Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '20

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
291
 

Vay Hain Vay!..

 

 

Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezân okunur;                                                                                    

Köylü anlar, mânâsını namazdaki duânın.

Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur;

Büyük, küçük herkes bilir; buyruğunu Hüdâ’nın.

Ey Türkoğlu! İşte senin orasıdır vatanın!

                                               Ziya GÖKALP

                Antalya’nın ilçesi Akseki’nin, Toroslar’ın göbeğindeki Gödene (Menteşbey) köyünde doğmuşum; İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortalarında.

                Evimiz, Yukarı Mahalle’deki caminin 15 – 20 adım yakınında idi. Güneye bakan çardağına çıkıp da sağa bakınca, minare ile karşı karşıya idik.

                Caminin imamı, babamın yakın akrabası olan Behçet Dayı idi. (Behçet Baydar)

                Babam, “Niyazi Kızı” diye bilinen Emine Teyzesi’ne olduğu kadar, “Behçet Dayı”sına da çok saygı gösterir; ne tür işi olursa olsun, seve seve koşardı.

                Benim iyi bildiğim 1940’lı yıllarda:

                “Tanrı uludur, Tanrı uludur!

                Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”

diye okurdu; ezanı Behçet Dayı.

                İlkokul üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçtiğim yıl, ne olduysa oldu:

                “Allahü ekber,  Allahü ekber!..”

diye bilmediğim, anlamadığım bir dille okunur oldu ezan.

                Biz çocuklar, hiçbir şey anlamadık bu işten ama büyüklerimiz, “İyi oldu, iyi oldu. Böylesi iyi oldu!” diye konuştular hep.

                O günlerde, soru sormaktan korkuyor olsam gerek ki, “Neden iyi oldu böylesi? Daha önce okunan ezanın nesi kötüydü?” diye soramadım hiç kimseye. Babama, anneme bile…

                “Sen ne dersin?” diye sorsalardı bana, “Önceki ezan daha güzeldi. Anlıyordum, çünkü ne dediğini. Şimdi okunan ezandan hiçbir şey anlamıyorum.” derdim.

                Ne kimse sordu, ne de ben söyledim. İşe bakın ki, 70 yıl sonra bile, hâlâ öyle düşünürüm ben. (Demek ki,hiç ilerleme olmamış bende!)

                O yaz, babam beni, “Kur’an yazısı öğren” diye Behçet Dayı’ya gönderdi. Birkaç gün ya da birkaç hafta gittimse de ne Behçet Dayı ciddiye aldı bu işi, ne de ben… Sevmedim, sevemedim o yazıyı bir türlü.

                Babam da para kazanmak için pamuk çapası mevsimi Kasaba’ya (Turgutlu) gidince, ne ben öğrenmek için çaba gösterdim; ne de Behçet Dayı…  Medrese mezunu dayımız, babamı kırmamak için bir şey söylememiş de olsa, “öğrense ne işine yarar ki” diye düşünmüş olsa gerek. (Behçet Dayı’nın oğlu İbrahim Baydar, İstanbul – Avcılar’da... Ticaretle uğraşır. İki ay kadar önce görüştük; bir cenaze töreninde. İnternetten alıyorum; güzel haberlerini.)

                10 – 12 yaşımdan sonra, oruç da tuttum ara sıra; cuma ve bayram namazlarına gittim. Neden mi? Kesinlikle sevap kazanayım da cennete gideyim diye değil… Çevreme uyum sağlamak için…

                İşe yarayacak hiçbir şey öğrenmediğim gibi, zevk de almadım bu tür işlerden, bir yararını da görmedim. Sonra sonra tümden bıraktım.

                Hatim de indirmedim; adıma hatim de indirtmedim.

                Birçok bildik, tanıdık gidip geldi ama ben Hac’ca da gitmedim, Umre’ye de…

                Dahası, sünnettir falan deyip sakal da bırakmadım. Onun için olsa gerek, sözüm dinlenmedi hiç!

                İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan, ister Musevi… Dini bir çıkar aracı olarak kullanmayanların inançlarına saygı duydum hep; duymaya da devam ediyorum.

                Gençliğimde, birkaç kez düştüm o hataya belki ama “din”i tartışma konusu yapmıyorum; uzun zamandır. Merak edip soran olursa, düşüncemi açıkça söylüyorum. O kadar!..

                “Herkesin dini, herkesin inancı kendine!” deyip geçiyorum.

                Kısaca şöyle söyleyeyim:

                Şu ya da bu dine değil, bilime inanıyorum ben. Sözgelişi, şu anda bütün insanları korkutan “Korona virüsü”nün çaresini de hiçbir dinin din adamları değil, bilim insanları bulacak sonunda.

                Kendini “din adamı” olarak görenlerden, hemen hemen hiçbir yakınım, hiçbir dostum yoktur benim. Yalnız ilahiyatçı Prof. Yümnü Sezen hariç…

                Neden mi?

                Çünkü bu arkadaşla üç yıl birlikte görev yaptık; Diyarbakır/Ergani’deki Dicle Öğretmen Okulu’nda. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu ve din dersleri öğretmeniydi O.

                Her konuda aynı düşünmüyorduk elbet. Aynı düşünmüyorduk da “fanatik bir dinci” değildi arkadaşımız. Üç yıl boyunca, yatılı bir okulda gece gündüz, birlikte yiyip içtik; birlikte gülüp oynadık. “Şu yasaktır; bu günahtır.” gibi basit davranışlarda bulunmadı hiç.

                Onca yıl geçti aradan, hâlâ haberleşiriz; görüşürüz, konuşuruz, tartışırız. O beni dinlemesini bilir nezaketle, ben O’nu…

                Hiç kimsenin, benim gibi düşünme mecburiyeti olmadığını iyi bilirim. Bunun için, bağırıp çağırmadan, kimseye hakaret edip küfretmeden, duygu ve düşüncelerini nezaketle savunanları, sözlerini kesmeden dikkatle dinlerim.

                Ama başkalarının da bana aynı saygı ve nezaketi göstermesini beklerim. Çünkü ben de ille de başkaları gibi düşünmek mecburiyetinde değilim.

                1960’lardan bu yana, bir Fransız yazarının şu sözünü ilke edindim kendime:

                “Hiçbiriniz gibi düşünmüyorum ama her birinizin düşünme özgürlüğünü ölünceye kadar savunacağım.” (İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nden öğretmenim Salih Otaran’ı saygıyla anarım.)

                Ben, 18 yaşımda görüp okudum da bu sözü; hukukçu, gazeteci, yazar ve yöneticilerimizin çoğu neden görüp okumadılar? Niçin duyup düşünmediler? Niçin ilke edinmediler; dersiniz?

                Bizden farklı düşüneni ya “gerici” diye dışlıyoruz; ya da “vatan haini” diye…

                Bizden farklı inancı olanlara ya “dinsiz, imansız, komünist” diye hakaret ediyoruz; ya da “kökü dışarda” diye... Oysa:

                “Niçin böyle düşünüyorsun kardeşim?” diye sorsak da nezaketle, hoşgörüyle bir dinlesek, ne kaybederiz?

                Belki biz yanlış biliyoruz. Yanlış bildiğimiz için, belki biz yanlış düşünüyoruz. Olamaz mı?

                Bildiğimizi sandığımız şeylerden kuşku duymayı ne zaman öğreneceğiz?

                Yanlışlarımızı görüp öğrenmenin, gerçeği bulup yakalamanın en emin yoludur; kuşku. Küçük yaşlarda aileden ve çevremizden edindiğimiz yanlış inanışları, kimi zaman da okul dönemlerinde ezberlediğimiz yanlış bilgileri bir ömür yineleyip durmanın kime ne yararı var?

                Neden korkarız, kitap okumaktan?

                Niçin ödümüz patlar ki, farklı bir düşünceyle karşılaşmaktan?

                “Kitaplar çok mu pahalı!” dediniz?

                Tamam, olabilir; kitap almayın. Kütüphaneler ne güne duruyor orda? Giriş de paralı değil, çıkış da…

                Kahveler dopdolu da, kütüphaneler niçin boş?

                Komşumuzdan, okunacak bir kitap istedik de vermedi mi?

                Vay hain komşu vay!

                “Ben okudum, aydınlandım. Komşum cahil kalsın.” diye düşünüyor demek ki!

                İnadına, siz ona giderken; çikolata yerine bir kitap götürüp verin bakalım.

                Sahi, neden kitap hediye etmeyiz biz, bir kutu lokum yerine?

                Midemiz gibi aynı; kafamızın, beynimizin de ihtiyacı yok mu besine?

                100 yıl önce, yazımızın girişindeki şiiri yazan Ziya Gökalp gibi de düşünemiyoruz; binlerce yıl önce İskenderiye Kütüphanesi’nde 150 bin kitap toplayan Kraliçe Kleopatra kadar da…

               

                                                                                                                 Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

Büşran Betül Kaya, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 302
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 265
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster