Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Nisan '14

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
493
 

Ve Tanrı Köleyi Yarattı

Ve Tanrı Köleyi Yarattı
 

Milliyet Foto Galeri


Hegel’e göre, insanlık tarihinin başlangıcında, yani henüz kültür birikiminin olmadığı tarih öncesi bir çağda, doğayı ele geçirmek için ölümüne kavga eden iki doğa insanından biri, içindeki ölüm korkusunu aşamadığı için geri adım atmasaydı eğer, insanlık tarihi başlamayacaktı.

Ya, kavga edenlerin ikisi birden ölecek, ya da, birisi sağ kalmış olsa bile, doğayı onun ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürecek kimse kalmayacağından, bizler de bu gün, bu tarihsel sürecin ürünleri olarak burada bulunmayacaktık. Hegel’in felsefesinde çok önemli bir yer tutan bu insani “aşamanın” püf noktası şudur:

Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki insanoğlunun “ölümün bilincine” varması, yani sembolik anlamda ölüm “kavramını” keşfetmesi uzun zaman almıştır. Çünkü duyular aracılığıyla içgüdüsel olarak bir hayvan gibi ölümü hissetmek yetmez. Gerçek anlamda “insan” olabilmek için ölüm gerçeğini diyalektik boyutta, soyut ve sembolik olarak “kavramış” olmak gerekir.

İşte, bu nitelikte bir ölüm bilincine sahip iki kişiden birinin ölümü göze alması, öbürününse ölüm korkusuna yenik düşüp pes etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tarih başlamayacaktır.

Böylece tarihi başlatan öznenin, ölümün bilincine varmış bir “köle” olduğu kesinlik kazanır.

İki kişi arasında paylaşılamayan doğal bir nesne yüzünden çıkan sıradan bir kavgayı, taraflardan biri onur meselesi yapıp düelloya dönüştürünce, çatışmanın yönü radikal bir biçimde değişir.

Tarihte ilk defa çatışma nesnesini umursamadan “saygınlık” uğruna ölümün göze alındığı bu kavganın sonunda, ölüm korkusunu yenerek kendi doğasını aşan, üstelik hiç savaşmadan savaşı kazanan usta kişi, sergilediği bu metanetin sonunda yalnızca bir köleye sahip olmakla kalmayacak, aynı zamanda gözden çıkardığı doğanın tümüne sahip olacaktır.

Karşımıza insan / doğa / insan çelişkisi olarak çıkan bu süreci didik didik eden Hegel, söz konusu çelişkiyi aşmamız için bize dâhiyane bir yöntem bırakmıştır.

Aynı zamanda Marks’ın da esin kaynağı olan, dolayısıyla dünyada çığır açan illüzyon niteliğindeki bu zihinsel yöntem aracılığıyla düşündüğümüzde, köleyi, efendisinin efendisi, efendiyi de kölesinin kölesi konumunda buluveririz.

Şöyle ki: Köle, efendisinin hesabına doğayı dönüştürmek için çalışırken, “çalışma eylemi” aracılığıyla içindeki potansiyel efendiliği keşfedecektir. Zira dışındaki maddi doğayı bir takım aletler kullanarak değişik biçimlere sokabilmeyi öğrenmiş olması, içindeki manevi doğayı da dönüştürebileceği hissini ona aşılar. Kölenin ruhunu şekilden şekle sokan güç “acı”dır aslında; ancak köle, acıya katlanmayı zaten öğrenmiştir.

Çünkü kaybeden taraf olmak ona acıların en büyüğünü tattırmış ve kendini sorgulamaya zorlamıştır.

Görüldüğü üzere burada, yine felsefi bir anlayış olan “düşmeyen düşünemez” prensibi egemendir. Kavgada geri adım atmakla ölümden de beter bir duruma “düşen” ve iyice “düşkünleşen” kölenin, - kara kara - “düşünmekten” başka çaresi kalmayınca; zorunlu olarak sabretmeyi, bundan da önemlisi “sistemli” düşünmeyi öğrenerek, zihnen ve ruhen olgunlaşıp “kendinin bilincine” varmıştır.

Buna karşılık efendi ise, zevke ve eğlenceye dadanmış, tembelleşmiş, iyice hantallaşmıştır; dahası, “düşünme eyleminden” iyice uzaklaştığı için, kendini aldatan bir bilincin elinde oyuncak olmuş ve kendi sonunu hazırlamıştır.

Üstelik bir köle tarafından onaylanmak artık onurunu doyurmamakta, ne var ki efendiliğini onaylayacak başka bir efendi de bulamamaktadır.

Açıkçası, efendi, kazanmış olmanın verdiği rehavetle hiç “düşünmeden” günübirlik yaşaya yaşaya, farkına bile varmadan insanlıktan iyice uzaklaşmıştır.

Bu durumun farkında olan kölenin efendisine başkaldırıp onu alaşağı etmemesi için hiçbir neden yoktur artık.

Hegel’e göre, insanın insanı nesne olarak görmekten vazgeçtiği ve karşısındakine daima özne gibi davrandığı bu dönem, aynı zamanda tarihin de SONU olacaktır.

Başlangıç noktasına dönecek olursak, Hegel; tarihin başladığı “o” günden “bu” yana insanoğlunun biriktirdiği manevi şeylerin; yani, Tanrı, tarih, mutlak zaman, mutlak kültür, mutlak varlık, mutlak akıl, mutlak bilinç vs. gibi şeylerin hepsinin, bir ve aynı şey olduğunu söyler. Hegel’e göre dünya, “bir” ve “yüce” olan bu iradenin mantığının ürünüdür.

İslam felsefesinin “bir”lik anlayışında da buna benzer yaklaşımlara şahit olmak mümkündür. Örneğin, Tanrı gizli bir hazine iken; bilinmek, tanınmak, anlaşılmak istemiş (ve) bu irade doğrultusunda genel olarak varlık âlemine, özel olarak da biz insanlara, onu “düşünelim” diye hayat bahşetmiştir.

İşte böylece Tanrı, kendine özgü ilahi bir başlangıç yaparak mutlak sükûnete son vermiş (ve) tecelli etmeye başlamıştır. Bu tecellinin aynası ise, günün birinde ölecek olduğunun bilinciyle “düşünen” öznenin zihnidir.

Kaynakça: 1) Tinin Görüngü Bilimi. Hegel. İdea Yay. 2) Hegel. Tülin Bumin. Alan Yay.

Not: Bu metin 14 Haziran 2009 tarihinde yayınladığım metnin yeniden düzenlenmiş halidir.

Nizamettin BİBER, Ersin Kabaoglu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 1207
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1093
Kayıt tarihi
: 13.09.06
 
 

1956 yılında doğmuşum. Tanrı Bilimi Eğitimi aldım. 78 kuşağından olmanın verdiği şevkle olsa gerek;..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster