Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '18

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
212
 

Ve Adamın Biri.....

Ve Adamın Biri.....
 

2009 Yılında emekli olduğumda açmıştım ‘’Facebook’’ sayfamı. İlk zamanlar sadece yakınlarım ve kendi çevremdeki samimi arkadaşlardan müteşekkil bir liste oluşturdum. Bunu dışına kesinlikle çıkmayacağım diye de kendime kural koydum.

Birkaç yıl böylece sürdürdüm. Artık içimde devamlı beni yazmaya tetikleyen dürtüye karşı koyamadım. Evvela doğup büyüdüğüm köyümden başlayarak küçük nostaljik anılarımı yazmaya başladım. Oldukça ilgi gördü.

Hemen her gün yazdığım anılar belirli bir rutine bağlanmıştı. Birkaç gün ara verdiğimde açtığım sayfamdaki zaman tünelimde bir sürü mesaj vardı. Anıların devamını istiyorlardı. Bazıları dergi aboneliği gibi kendilerini kaptırmışlar her gün abone oldukları yazılarımı beklediklerini söylüyorlardı. Kimi Cezayir’de iş gezisi için gittiği otelde dinlenirken yazdığım anıların yaşanmışlıklarından duygulandıklarını, kimi o anıların içinde kendini bulduklarını. Kimisi de zaman tünelinde yaşıyorlarmış gibi bir hisse kapıldıklarını, yıllar önce yaşanmış anılar denizinde sörf yaptıkları gibi bir hisse kapıldıklarını yazıyorlardı.

Kimisinin bu kadar detayı unuttuğunu fakat benim yazılarımı okuyunca hatırlayıp tekrar yaşıyorlarmış gibi hissettiklerini söyleyen çok güzel geri bildirimler alıyordum.

Yaklaşık iki yüze yakın bir yazıdan sonra Eğitim camiasından bir Öğretmen benim yazdığım yazıların hepsinin birer kopyasını aldığını iznim olursa kitap haline getirip bastırıp köyümdeki insanlara dağıtmak için çalışacağını iletti bana.

Niye yalan söyleyeyim şaşırmıştım. Benim gibi bir alaylının kara düzen karaladığı, beyin topografının tozlanmış ve yıllanmış resimlerinin karanlık dehlizlerinden çıkartılıp bu mutfağın tezgâhına koyulmasının bu kadar heyecanlı olacağını hiç tahmin edememiştim.

Benim son derece amatörce yazdığımı bunların öyle bir ortama servis edilmesine hazır olmadığımı iletip affını istirham etmiştim.

Bu yazdığım yazıların bazılarında yazıda yabanda beraber çobanlık yapıp, tarlada karasabanla çift sürdüğüm, siyah önlüğün üzerine kolalı beyaz yaka ile okula gittiğim, uzun donlarla öğle sıcaklarında değirmen gölünde suya pike yapıp beraber derede yüzdüğüm, yazın güneşinde kavlayan burnumun üzerine ucuz 25 kuruşa Hacı Harun Amcanın dükkanın dan aldığım yuvarlak teneke kutunun içindeki ‘’SUN’’ marka kremi paylaştığım, yaz bahçelerinden beraber elma armut vişne, kiraz aşırdığım, ekmeğin üzerine sürdüğüm tereyağından eriyerek ıkınarak beraber ekmek yediğim, dutların şırasından yapış yapış olduğum bir sürü arkadaş var.

Ha bir de unutmadan köydeki değirmen taşını çeviren perin altından kırmızı benekli alabalık yakaladığım.

Sayfayı karıştırdıkça körebe oynarken köşeden, bucaktan çıkanlar gibi dökülerek geldi de geldi. Hatta bir Öğretmen sormuştu. Sen Sabahattin Ali’nin kitaplarını okudun mu hiç? Demişti.

Yalan mı söyleyeyim okudum dersem yalan olur dedim. Hani onun yazılarına benzettim deyince bir sonraki gün doğru D&R’a gidip serisini alıp okumuştum.  Hatta Allah, Allah benim yazdıklarımın neresini benzetti ki ola diye şaşırmıştım.

Bazı arkadaşlarımda ‘’Facebook’’ salgınına kendimi kaptırıp beğenilmekten hoşlandığımı bile hissettirmişti.

Bende onun yorumuna ‘’Bahadır Gökçek’in’’ tek kişilik bir tiyatro oyunundan  kendime alıntı yaparak uyarladığım….

Ve adamın biri ortaya çıkar, anılarının anılarını yazar. Aslında adamın birinin derdi kendi anılarını da yazmak değildir.

O; Olanın ve yaşananların gerçeğini görmek ve mutlak gerçeğe ulaşmanın derdindedir. Yaşanmışlıkların gerçeğini görmek, duymak ve bilmek ister. İşte bunun için yazar, söyler her zaman, her yerde, herkese, onlarda duysunlar, bilsinler görsünler ve unutmayıp hatırlasınlar diye…

‘’Yoksa başka bir şey değildir adamın birinin derde’’ diye yazmıştım.

O arkadaşım benim yazdığım yorum cevabını anladı mı bilemem fakat anlasalar da anlamasalar da, okusalar da, okumasalar da ben delice karalıyorum. Belirli bir zaman geçtikten sonrada hepsini temizleyip siliyorum Facebook’tan. Benim de böyle bir saplantım var.

Yazılarından ve sayfasındaki Blogların listesi ve içeriğinden duayen olduğu hemen anlaşılan değerli bir üstadımızın Blog da bu kadar beğeni alan nitelikli yazı olmasına rağmen neden hiç yorum yapılmadığını anlamadığını yazdığını okudum. Onu okuduktan sonra da ben kendimce bildiğim bazı sebepleri yazayım diye oturduğum yazımın beni nerelere sürüklediğini gördünüz.

Yazmak böyle bir şey işte.

Dimağında, dağarcığında biriken ne varsa toprağa, suya, havaya düşen cemreden sonra ısınan canlanan doğanın tabiat maestrosu gibi ne tomurcuklanırsa… Çiçek kıran fırtınası, tozkoparan fırtınasından direnerek ne kalırsa dallarda önce usarelerden arılara bal, sonra dallarda meyve olup damaklara servis ediliyor.

Birde benim gibi alaylı insanların teknolojinin araç ve gereçlerini kullanmaya ite kalka öğrense de kimisi Web sayfasının içeriği ve sayfa düzeninden yaptığı yorumu yazıp nasıl göndereceğini bilememekten, hiyerarşiyi tam uygulayamamaktan tutunda nice sebepler vardır.

Yani anlayacağınız dostlar bu sayfalarda amatörce seyrüsefer yapan birçok insanın olduğunu da unutmamak lazım diye düşünüyorum.

Bildiğim bir tek şey benim ayarım hiç yok. Şu kadar gün içinde bir yazı yazayım, sonra Blog olarak paylaşayım diye. İçime düştüğü anda  güneşli bir yaz mevsiminde Ummana açılan yazmaya kanmamış bir açlıkla seyrüsefer….. Tüm Milliyet Blog yazar ve okuyucularına, emek koyan her emektara sevgi saygı ve hürmetlerimle… 16.01.2018 Adil Bozkurt
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 75
Toplam yorum
: 129
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 330
Kayıt tarihi
: 10.11.17
 
 

 ÖNSÖZ: Ben ne uyak bilirim ne bir kafiye/ Yarım asırlık ömrüm geçti nafile/ İçimden geçenler hep..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster