Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Aralık '09

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
1407
 

Venedik'te Bir Ölüm

Venedik'te Bir Ölüm
 

Ayaşlı sof tüccarı Hüseyin Çelebi 20 Mart 1575 günü Venedik’te öldürüldü. O vakitler Osmanlı tebaası Anadolulu tüccarların Venedik, Ancona, Livorno gibi İtalyan şehirlerinde, İtalyan tüccarların da İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa gibi Anadolu şehirlerinde sık sık görülmesi, buralarda geçici bir süreliğine ya da tamamen yerleşmesi, başlarına çeşitli işler gelmesi ve ölmesi, öldürülmesi çok da sıra dışı bir olay sayılmazdı. Hüseyin Çelebi’nin ölümünü ötekilerden ayıran ondan geriye bir grup belge kalmış olmasıdır. Bu belgelerin en önemlisi Hüseyin Çelebi’nin terekesidir. Tereke, Hüseyin Çelebi’den geriye kalan kişisel eşyaların bir listesi, defin masrafları ile borç ve alacaklarını içermektedir.

Merhumun ölümü sırasında amcası Ahmed bin Kassab da Venedik’teydi ve olaydan sonra Hüseyin Çelebi’den geriye kalan kişisel eşyaların satışı, yarım kalmış ticari sözleşmelerinin tamamlanması ve cenaze işleriyle uğraşmıştı. Amca Ahmed bin Kassab, bu işlemlere ilişkin her şeyi tek tek kayda almıştı. Hüseyin Çelebi arkasında sermaye olarak yüklü bir miras da bırakmıştı. O zamanki miras hukukuna göre onun belgeleri ayrı düzenleniyordu; o belgeler ise günümüze ulaşmamıştır. Hurdevât (ufak tefek) listesi olarak belirtilen liste, o dönemdeki Osmanlı gezgin tüccarının maddi kültürüne ilişkin değerli bilgiler içermektedir.

Hüseyin Çelebi'nin Venedik pazarında satılıp elde edilen geliri cenaze masraflarına harcanan eşyaları arasında neler vardı?

Merhum tüccar, ayakkabı olarak “başmak” ve bunun içine de bir mest giyiyordu. Ayrıca yeni bir çift de çizmesi vardı. Soğuk havalarda çizmelerin içine kalçalara kadar çıkan bir iç donu (aba kalçin) giyiyordu. Üstlük olarak bir lacivert, ötekisi siyah iki adet feracesi vardı. Ferace o zamanlar zengin ve seçkin kimselerin giydiği bir elbiseydi. Bunların yanında bir de keçeden kolsuz ceketi (kebenek/kepenek) vardı. Hüseyin Çelebi, günümüzün takım elbiselerine denk düşen iki adet kaftana, onların değerinde bir başka kışlık yünlü üstlüğe ve bir tür kısa ceket olan bir çuka’ya sahipti. Beline sardığı bir ipek kuşağı (mukaddem kuşak) vardı. Kaftanın altına zibun denen yelek giyiyordu; Hüseyin Çelebi’nin iki tane de zibunu vardı. Bunların altına da don denen bir çeşit pantolon, gönlek (gömlek) veya mavi bir çakşır (çakşur tuman) giyiyordu.

Başını örtmek için bir burgı denen üç parça hafif pamuklu kumaştan yapılma bir dülbend’i ve o zamanın modası bir yelken takye’si (kulaklıklı başlık) vardı. Anadolu’dan Venedik’e giden uzun yolda soğuktan korunmak için yanında velense, keçe ve çul denen çeşitli örtüler taşıyordu. At üstünde rahat yolculuk için bir yastığı (muhayyer yasdık), namaz kılmak için seccadesi vardı.

Çeşitli şeyleri bağlamak için ipleri, kumaş parçaları, eşyalarını ve satmaya götürdüğü kumaşlarını koymak için sandıkları, torbaları, kutuları, heybeleri vardı. Mallarının tozunu almak için beş tane çuka süpürgesi, kumaş kesmek için bir makası (mikras), yağmurdan korunmak için üç adet muşambası vardı.

Satışlarda yaptığı anlaşmaları yazmak ve imzalamak için yanında bir divit, bir şahsi mühür ve kâğıt taşıyordu. Okumak ya da muska olarak bulundurmak amacıyla çeşitli dua metinleri içeren iki adet evrakı da mevcuttu.

Tüccar Hüseyin Çelebi yanında silah da taşıyordu. Bunların içinde gümüşlü kılıcı çok değerliydi, ki Venedik pazarında 18 dükaya alıcı bulmuştu. Ayrıca bir de daha çok yemek yapmakta kullandığı bir Şam bıçağı vardı.

Hüseyin Çelebi uzun yolculukları sırasında yemek yapmak için yanında neredeyse tam teşekküllü bir mutfak taşıyordu. Neler yoktu ki mutfak eşyaları arasında: deriden bir körük, bakır tencere, tava, tereyağı taşımak için debbe-i revgan denen özel bir kutu, bir kepçe, bakır sahan, tepsi, sofra bezi, peçete olarak kullanmak için destmal (mendil), su içmek için matara, elini yüzünü yıkamak ve abdest almak için bir ibrik, mükeyyifat malzemesi olarak da bir afyon hokkası (hokka-i berş).

Merhum Hüseyin Çelebi’nin şahsi eşyaları, amcası Ahmed tarafından Venedik’te Müslüman tüccarların huzurunda satıldı. Ahmed bin Kassab, öldürülen yeğeni Hüseyin’in Venedik’teki tüccarlardaki alacaklarını toplamış, borçlarını da ödemişti. Borçları arasında 9 düka tutarında oda kirası da vardı. 9 düka iyi bir paraydı, bu da Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te uzunca bir süre kalmış olduğunu gösteriyordu.

Hüseyin Çelebi, Venedik’te İslami defin kurallarına uygun biçimde toprağa verildi. Cenaze bir "yuyucı" bir de "su koyucı" (yıkayıcı ve su koyucu) tarafından yıkanıp kâfur, libân ve gülsuyuyla ovulup kefenlendikten sonra tabuta kondu. Merhumun taksiratını affettirmek için fakirlere sadaka dağıtıldı; ıskât ve salât okundu. Hüseyin Çelebi’nin tabutu bir gondola kondu. Cenazeyi defnetmek üzere Müslüman tüccar cemaat de beş ayrı gondola binip Hüseyin Çelebi’nin gömüldüğü meçhul mezara doğru yola çıktı.

Yeğeninin İslami usule uygun bir şekilde defnedilmesi için her türlü ihtimamı gösteren amca Ahmed bin Kassab, hesabını bilen basiretli bir tüccar olarak bu işler sırasında, gondolcuya verilen bahşişten, mezar kazmak için kullanılan kazma küreğin ücretine kadar yaptığı tüm masrafları tek tek kaydedip Hüseyin Çelebi’nin terekesinden ödedi.


***

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken


Yukarıdaki satırları yeni dönem Türk tarihçiliğinin yüz akı isimlerinden Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabından özetleyerek aktardım. Kafadar’ın kitabı, son yıllarda okuduğum en ilginç ve keyifli çalışmalardan biriydi. Kafadar bu kitabında farklı tarihlerde yayımlanan dört makalesini bir araya getirmiş. Bu makalelerin farklı ve ilginç yanı, alışılagelmişin dışında Osmanlıya kurumlar ve seçkinlerin değil sıradan bireylerin perspektifinden bakıyor olması…

Kitapta, biri yukarıda değindiğim Ayaşlı kumaş tüccarı Hüseyin Çelebi olmak üzere Osmanlı tebaası dört kişinin hayatından kesitler veriliyor. Öteki üç kişi; babasından kalan arazi üzerinde haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran yeniçeri Mustafa, İstanbul’da günce tutan “Sohbetname” adlı hatıratın yazarı Seyyid Hasan adlı derviş ile rüyalarını kaleme alarak bunları mektupla şeyhine gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun…

Bunu ilginç kılan ise bu dört hayattan geriye kalan belgelerin her birinin birer yargıyı kırıyor olmasıdır. Kafadar bunu şöyle anlatıyor: “Bu kitapta okuyacağınız yazıların her biri bir şaşkınlık ürünüdür. Yeniçerilerin ‘bozulma’ devrinden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadığını; uluslar arası ticarette Müslümanların rol oynamadığını; modern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünyasında kimselerin günce tutmadığını, hatta kişisel tecrübelerini kaleme almadığını sanıyordum.”


Hüseyin Çelebi’nin terekesini incelerken 1500’lü yıllarda Osmanlı ile Avrupa arasındaki ticaretin sanıldığı gibi Avrupalı tüccarların tekelinde olmayıp Osmanlı tebaası tüccarların da İtalya’nın en canlı ticaret merkezlerinde boy gösterdiğini, Yeniçeri Mustafa’nın dilekçesi karşımıza çıktığında, Yeniçerilerin Osmanlının yükseliş döneminde bile askerliğin yanı sıra başka işlerle de uğraştığını, Seyyid Hasan’ın Sohbetname’sini ve Asiye Hatun’un şeyhine yazdığı mektupları okurken de Osmanlı dünyasında bireylerin bundan yüzyıllar önce bile hatıralarını ve kişisel tecrübelerini kaleme aldığını öğreniyoruz.

Ancak Kafadar’ın kitabı sadece bu özelliğiyle öne çıkmıyor. Özgün tarih felsefesiyle de benzerlerinden ayrılıyor. “Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir” diyen Kafadar, tarihe modern zamanın “ulus” birimiyle somutlanan “biz” perspektifinden bakmanın yanlış olduğunu, kitapta ele alınan kişilerin kendilerini bir ulusun parçası olarak görmediklerini, kişilerin benlik algısının ve bireyliklerini yaşama biçimlerinin zamana ve bağlamlara göre değiştiğini vurguluyor.

Cemal Kafadar’ın bu rahat okunan, hacim olarak küçük ama içerik bakımından dopdolu kitabını tüm tarih meraklılarına, tavsiye ederim.

....

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bizim ufkumuzu daraltan, bilincimizi dumura uğratan en önemli şey, ortaokul ve lise yıllarımızda öğretilen ve benim nefret ettiğim (az daha belge alıp okuldan atılıyordum) Emin Oktay (Oktavyus) tarihidir. Bu tarihin yalanlarla dolu olduğunu bir başka tarihçiden, İlber Ortaylı'dan işittiğimde üstümden onlarca yılın yükü kalktı desem yalan olmaz. Ben tarihi, liseden çok sonraları Server Tanilli'yi okuyarak öğrendim. Onun tarih kitaplarını okudukça yıllar yılı aklımda, mantığımda bir türlü yerine oturmayan bütün taşların yerli yerine oturduğunu anladım. Ve ondan sonra tarihi sevmeye başladım. Resmi tarihin kerametini de, ne işe yaradığını da anladım tabii. Bu yazınızla tarih ufkumuzu daha da aydınlattınız. Saygılar, selamlar.

hazandagüzeldir 
 09.01.2010 21:23
Cevap :
Merhaba Taner Bey, sadece tarih dersi değil ki, tüm eğitim sistemi insan aklını dumura uğratma üzerine kurulu... Ders kitaplarının biraz düzelmesine ve bazı fedakar öğretmenlerin özgür bilimi aktarma çabalarına rağmen bu durum fazla da değişmiş değil. Bir tane işine layık öğretmen varsa karşılığında üç tane öğretmenlikle alakası olmayan "öğretmen" var. 12 Eylülcülerin ilk işlerinden biri felsefe, sosyoloji ve mantık derslerini kaldırıp din dersini zorunlu hale getirmesi olmuştu. Yanı sıra "milli tarih", "milli coğrafya" gibi saçmalıklar getirdiler. Matematiği ve fen bilimlerini de "milli" hale getireceklerdi ama artık utandılar mı ömürleri mi yetmedi bilmiyorum! Türkiye'de bir şeyin doğrusunu öğrenmek için okul bilgilerini unutmak gerekiyor. Çok teşekkür ederim katkınız için. Selam ve saygılarımla...  10.01.2010 20:02
 

Kitapta anlatılanları bize anlatan hocalarımızın değerini şimdi çok iyi anlıyorum.Halil İnalcık Hocanın anlattıklarını biz 1977'de öğrendik, derslerimizi o doğrultuda işledik. 2000'den sonra kitapların içeriği mi değişti acaba? Yazdığınız kitabı edinmeye çalışacağım, Sosyal Tarih açısından önemli. Eğer bu bilgiler daha önce bilinmeseydi; Orhan Pamuk, ağabeyi İktisat Tarihçisi Şevket Pamuk''tan yararlanıp, Beyaz Kale ile Benim Adım Kırmızı'yı yazmazdı... Bu ara yayın dünyası Amerika'yı yeniden keşfedenlerle dolu! Bilgileri tazeleyen paylaşım için teşekkür eder, MUTLU YILLAR DİLERİM...

Ayten Dirier 
 26.12.2009 23:31
Cevap :
Ben teşekkür ederim Ayten Hanım. Size de mutlu yıllar.  27.12.2009 20:43
 

Özetleyerek aktarma konusunda bir nobel varsa eğer, bence sen onu hakediyorsun Celal Hocam. Gerçi "vay efendim, ulus devlet düşmanlığı yaptığı için verdiler o nobel'i" derler ama bilirsin ki, biz o laflara kulak bile asmayız. Aktarım muhteşem, yorum ve değerlendirme takdire şayan. Tarihe bugünün ulus bireyi gözü ile bakmak büyük bir hata. Ulus devletlerin eğitim aracılığı ile körleştirdiği dimağlarımızı, bu tip eserleri okuyarak açabiliriz. Bir de senin gibi bu yazarların daha çok okunmasını sağlayanların artması ile, selamlar

Bibliyofil 
 21.12.2009 16:47
Cevap :
Bu yazı bile okuyanların çoğunun tarihe ilgilerini kamçıladı. Okullarda tarih böyle anlatılsa herkes daha severek okur, belki de günümüzü daha doğru değerlendirir. Ama kof bir hamasetten başka bir şey yok. Aktarırken biraz hikayeleştirdim ama kitabın kendisi de çok rahat okunabiliyor. Çok teşekkür ederim güzel değerlendirmen için. Selamlar.  22.12.2009 15:43
 

Okunacaklar listeme eklemem gereken bir kitap sanırım. Gerçi o liste sürekli kabarıyor, seyredilecek filmler listem gibi. Vakit yaratmaya başlasam iyi olacak artık sanırım :)

Nazan Adıgüzel Köseoğlu 
 21.12.2009 11:35
Cevap :
Evet. Ev ödevlerin yığılıyor üst üste! :) Biraz kendine vakit ayır artık. Sevgiler...  21.12.2009 13:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3539
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster