamadığı yılların acısını çıkarmış. Sık sık bir kanadı İstanbul’da olan akrabalara misafir olmuş. Zaten yakışıklı ve güzel sesli bir adamdı. İngiliz kumaşından elbise giyip, o meyhane senin, bu gazino benim dolaşmış. İstanbul’da bir süre bohem hayatı yaşamış. Neyzen’in sofrasında bulunmuş. Birlikte rakı içmiş. Hamiyet Yüceses’i defalarca canlı dinlemiş. İstanbul’da yaşayan kuzeni Hediye Hanım’ın uduna güzel sesiyle eşlik edip şarkılar söylemiş. Ve nihayet 40 yaşına merdiven dayadığında, biraz da büyüklerin ısrarıyla güzeller güzeli Hatice Hanımla evlenmiş. Dört kız evladı olmuş.

Bu dört kızın en büyükleri benim annem. Çömez Mehmet dördünü karşısına dizer;

- Hayatta en önemli şey okumak, okumak, okumaaak… dermiş.

Ve anneanneme de “sakın bunlar kız çocuğu diye iş öğretmeye falan kalkmayasın. Önlerine sofra kurup kaldıracaksın. Onlar okuyacaklar” dermiş.

Dört kızın dördünde de bir öğretmen olma sevdası ki sormayın gitsin. Annem ortaokuldan sonra Tekirdağ’da enstitüye gitmiş. Öğretmenlerinin, özellikle resim konusunda yüreklendirmesiyle iki yıl üst üste Ankara’ya gelip o zamanki adıyla Kız Tekniğin sınavlarına girmiş. Her ilden bir kız alınıyormuş. Tekirdağ’dan bir kız, bir türlü o olamamış. Böylece öğretmelik sevdasına veda etmiş.

Diğer üç teyzem başarmışlar. Onlar Tekirdağ’da öğretmen okuluna gidebilsin diye Tekirdağ’dan evler kiralanmış. Oraya göçülmüş. Sonuçta üç gencecik kız öğretmen olmuş.

Ben çocukluğumdan hatırlıyorum. Teyzelerimin her birini bir dağ köyüne atarlardı. Dedem nüfuslu adam ama tayinlerine müdahale etmezdi asla. Nereye verirlerse oraya gidilecek. Bir yandan da kendine göre mutaassıp adam. Kızları öyle kendi başlarına gönderemez, haftada bir jipin gidip geldiği dağ köylerine. Ama bu vatan hizmeti. Mutlaka gidilecek ve yapılacak.

Bütün okul sezonu boyunca evi dağıtır. Biriyle anneannemi, biriyle kayınvalidesi Emine Hanım’ı gönderir, biriyle de kendi giderdi. Kızların maaşına ihtiyacı da yoktu. Ama ne var ki; bu vatanın okulunda bu milletin vergileriyle okumuşlardı. Her ne koşulda olursa olsun gidilecek ve VATAN HİZMETİ yapılacaktı.

Bu psikolojide ve ruh halinde başka insanlar da oldu hayatımda. Tesadüf halam da öğretmendi benim. Hem de çok başarılı ama kendi başarısı için çocuğu harcamayan sevgi dolu öğretmenlerden. Meslek hayatı boyunca, maddi imkânsızlıklar yüzünden okulu bırakmayı düşünen iki başarılı öğrencisini, üniversitenin sonuna kadar, kendi sınırlı imkânlarıyla okuttuğuna ben şahit oldum. Ve 2 yıl öncesine kadar, ÇYDD çatısı altında, hiçbir maddi kazanç düşünmeksizin, sadece ve sadece VATAN SEVGİSİ ve idealleri yüzünden, Sincan’da okuma yazma bilmeyen kadınlara, 70 yaşına rağmen gidip okuma öğretti.

2 yaz evvel iki güzel insanla tanıştım. Evlerinin önünden geçip sahili katleden otoyolun hasarını en aza indirmek için, karşılıksız olarak sahili temizleyip ağaçlandıran 65 - 70 yaşlarında iki sevimli komşu, iki gerçek VATAN SEVER.

VATAN SEVGİSİ derken, Hani şu “ya sev ya terk et”çi ve kendini devletin kolluk gücü sanan devlet severlikten bahsetmiyorum. Genellikle karışır çünkü. Benim kastettiğim VATAN SEVERLİK önce insanı sonra kendi insanını, kültürünü, türküsünü, ağıtını, acısını, tatlısını, ninesini, bebesini, delikanlısını, dağını, taşını, denizini, denizindeki balığı, dağındaki çiçeği sevmek. Sadece kuru kuru sevmek değil, korumak, gözünden sakınmak, elinden esirgemek, uğruna ter, gerekirse kan dökmek.

Aman kan dökmek deyince de yanlış anlaşılmaya. Ben sadece ve sadece, en saf ve temiz duygularla bu vatanı, yedi düvelin emperyalistine savunmuş, o güzel vatan evlatlarının, yani Mehmetçiğimizin bu uğurda döktüğü kendi kanını kastediyorum. Yoksa gözümdeki vatan severlik (Nihat Genç’in de dediği gibi) devlet adına yargılayıp, gidip Trabzon’da papaz vurmak değil, Trabzon’un o güzel sahilleri bir otobanla katledilirken otobanda oturma eylemi yapmaktır.

Son zamanlarda, başta Vatan Severlik olmak üzere bütün değerlerle dalga geçmek yeni değimi ile trend oldu.

Her dönemde dillere pelesenk olan ahlak çöktü, manevi değerlerimiz elden gitti gibi bir slogan değil anlatmak istediğim. Tabi ki değişim her zaman en değişmeyen şey. Zaman içinde pek çok değerler, tavır ve davranışlar değişecek. Ama ben dünya kurulduğundan beri değişmemiş temel değerlerden bahsediyorum.

Yani başkasının malına, canına zarar vermemeyi, bir şey çalmamayı, bir başkasının özgürlük alanına sızmaya başlamış özgürlüğün, özgürlük olmadığını bilmeyi, bütün dünyanın ve elbette en çok da kendi toprağının insanını, dağını, taşını, deresini, denizini, kurdunu, kuşunu sevip korumayı, sahip çıkmayı, uğrunda emek, para, gerekirse can vermeyi kastediyorum. Hani şu büyük usta Nazım’ın dediği gibi;

“yahut kocaman gözlüklerin

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde.”

İşte böyle bir duygudan söz ediyorum ben. Dürüstlükten, adaletli olmaktan, vicdan, merhamet, hak edilmiş saygı, minnet, vefa… vb gibi kavramlardan…

Peki biz bu duyguyu ne zaman kaybettik. Hatta para pul, koltuk, itibar gözetmeksizin, en samimi haldeki bu vatan sevgisi ile “VATAN MİLLET SAKARYA” diye alay eder olduk.

Sanırım 80 li yıllar ve Özal iktidarları sırasında

-Samimiyeti salaklık, kurnazlığı erdem ilan ettiğimiz,

-Çalıp çırpmayanı saf ilan edip, çalanı benim memurum işini bilir diye ödüllendirdiğimiz,

-Her ne yolla olursa olsun köşeyi dönmüş olmayı saygınlaştırdığımız,

-Pek çok temel değer yerine, üstelik kaynağı da önemsiz olmak üzere parayı koyduğumuz,

-Sosyal devlette neymiş diye, eğitim, sağlık dahil her şeyi özelleştirmeye başladığımız,

-Mustafa Kemal’e dudak büküp, devrimlere burun kıvırdığımız,

-Dincilerin (dindarların demiyorum) söylemlerinin özgürlük, Atatürk’ten söz etmenin gericilik, modası geçmişlik olduğuna inanmaya başladığımız,

-Resmi tarih’e güvenimizin sarsıldığı, ama resmi olmayan İDDİAları da kolaylıkla kabullendiğimiz,

- Değerleri sorgulayalım cümlesiyle başlayan ama sorgulamaya değil reddetmeye, hatta çoğunlukla sorgulamadan, sırf trend olduğu için yada marjinal görünmek adına reddetmeye başladığımız,

-Aykırılığın moda olduğu, sıradanlığın marjinal kaldığı,

-Her devrin adamı olmanın liberallik sanıldığı,

-Liboşluğun(her devrin adamı olmak) in, samimiyetin devrimciliğin, kahramanlığın, özverinin out olduğu,

-Kadınların aydın ve güzel başlarından başlayarak, ülkemin gün be gün resminin değişmeye başladığı,

-Vatanseverliğin şovenizm sanıldığı

-Kapitalizme, emperyalizme ve gericiliğe ödün vermenin eşitlik ve özgürlük sanılıp, Atatürkçü düşünceyle dalga geçmenin demokratlık sanıldığı günlerde mi?

Ben o günlerden öncesinde kaldım. İhtiyarladığımı fark ettiğim en çarpıcı gün, meslek kooperatifimizin 80 sonrası mezun olmuş arkadaşların güdümüyle iflasını ilan ettiğimiz gündü. Defalarca toplantılar yapıp, beğenmedikleri yöneticiler olabileceğini, isterlerse bunları değiştirebileceklerini, ama eczacı kooperatiflerinin mesleğimiz için çok gerekli, olmazsa olmaz unsur olduğunu 80 sonrası arkadaşlara anlatamadık bir türlü. Bu liberal kardeşlerimiz; bizler karımıza bakarız, kim çok mal fazlası verirse onla çalışırız deyip kooperatiften desteklerini çektiler. Ve kooperatif çok zor bir döneme girdi. Bizim gibi ihtiyar bir avuç eczacının desteğiyle sallana mallana biraz yürüdü, sonra meydanı boş bulan depoların dayatmaları gündeme gelince görüldü ki, kooperatifler bu piyasanın dengesidir. Bu gerçek görüldükten sonra tekrar şahlanıp piyasanın büyükleri arasına girdi kooperatifimiz.

Son zamanların en çok dillerde dolaşan söylemi olan “değerlerimizi sorgulayalım” sloganına bir daha dönmek istiyorum ben. Evet sorgulayalım. Hani şu modası geçti sandığımız devrimciliği, sosyal devlet düzenini, samimiyeti, vefayı, yardımlaşmayı, kooperatifleri, … vs Her ne kadar modası geçmiş, ağır, hantal, çağdışı, gereksiz bulduğumuz değerleri bir sorgulayalım gerçekten…

Bense;

Her Cumhuriyet Bayramında, evin balkonunu bahçeden getirdiği güllerle süsleyip, kruvaze lacivert takımlarını giyip, Zuhaaaaal kravatımı getir diye teyzeme balkondan seslenen, sevgili dedeciğimin sesinin izinde, hala onun samimiyetinde ve vatan severlik duyguları içinde, ondan kalan mirasın peşindeyim. Yani VATAN MİLLET SAKARYA diye samimiyetimizin üzerine yapıştırılmış, salaklık yaftasının en heyecanlı neferiyim. İtiraf ediyorum, VATAN MİLLET SAKARYA diye dalga geçilen ihtiyarlardan biri de benim.

Vefa Not: Ömründe dünyaya kattığın ışıklar içinde yatasın Çömez Mehmet…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben beni okuyun demiştim ya hani, inanın vazgeçtim, ne okuyacaksınız ki benim yazdıklarımdan, sizin yazılarınız sanki bir blog yazısı değilde kitap. Sizin yazılarınızla geçirdim bu gecemi, ama sanırım başucu kitabı gibi olacak yazılarınız benim için, dönüp dönüp tekrar okuyacağım, sizi tanımak isterdim, sevgi ve saygılarımla...

Nuray Ors 
 13.01.2009 0:08
Cevap :
Olur mu sevgili arkadaşım...:)) Keyifle okudum seni. Güven konusunda tam da benim söylemek istediklerimi söylemişsin... Hem de benim gibi lafı uzatıp sulandırmadan. Hedefim her zaman kısaca anlatmaktır ama asla beceremem ve başaramam . Sen benim hedefi tutturmuşsun ne güzel... Darısı başıma..:))) Sevgiler kocaman  13.01.2009 12:28
 

Ne mutlu sana ki Çömez Mehmet gibi bir dedenin torunu olma şansına sahipmişsin. 12 Eylül ve onun uzantısı Özal ve şurekasının, sistematik olarak toplumda meydana getirdiği erozyonun meyvelerini din tacirleri toplasada ben umudumu yitirmedim Yıldız. Bu oyunun tersine döneceğine inanıyorum. Çarpıcı, akılda kalıcı, dolu bir yazı olmuş. Ellerine sağlık, sevgilerimle...

narçiçeği 
 28.10.2008 0:44
Cevap :
Bu yazıyı anlamaktan daha çok hissederek okuduğunu biliyorum... Sevgilerimle..:))  29.10.2008 20:29
 

Biz Çömez Mehmet'lere koskoca bir yaşam borçluyuz. İyi ki tanıtıtnız bize O'nu. Sonsuz sevgilerimle...

Özlem Akaydın 
 29.09.2008 11:15
Cevap :
Çook teşekkürler Özlem'ciğim. Çömez Mehmetlerden hepimizin ailesinde birkaç tane mutlaka vardı. Bizler o fedakar kuşağın torunlarıyız. Sana ve ailene sevgi ve selamlarımla iyi bayramlar dilerim.. Sevgiyle kal  29.09.2008 11:51
 

Ama sen ihtiyarlığın /yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun...Yine de birlikte şarkı söyleyebiliriz" demiş Orson Welles o güzelim şarkısında...Ne çok önemli değişimlere tanıklık etmişiz be Yıldız'ım biz bile...İyi ki diyorum, O Çömez Mehmetler, bu günleri görmediler. kahırlarından ölürlerdi yoksa ! Kurtuluşun ve kuruluşun yaratıcıları, tanıkları, bu günleri iyi ki görmediler. Önce köy enstitülerini kapatıp, karşı devrimi başlattılar.Emperyalizme kucak açıp, din tacirliğine soyundular ki yumuşak karınlarından sömürsünler halkı. Sosyal devleti ortadan kaldırıp, sadaka devletini getirdiler yerine ve bu arada kendi varsıl burjuvazilerini yarattılar. VE Güce Tapanlar tarikat ve cemaatlerini. Kendileri için demokrat, kendileri için hukuk, kendileri için basın...Çoğunluğun diktatörlüğü 6.yılına bastı.Din afyonu ile drolandırılıp uyutulan halktan tık yok! Deniz GFeneri TÜrkiye ayağı davasından da ! Ama Cumhuriyetinr kadınını , cumhuriyetin savsızı sorguluyor ! ironi işte...Muhteşemdi tek kelime i

Neşe İleri 
 24.09.2008 13:07
Cevap :
Çok enterasan bir rastlantı oldu şimdi bak..:)) Sevgili eşim Kadir'in telefonu bir kaç aydır Orson Welles'in bu melodisiyle çalıyor..:)) Ne güzel şarkıdır değil mi? Vatanı ve geleceğimizi kurtarmak da biz eskilere kaldı. Ama biz meşakkate alışığız. Umudum var..:)) Geçenlerde Sayın Pekbay'a da yorum olarak yazdım aynısını. Artık bu ülkede hiç kimse başına gelenden şikayetçi değil. İnsan evladının cesedini bir duvar altından çıkarır da hala isyan etmezse yapacak bişey yok valla... Deniz Feneri desen ayrı komedi. Hala insanlar yardıma devam ediyorlar. Demekki yüzde 47 nin hiç birşeyden şikayeti yok. Geri kalan 53 ü de ergenekon diye içeri tıktınmıydı tamam. "Okullar olmasa ne güzel yönetilirdi maarif" hesabı ortada sorun morun kalmayacak. 47 yi de fakirleştirip sadakaya muhtaç edersin. İş kalır iki paket makarnayla birkaç kilo kömüre. Ne diyelim. Biz yaşlılara çok iş düşüyor. Daha çok çalışmamız lazım çooook.... Kocamaaaan sevgiler sana..:))  24.09.2008 15:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 54
Toplam yorum
: 571
Toplam mesaj
: 113
Ort. okunma sayısı
: 1118
Kayıt tarihi
: 22.06.07
 
 

7 Ocak 1960... Hayatın öğrettiği herşeyi okumak ve yazmak için buradayım.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster