Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '16

 
Kategori
Ekonomi - Finans
Okunma Sayısı
194
 

Vergi ile eşitlik

2015 Türkiye’sinde servet dağılımındaki eşitsizlik endişe verici boyutlarda. Toplam servetin % 54’ü nüfusun % de 1’lik kesimine ait, geriye kalan % 46 lık servet ise toplumun % 99’una. Ancak bu %46 lık varlıktan en yoksul %20 ye ise çok küçük bir miktar kalmaktadır. Kalan bu miktar servet namına bir şeyden çok, günlük yaşamını açlık sınırında sürdürebileceği kadar bir birikim toplamı oluyor. Yoksulların önemli bir bölümü düzenli bir gelirden de yoksun, sosyal yardımlarla yaşamını sürdürüyor. İş bulabilenler ise dört kişilik ailenin açlık sınırının yarısı kadar olan asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. Üstelik bu asgari ücret, kayıtlı işçilerin kahir bir çoğunluğunun azami ücretidir.

En zengin ile en yoksulun arasındaki uçurum giderek büyüdükçe mevcut sistemin adaletsiz bölüşümü en büyük sorun olarak karşımızda duruyor. Ülkemiz gelir ve servet adaletsizliğinde dünyanın üçüncü ülkesi olması nedeniyle sorunu sistem düzeyinde yaşamaktadır. Liberal ekonomi, kişiler arasında eşitsiz gelişim doğuruyor olsa da, ülkemiz batılı ülkelerin bölüşüm ilkelerinin asgari kurallarına da uymadığı için mevcut dünyanın en büyük adaletsizliğini doğurmaktadır. Özgürlükler, demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi gelişmişlik ölçütlerinde sonlarda olan ülkemizin gelir dağılımındaki bozuklukta lider olması da doğal bir sonuçtur.

Gelir ve servet dağılımındaki bozukluğu yaratan, bölüşümün hukuksal temelinin başında vergi adaletsizliği yani devlet sisteminin bilinçli çabası  gelmektedir. Öncelikle ileri kapitalist ülkelerden daha adaletsiz bir servet dağılımını, gelişmemiş bir demokrasi ve emek hareketinin olmadığı ve bu sebeple vahşi kapitalizmin egemenlerinin altta kalanları boyunduruk altına aldığı bir kap-kaç düzenine borçluyuz. Vergi toplama sisteminin çok kazanandan çok alabilecek dönüşümleri gerçekleştirip, kayıt dışı ekonomi ve dolayısı ile vergi düzeninde emek lehine değişiklikler yaparak işe başlandığında servetin dağılımındaki adaletsizliğin azaltılacağı, belki de aşamalı olarak çözüleceği öngörülebilir mi?

Kayıt dışı ekonomi birinci olarak vergisiz kazanç ve servetin kaynağı olarak öngörülemez, servet yükselişlerini doğurmaktadır. Vergisiz kazanç servet basamaklarının kolayca aşılmasına yol açıyor. İkinci olarak kayıt dışı çalışanlar ordusu düşük ücret ve güvenceden yoksun çalışma nedeniyle yoksulluğu daha da artırmakta ve servet bölüşümünde aşırı bir dengesizliğe yol açmaktadır.

Ekonominin tahminen yarısı kayıt altında olmadığı için kayıt dışı çalışanlar çoğunlukla asgari ücret ile çalıştırılmaktadır, ayrıca hiçbir sosyal güvenlikleri olmadığı için iş bulma ümidi olmayan işsiz statüsünde yeşil kart ve çeşitli sosyal yardımlar çerçevesinde devlete muhtaç yaşatılmaktadırlar. Diğer taraftan kayıt dışı servet oluşumları ise vergi kaybının yanı sıra vergi veren kayıtlı yurttaşlara karşı haksız bir rekabetle kazanç elde etmektedirler. Büyük servet birikimleri vergi ödemeden oluşurken  kimseye nereden ve nasıl bulduğu sorulmadığı için kayıt dışılık teşvik de görüyor. Kayıt dışı, devlet tarafından çeşitli nedenlerle denetlenmediği için, para kazanan her mükellefin kısmen ya da tümüyle bulaştığı bir kara para trafiği haline gelip tüm servetlerin önemlice bir bölümünü teşkil eder hale gelmiştir. Ekonominin yarısının kayıt dışı olduğu söylenen bir ortamda ben kayıt dışı ile mücadele edeceğim diyecek bir siyasetçi de çıkamıyor. Ancak bu kayıtsızlıktan güvencesiz ve düşük ücretle çalışan emekçiler kaybederken, sermayesini kayıt dışı yollara daha çok yönelten iş adamları karlı çıkıyor. Zorunlu olarak kayıtlı çalışan sektörlerdeki sermaye de teşvik ve vergi indirimleri de alamamışsa haksız rekabet ve vergisiz kazanç elde eden rakipleri karşısında zararlı çıkıyor. Suç ağına dönüşmüş kayıt dışı sermaye ise kısa sürede paranın yıkadığı makbul işadamına dönüşerek vergi vermeden oluşturduğu servetiyle meşrulaşıyor. Çıkan servet aflarıyla da küçük bir vergiyle servetler aklanıyor. Devlet kayıt dışına göz yumarak destek oluyor, servet affı çıkararak da meşru sermaye haline getiriyor. Milyon dolarlık gayrimenkulleri servetlerine ekleyen insanlara nereden kazandığını soran bir vergi hukuku yok. Kayıt dışı elde edilen kazançlar servete dönüşürken, ucuz emek cenneti olan ve küresel kayıtsız sermayenin bu cazibeden dolayı yatırım yaptığı ülkemiz vergisiz kazanç ve kara para cenneti oluyor. İthalata dayalı, ucuz emek transferiyle ihracat yapan, yani yoksulların emeğini satan bir birikim modeliyle kayıtlı çalışan emekçiler açısından da gelir dengesinin bozulmasına hizmet ediyor. Sonuçta17 milyon insanın açlık sınırının altında gelirle yaşadığı, toplam nüfusun yarısının ise yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip olduğunu devletin ölçme kurumları gizleyemiyor. Serveti elinde tutanlar, bu durumu insanlığın kaderiymiş gibi gösteren ideolojik aygıtların da sahibi. Yoksullar ise kaderlerini değiştirmenin yol ve yöntemlerini aramaktansa dini bir tevekkülle alacağı sadakaların beklentileriyle yaşamını sürdürüyor. Eşitliği ve özgürlüğü dile getiren söylemler küresel düzeyde umutsuzluk içerisinde. Geçen yüzyılda başarısız sosyalizm deneyleriyle tarihe gömülen reel sosyalizm, kendiyle birlikte insanlığın umutlarını da tüketmiş gibi. Tüm eşitsizliklerin sosyalizm adlı sihirli bir değnekle çözüleceğine inanan ve genel olarak mevcut sistemi tümüyle alt üst ederek çözümler öneren Marksistler, reel sosyalizmin yarattığı bürokratik diktatörlüğün de yenilgisiyle dünyada yeni alternatifler üretemez haldeler. Emekle sermaye çatışması temelinde başlayan fakat soğuk savaşla birlikte iki büyük güç merkezindeki devletlerin önderliğindeki güç çatışmasına dönüşen ihtilaflar yerine, daha önceki çağların kimlik savaşlarına geri dönen ve küresel ideologların “Medeniyetler Çatışması” tezlerini haklı çıkaran daha çok da dünyanın yoksullarının kan davalarına tanık oluyoruz. Emek cephesinin sözde de olsa temsilciliğinin olmaması, iktidar odaklı kısa vadeli ve toptan çözümlerin kalmaması, küresel liberalizm adıyla ilkel ve vahşice bir saldırı altındaki yoksulların tüm dünyadaki durumunu daha da kötüleştirmektedir.  Oysa dünya küçüldükçe adaletsizliğin boyutları emekçi sınıfların gözleri önünde her gün defalarca üretilmeye devam ediyor. Bilişim teknolojilerinin emekçi sınıflara sunduğu iletişim olanaklarıyla sömürünün boyutları gizlenemiyor.  Bir tarafta sorgulanamaz bir kast oluşturan, başını dolar milyarderlerinin çektiği tüm varlıkların sahibi zenginler, diğer tarafta çalışan ve çalıştıkça yoksullaşan milyonlar.  Artık bu adaletsizliği ve eşitsizliği meşru kılan hâkim ideolojinin karşısına “zenginliklerin tek meşru kaynağı emektir” ideolojisinin siyasal iktidar beklentisine indirgenmeden savunulması ve egemen kılınması gerekiyor. Öncelikle iklime uygun tohum kullanmazsak ürün hasadı yapamayız. Söz konusu olan dünyayı değiştirmekse eğer, önce bu elverişsiz ideolojik iklimden kurtulmak gerek.

Gelirin ve dolayısı ile servetin kaynağı çalışma olmalıdır.

Çalışmayı burada en geniş anlamıyla emeğinden başka satacak şeyi olmayan emekçilerin çalışmasını da; binlerce insanın emeğini kullanan ve sermayesi ile iş yapan patronu da içerisine alan bir genişlik de kullandığımızı varsayalım. Ancak bu çalışma üst başlığı içerisinde emeği ile çalışanlar,  ne kadar çok çalışırlarsa o kadar çok kazanamadıklarını görürüz. Öncelikle sermayesini çalıştıranların, kazancın büyük bir bölümünü zahmetsizce ele geçirdiği bir bölüşüm sistemi, insanlığın fıtri bir özelliğiymiş gibi gösterildiği ideolojik iklimin değiştirilmesi gerek. Çalışarak günlük geçimini sağlamaktan en uzak olanlar en çok ve en ağır işleri yapmaktalar. İş kazaları ile her yerde ölümle burun buruna çalışan işçiler açlıklarını bastıracak bir ücret alırken, aynı iş kolunda diploması ile çalışan emekçiler arasında ücret farkları ve statü farkları doğal bir süreçmiş gibi algımıza yerleşiyor. Oysa kafa emekçileri ile kol emekçileri arasındaki en büyük fark kafa emekçileri eğitimleriyle daha rahat bir ortamda çalışıyor olmasıdır. Kafa emekçisi ya da beyaz yakalılar olarak da anılan çalışanlar da neo liberalizmin küresel düzeyde acımasız kar hırsından nasibini alıyor çoğunlukla. Kendi arasında büyük ücret farklılıklarıyla kol emekçileriyle aynı kaderi paylaşan bu diplomalı sınıfın çok küçük bir azınlığı, ücret farklılıklarının doğurduğu beyaz yakalı patronumsu bir sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Fakat bir gün işinden kovulabilme ihtimali beyaz yakalıyı ait olduğu yere yani işçi sınıfına daha yakın kılmaktadır. Zaten tüm servetin yarısından fazlasını elinde tutan % 1’in içinde emeğini satarak girebilmiş çok az beyaz yakalı vardır.

Seçimle başa gelen siyasiler emeğiyle geçinenlerin çoğunluk olduğu varsayımıyla emekçilerin oylarıyla seçilirler fakat ücret farkları o kadar pervasızca topluma kabul ettirilmiştir ki, asgari ücreti artırmak isteyen siyasiler bile kendi maaşlarının asgari ücretin 15 katı olmasını yadırgamıyorlar. Büyük bir pişkinlikle bu farkı 10 a filan düşüreceklerinin vaadini veriyorlar. Asgari ücretle geçinmek zorundaki binlerce işçi ise bu durumu gene fıtri bir durum sayıyor. Aynı işçilerin, kendilerini temsil etmek için seçtiği vekiller ise 10- 15 katı ücret almayı kendine hak olarak görüyorlar. Asıl sorun da bu iklimi oluşturan ideolojinin sorgulanamazlığıdır. Oysa yüz yıllardır özgürlük, eşitlik için yola çıkan insanlık böyle vicdansız duruma düşmemeliydi. İşte bu ideolojik yanılgı iklimi, servetin adaletsiz dağılımını meşru kılıyor.

Yapılması gereken çok kazananların önce kazandıkları gelirleri kayıtlı bir ekonominin gerekleri içerisinde kazançlarıyla doğru orantılı yani artan oranlarda vergilendirmek, daha sonraki kuşakların fırsat eşitliğini engelleyecek olan büyük servetlerin ortaya çıkmasıyla, sınıflar arasında geçirimsiz kastlar oluşmasını önleyecek sistemler geliştirmek.  

SERVETİN KAYNAKLARI:

1- Veraset:

Dünyadaki servetlerin büyük bir oranı verasete dayanıyor. Fakat bilmeliyiz ki çok kısa bir süre önce atalarımız verasetle ilgili bizim gibi düşünmüyorlardı. Batıda miras bırakacak kadar zengin olan soylular topraklarını, bölünmemesi için büyük oğullarına bırakıyorlardı. Osmanlıda ise toprağın tek maliki Padişah olduğu için, kimse çocuğuna üzerinde üretim yaptığı tarlasını bırakamıyor, yalnızca kiracılık haklarını devredebiliyordu. Yani veraset de diğer hukuk ve ahlak normları gibi ezeli ve ebedi kurallara dayanmıyordu. Zaman içerisinde ekonomik, siyasi ve toplumsal dönüşümlere paralel olarak değişim gösterdi.

Batıda soylular, topraklarından daha da çok asalet unvanlarını çocuklarına devrettikleri için tepki çekiyorlardı. Çünkü yeni sınıflar, yeni işler yaparak kazandıkları para ile soyluların tarlalarını ellerinden alabiliyorlardı ama asalet unvanlarına güç yetirmek çok zordu, bazı unvanların ise parayla alınması mümkün değildi. Yani soylu olunamıyordu, doğuluyordu. Bu da doğal olarak şehirlerde ortaya çıkan paraya sahip olan fakat soyluluk unvanlarıyla beraber, yönetim erklerini de elinde tutmak isteyen devrimci bir dalgayı doğurdu. Devrim verasetle gelen ayrıcalıklara son verdi, insanlar doğuştan eşittir ilkesinin topluluk olmanın birinci ilkesi yaptı. Fakat gelişen burjuva sınıfı soyluluğun verdiği ayrıcalıkların yerine paranın ve servetin doğurduğu ayrıcalıklarla yeni egemen haline geldi. İşte17, 18. YY’larda, şehirde ortaya çıkan burjuvanın mülkiyet ve sermaye toplamasını ilkeleştiren: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ile kazanılan servetler, sanki dünya kurulduğu günden beri geçerli mülkiyet ilişkileriymiş gibi zihinlere kazınıyor. Oysa Fransız Devrimi ile baldırı çıplakların kanıyla kazanılan eşit yurttaşlık ilişkileri burjuvazi tarafından temellük edilen mülkiyetin, kişi can ve mal özgürlüğüne indirgenip, fırsat özgürlüğü manzumesi ile hukukileşen liberal düşüncenin bir kazanımıdır. Eşitlik ideali ile yola çıkan baldırı çıplaklar ise 100 yıl sürecek bir devrim sürecinin kaybedenleri olarak bir kenara itildiler. 1830, 1848, 1871 yenilgileri eşit yurttaşlık idealinin nihayet 1917 Bolşevik devrimiyle iktidara gelişini ve günümüzde ise eşitlikten yola çıkan idealin nasıl yozlaşarak yıkıldığına tanık olduk.

Eşitlik uğruna savaşan emekçi sınıflar kaybederken feodal zamanlardan kalan ayrıcalıkların devri, günümüzde çok büyük boyutlara ulaşmış olan servetlerin veraseten intikali ile acımasız bir kapitalizme döndü. Günümüzde toplumların yarısından fazlası çocuklarına borç ve sıkıntıdan başka bir servet bırakamayan emekçilerle, toplam servetin %50 sine sahip olan %1 lik yeni bir soylu sınıf haline gelmiş büyük burjuvaların kurdukları kast sistemine dönüşmüştür.

2- Çalışma ile kazanılan servetler

Servetin sınıflar arasındaki dağılımına baktığımızda nüfusun önemli bir kesimi olan orta sınıflar servet olarak çok küçük varlıklara sahip. Yani toplumun % 1’i servetin yarısını; toplumun %99’u ise servetin kalan yarısını bölüşmektedir. Ne kadar adil bir bölüşüm… Oysa %99 da kendi içinde büyük bir servet orantısızlığı yaşamaktadır en yoksul %20 toplam servetin % 1 ine sahip iken, servet adına hiçbir şeye sahip değilken,  yardımlarla açlık sınırında yaşayabilmekte. En yoksul %50 ise toplam servetin % 10 una sahip olarak yoksulluk sınırında bir yaşam sürdürüyor. Toplumun emeğiyle geçinen ya da emekli bireyleri ise tek servetleri maaşları olan bir konumda yaşamını sürdürüyor. En zengin % 20 ile en yoksul %50 arasında kalan % 30 ise kendisini orta sınıf olarak tanımlayan eğitimli beyaz yakalıların alt ve orta kesimi, kalifiye ücretliler ve eleman çalıştırabilen küçük ve orta boy sermayeli esnaflardan oluşmaktadır. Toplam servetin % 30 una sahip olarak ortalama bir ev, araba ve birkaç aylık değerinde mevduatın sahibi olarak liberal düzenin nimetlerinden kısmen yaralanabilme şansını elde etmiş ama % 50 lik yoksullar kervanına her an düşme olasılıklarıyla yaşamını idare ettiren modern kentli nüfus olarak görünmekte. Mülksüzleştirici liberal sistemin nisbi refahından ortaya 20. YY da çıkan bu kesim liberal kapitalizmin en büyük başarısıdır.

Mevcut durumdan da anlaşıldığı gibi servet piramidi her geçen gün en zengin %20 hatta  onun da %1inin servetini hızla arttırmasına yol açıyor.

O halde servetler çalışarak elde edilemiyor. Çünkü toplumun % 80’i çok çalışmasına rağmen büyük çoğunluk hiçbir birikim sağlayamadığı gibi, insani yaşamın gerektirdiği koşullardan da uzaklaşıyor.

Durum bu kadar açık iken dünyadaki zenginlikleri özgürce ve kardeşlik içerisinde, hakkaniyetle ve eşitçe bölüşmezsek eğer, dünya çoğunluk için cehennem olarak kalacaktır. Çalışan herkesin insanca yaşayacağı bir düzen için yeni bir şeyler yapmak gerek.

Üretim araçlarının mülkiyetine zorla el koyan işçi sınıfı –ya da onun adına öncüleri desek daha  anlaşılır olacak- eşitlik adına yoksulluk ve bürokratik diktatörlüklerle sonuçlandığını tespit etmiştik. Emekçi sınıflar açısından denenmemiş olan şey servet eşitsizliğini doğuran paylaşım ilkelerini değiştirmek olmalıdır. Büyük servetlerin oluşmasını önleyecek sistemlerin geliştirilmesi, kast ve ayrıcalıkların olmadığı bir düzeni devlet aygıtını, hukuku ve yaygın ideolojiyi çalışanlar lehine değiştirerek yeni bir mülkiyet düzeni ve paylaşım düzeni kurulabilir. Bunun için önce göreceli adaletli bir vergi düzeni ile başlanmalıdır.

 VERGİYİ KİM VERİYOR

Ülkemizde büyük bir gelir eşitsizliği ve buna bağlı olarak da servet eşitsizliği olmasına rağmen bu eşitsizlik yokmuşçasına devlet bütçesi büyük ölçüde geniş yığınlardan dolaylı vergilerle toplanmaktadır. Yani vergi zenginlerden değil, yoksullardan alınmaktadır. Hatta bu vergi düzenini, mevcut adaletsizliği daha da arttırmaya çalışan ve tüm yükü emekçilere yıkan egemenlerin bilinçli düzenlemesidir diyebiliriz. Bu tespiti yaptıktan sonra vergi toplama yöntemleri ile vahşi sömürü sistemine bir alternatif sunmak devrim değerinde önemlidir.

Dolaylı vergiler çok kazanan ve az kazanan ayrımı yapmadan zenginlere ve yoksullara aynı oranda uygulandığı için, halkın üzerinde kalırlar. Türkiye bütçesinin toplam vergi gelirlerinin yarısı dolaylı vergilerden alınmaktadır. Bu vergiler petrol, zorunlu gıda, sigara gibi temel ihtiyaç maddelerinden alınan ÖTV ve KDV’de olduğu gibi düşük gelirliler bu yükü daha ağır, yüksek gelirliler ise daha hafif hissederler. Enflasyon arttığında bu vergiler de arttığından enflasyonun yükseldiği dönemlerde halkın üzerindeki yük daha da artar. İktidarların keyfi uygulaması olarak bu vergilerde bazı mallara muafiyet uygulaması yoksul kesimlerin iktidar üzerindeki denetim ve haklarını savunan siyasi temsil yokluğunu iyice açığa çıkarır. Buna çarpıcı iki örnek olarak: Birincisi et, süt, eğitim, sağlık gibi halk için zorunlu nitelikteki mal ve hizmetlerde KDV oranı  % 8 iken pırlanta, elmas vb kıymetli taşlar ve külçe altın KDV’den istisna tutularak (sıfır vergi); ikincisi de mazotun bazı istisnalarla gemi ve tekne sahiplerine ucuz verilmesi tam bir soygun ve siyasal iktidara yakın lobilerin özel ayrıcalıkları olarak da hizmet eden çarpıcı örneklerdir.

Dolaylı vergilerin, yoksulluğu artırmak ya da zengini daha zengin yapmak için dolaylı olarak icat edildiğini gördükten sonra şimdi de dolaysız vergilere göz atalım.

Esas olarak vergi gelirlerinin üçte birini oluşturan dolaysız vergilerin yükü de emekçilerin sırtındadır. Örneğin vergi gelirlerinin beşte birini (% 20), dolaysız vergilerin üçte ikisini oluşturan gelir vergisinin bileşenlerine bakıldığında bu verginin  % 91’inin stopaj (kaynakta kesme),  % 5,6’sı beyanname ve binde 6’sı basit usulle toplandığı görülecektir. Stopajın % 68’i ücret stopajlarından gelecektir. Böylece dolaysız vergilerin üçte ikisini oluşturan gelir vergisinin de en az üçte ikisi emekçiler tarafından ödenmektedir. Diğer taraftan kar payı, faiz ve kira geliri gibi sermaye geliri elde eden ve sayıları 1,8 milyonu bulan beyannameli mükellefin ödedikleri gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki sadece payı % 1 ve 750.000 civarında Basit Usule tabi esnafın ödediği vergilerin payı ise binde 1 civarındadır.

Sermaye sahiplerinin vergi yükünün bu denli düşük olmasının nedenlerinin başında ise sadece kendilerinin faydalandığı vergi kaçırma imkânı, vergi afları ve vergi uzlaşmaları ve yaygın muafiyetler, istisnalar, vergi indirimleri gelmektedir. Ayrıca sermaye sahibi sınıfların ve servet zenginlerinin yararlanmış oldukları kapsamlı muafiyet, istisna, erteleme ve indirimler mevcuttur. Bu vergi matrahını daraltıcı uygulamalar vergiyi azaltmakta, verginin yükünü bu uygulamalardan yararlanamayanlar üzerine kaydırmaktadır.  Diğer taraftan sermaye geliri elde edenler çok sayıda harcama kalemini gider yazabilmekte, böylece vergi matrahını küçültebilmekte, son derece cazip muafiyet, istisna, indirim ve ertelemeden yararlanabilmekte (örneğin enflasyon indirimi) ve hatta geriye dönük vergi iadesi dahi alabilmektedirler.

Sermaye sahipleri aynı zamanda yaptıkları bazı bağışları matrahtan indirerek hem vergilerini azaltmakta hem de kendilerine hak etmedikleri bir itibar da sağlamaktadırlar. Örneğin “fakirlere yardım adı altında gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara, bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedelinin tamamı gider olarak yazılabilmektedir.” Yapılan bu yardımlar, ayrıca KDV’den de istisna tutulmaktadır. Gıda bankacılığı yapan dernek ve vakıfların büyük bir kısmı ise Bilal’in Vakfı, Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Deniz Yıldızı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Hızır Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, İnsan Eğitimi Kültür ve Eğitim Vakfı örneklerinde olduğu gibi tarikat ve cemaatlerle bağlantılıdır. Yoksul vatandaşlara gıda, yakacak, giyecek dağıtan bu tür dernek ve vakıflara yapılan yardımların tamamının elde edilen gelirden düşülebilmesi, yapılan bağışlara “büyük bir vergi avantajı” sağlamaktadır. Mevcut iktidarlar, bu tür dernek ve vakıflar üzerinden de siyaset yapmaktadır. Ayrıca 2012 yılında yapılan bir düzenleme ile din eğitimi veren tesis yapanlar ve kuran kursu açanlar bu işlere dönük harcamalarını Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahından düşebilecek olması kazancının vergisini kaynağında kesip, halkın parasını hayır sever işadamı görüntüsünde ve iktidardaki parti ile ortaklaşa siyasal amaçlar doğrultusunda harcama anlamına gelmektedir. Oy alma kaygısı ile yapılan bu düzenlemelerin sonucunda azalan vergi gelirleri yardım dernekleri, kuran kursları ya da bağışlanan okullar adı altında ülkenin kaynaklarından mahsup edilerek yapılması sosyal devlete ve halkın tümüne akıtılacak gelirlerin çarçur edilmesini doğurmaktadır. Oysa özel vakıflara, yardım derneklerine, kuran kurslarına, hatta okullara ve hastanelere yapılan yardımlar, yardımı yapan yardımsever iş adamının vergi matrahından düşüldüğü için bu yardımları aslında devlet alması gereken vergileri almayarak finanse etmektedir. Yani bir başka deyişle toplam vergilerin büyük bir bölümünü ödeyen yoksul çalışanlar bu yardımları da bilmeden finanse etmektedirler.

Tüm anlatılanlar ışığında, 2014 yılı Türkiye bütçesinin toplam gelirini incelediğimizde, Türkiye’nin en büyük sanayi ve ticaret kuruluşlarının patronlarının kurumlar vergisi ödediğini düşünürsek ve bu vergilerde büyük devlet kuruluşlarının da hissesini özel teşebbüse yazarsak toplam gelirin % 10 unu bile ödemeyen zenginlerin, toplam servetin % 54’üne nasıl sahip oldukları daha iyi anlaşılacaktır. Vergi adaletsizliği ve yasal muafiyetlerle vergiyi az ödeyen bu işadamlarının dışında, bundan daha da kötüsü yasal hiçbir dayanağı olmadan kayıt dışı kazançlarla bu vergi diliminde dahi gözükmeyen bir yer altı ekonomisi toplam zenginliklerde ne kadar varlığa sahip olduğunun bilgisi bile tutulamıyor.

NE YAPMALI:

Öncelikle kendinden sonraki kuşağa çalışmadan elde edeceği bir kast ayrıcalığı veren veraset sistemi üzerindeki kabul edilen miras hukukunu erozyona uğratan bir vergilendirmeyle işe başlayıp, yanı sıra çok kazanandan çok alınan vergilerle servetin küçük bir azınlıkta toplanması engellenmelidir. Bunun için de:

SERVETİN VERGİLENDİRİLMESİ

1- Artan Oranlı Veraset Vergisi:

Veraset Vergisini, sınıflar arasındaki büyük ve haksız mülkiyet ilişkilerini düzeltmek için kullanmalıyız. Emekleri ile çalışıp barınma ihtiyaçlarını binbir zorlukla gidermeye çalışan insanların elde ettikleri birikimleri, veraset vergisinden muaf tutarak, büyük ve atıl servet stokuna yol açan ve dünyadaki adaletsizlikleri doğuştan hale getiren kast sistemi oluşmaması için artan oranda bir vergilendirme ile haksız kazanca dönüşmüş varlıkların meşruiyeti sorgulanarak mülkiyetin tabana yayılmasının önü açılmalıdır.

Çalışarak, ya da çalarak (Vergi kaçırmayı da çalma olarak değerlendiriyoruz) edinilmiş servetlerin sembolik bir vergi ile sonraki kuşaklara aktarılması mevcut eşitsizliklerimizin birinci nedenidir.  ( Bugün yürürlükte olan veraset vergisi büyük servetlerin bedelsiz intikalini sağlamanın kılıfı olarak düzenlenmiştir.)

Geçmiş yüzyıllarda soyluluğun ya da köleliğin miras bırakılmasını bugün nasıl ahlaksızlık olarak algılıyorsak, sınıf farklarını pekiştiren ve kast sistemini doğuran büyük servetlerin, sonraki kuşaklara miras olarak aktarılması da öyle bir ahlaksızlık olarak anılacaktır. Yoksulluğun ve varsıllığın gelecek kuşaklara bir kader olarak aktarılmasını önleyecek olan eşitlikçi hukuk sistemi veraset üzerine daha fazla düşünmeyi gerektirecektir.

Artan oranda Veraset Vergisi ile gelecek kuşakların yaşama büyük bir adaletsizlikle başlamaları, genetik yoksunluklar büyük ölçüde önlenecektir. Zaten çalışarak kazanmayı ilke edinen bir düzen, mirasla ya da piyangoyla kazancı aynı gözle görür. Servetin tek kaynağı çalışmadır ilkesi toplumun üzerinde anlaştığı bir ahlak ilkesi haline geldiğinde yoksulluğumuzu ve zenginliğimizi kendi çocuklarımıza bir kader olarak bırakmayacağız.

Veraset ve İntikal Vergisi Tarifesi

2015 yılı Türkiye

Matrah

Verginin Oranı (%)

Veraset Yoluyla İntikallerde

 

İlk 200.000 TL için

1

 

Sonra gelen 480.000 TL için

3

 

Sonra gelen 1.060.000 TL için

5

 

Sonra gelen 1.900.000 TL için

7

 

Matrahın 3.640.000 TL’yi aşan bölümü için

10

 

 

2015 Almanya

 

Matrah

1.Grup   

 

2.Grup      

3.Grup

52.000

7

12

17

256.000

11

17

23

512.000

15

22

29

5.113.000

19

27

35

12.783.000

23

32

41

25.565.000

27

37

47

25.565.000 üzeri

30

40

50

1.Tablo Türkiye Veraset Vergisi oranlarını,  2. Tablo ise Almanya Veraset Vergisi oranlarını göstermektedir. Türkiye’de servetin %54 üne sahip olan % 1 lik zenginler doğal olarak servetlerinin 3.640.000 TL yi aştıktan sonra artış oranından vaz geçiliyor ve azami % 10 la sınırlanıyor. Oysa asıl gelir uçurumunu sağlayan bölüm vergi oranı açısından yükseltilmiyor. Üstelik kayıt dışı yollardan elde edilen servetler, çok küçük vergi oranlarıyla temiz servet olarak da tescil ediliyor. Muafiyetlerin oranı incelendiğinde acaba serveti 5 milyon TL nin üzerindekiler mi bu kanunu hazırlamış demekten kendinizi alamıyorsunuz.  Zira aynı tablo Almanya’da özellikle büyük servetlerin önüne % 50’ye varan oranlarında vergi koyarak servetin veraseten daha dengeli dağılımını hedeflemiştir. Tablodan da anlaşılacağı gibi veraset vergisi oranları servetin artışı oranında yükselirken, bir yandan da serveti bırakanın yakınlığı ile uzaklığı dikkate alınarak düzenlenmiştir. Şöyle ki 25 milyonluk bir servet birinci derece de yakınlara % 30 oranda vergilenirken, birinci derecede yakın yoksa diğerlerine % 50 oranına kadar yükselmektedir. Ülkemizde ise asıl servet uçurumunu yaratan miktarlar en fazla % 10 la sınırlanarak servetin veraseten ayrıcalıklı sınıflar yaratması için çaba sarf edildiğini belgelemektedir.

2- Artan Oranlı Servet Vergisi:

Ülkemizde kazançlar vergilendirildikten sonra edinilecek servetler insan yaşamı için değil de atıl bir servet hırsıyla ve çalışmadan kazanmak için yapılan, çoğunlukla da ölü gayrimenkul yatırımları haline dönüşüyor oysa artan oranda servet vergisi ile bu ölü gayrimenkul yatırımları üretim sektörüne yönelerek daha verimli alanlarda kullanılmış olacaktır. Bu arada vergisiz kazançlar da en emin sığınak olarak gayrimenkul servetlerine yönelirken yüksek vergi oranları ile çalarken vergilendiremediğimiz kazançları hiç değilse servet haline dönüşürken vergilendirmeliyiz.

ARTAN ORANLI GELİR VERGİSİ

Kişiler, yetenekleri ve akılları ya da şansları ile elde ettikleri avantajları –eğitim ya da sermaye gibi- yaşamlarında kullanarak bir fark yaratmaları toplumsal gelişmenin dinamiğidir. Daha fazla çalışarak daha fazla kazanmak ve daha büyük işler yapmak doğaldır. Ancak daha çok kazanmanın gerektirdiği vergiyi daha fazla oranlarda vermekle sosyal adalet korunmuş olacaktır. Böylece çalışarak kazanmanın insanlar arasında tek geçerli bölüşüm ideolojisi olduğu bir toplumsal düzen, artan oranlarda gelir vergisi ile çok kazanandan çok vergi alınarak servetin belirli ellerde toplanması önlenecektir. Oysa bu gün adil olmayan bir vergi düzeniyle az kazanan küçük esnaf da el altında olduğu için kolayca denetlenmekte daha kazanç elde etmeden vergi vermeye zorlanmaktadır. Genellikle kiracı olduğu için işyerlerinin mülk sahipleri adına ödedikleri kira kadar kazanamadıklarından kayıt dışına kaçmaktadırlar. Vergi oranları da çok kazananla az kazanan arasında adil bir artış oranı sunmadığı için esnaftan vergi alınamamaktadır. Oysa küçük işletme sahipleri kazandıklarını tüketirken ev, araba gibi büyük harcamalar yaparken işletmelerinin kazanç durumu ortaya çıktığında vergilendirilmeleri daha adil olacaktır.

Diğer taraftan çeşitli muafiyetler ve vergi kaçırma teknikleriyle zenginlerin serveti ülkelerin büyüme hızının çok üzerinde bir oranla artmaktadır. Örneğin serveti sıçrayarak gelişenlerin sıçrama yaptıkları dönemlere baktığımızda sıçramayla ters orantılı bir vergi ödediklerini görürüz. Oysa ücretliler, ülkelerinin büyüme hızının altında ücret aldıkları halde kazançlarının çok çok üzerinde dolaylı dolaysız vergi vermektedirler. En çarpıcı örnek olarak Soma Madenini kölelik şartlarında işleten devletin kiracısı olan firma, asgari ücretle ölümüne çalıştırdığı işçiler sayesinde kazandığı paralarla işçilerine nazire yapar gibi Maslak’ta en yüksek gökdelen inşaatının sahibi olabiliyor. Bu arada madeninde yeterince güvenlik önlemini üretim maliyetini artıracağı nedeniyle almadığı için bir katliama sebep oluyor ve 305 işçinin ölümüne yol açıyor. Ölen işçiler ise maaşlarının önemli bir bölümünü devlete vergi olarak öderken, bir de dolaylı vergilerle elektrik, su, ekmek alırken gökdelen sahibi patronlarından kat be kat fazla vergi vererek mutlak olarak daha da yoksullaşıyorlardı. En önemlisi bu haksız vergilendirme kölelik düzenin her gün yeniden yaratılmasının araçlarından biri olarak devlet tarafından düzenleniyor. Daha da önemlisi bu acımasız sömürü tüm insanlara gayet normal, olması gereken bir durum ve işçilerin yeterince güvenlik önlemi alınmadan kötü şartlarda çalıştırılmasının bir devlet politikası olarak topluma kabul ettirilmesidir. Madencinin ölümü fıtrattandır diyerek en yetkili ağızlardan işçi katliamları normalleştirilmesidir.

ARTAN ORANLI TÜKETİM VERGİSİ:

Yetenekleri ya da yaptıkları işin zorluğu, inceliği ile diğerlerinden öne çıkan insanların daha çok kazanmaları,  bazılarının tüketirken de daha cömert olması anlamını doğuracaktır. Kaynaklarımızın sınırlı olduğu bir dünyada tüketimin de sınırlanabilmesi için Artan Oranda Tüketim Vergisi ödemek çok tüketenin ödeyeceği bir bedel olacaktır.

Tüketimin üst sınırlarına yol açan lüks tüketimin ise özel olarak vergilendirilmesi kaynakların heba edilmesini önlemeye yönelik olarak artan oranlı tüketim içerisinde bir başlık olarak ele alınmalıdır. (Öncelikle elmas ve pırlantaya muafiyet değil, daha yüksek kdv ve ötv alarak işe başlamalıyız.) Bir de lüks olmayan fakat kimisi için yaşam devamı için tüketilen bazı maddeler bir başkası için israf edilen bir meta haline geldiği durumlar vardır ki enerji tüketimleri bunun başında gelmektedir.  Basit bir örnek verecek olursak dışarıdan döviz ile alınan doğalgazı, 50 m2 lik evini ısıtan emekli Ayşe Teyze gelirinin belki de yarısını ödeyerek ısınırken, boğazdaki yalısını ısıtan saygı değer işadamı da doğalgazı aynı fiyata almaktadır. Tüketim ve ülke ekonomisine ve milli servetimize verdiği veya vereceği zararı azaltmak, en azından fazla tüketiminin bedelini ödetmek için saygı değer iş adamımız doğal gazı 50m2 lik alanın ısıtmasından her yükselişiyle doğru orantılı bir çarpanla daha pahalıya almak zorundadır. Zira onun boş ve fazla yaşanmayan odaları nedeniyle doğal gazı lüks tüketim maddesi yapmıştır buna uygun bir bedel ödemesi, yaşamını idame etmek için zorlanan Ayşe Teyze’nin faturasının düşmesini de doğuracaktır.

NEREDEN KAZANDIN?

Çalışarak kazanmak ve kazancın artışı ile doğru orantılı vergi vererek meşrulaştırılan servetler, gözden kaçarak ya da vergi çalarak zenginleşmeye yol açmaması için “Nereden Kazandın?” Sorgusuna açık olmalıdır. Nereden Kazandın? Sorgusu bürokratların da rüşvetle servet yapmalarının kolayca önüne geçerken, temiz toplum anlayışının da zorunlu bir ilkesi olacaktır. Tüm para hareketleri banka sistemi içerisine alınarak, kayıt dışı tüketim ve servet oluşumu engellendiğinde vergisiz kazanç yolları adli bir olay haline geleceği için caydırıcı etkileri daha da büyük olacaktır. Kazancını beyan etmeyen ve belgelemeyen,-dolayısıyla kazancının vergisini ödemeyen- tüketirken veya menkul, gayrimenkul sahibi olmak isterken nereden buldun? Yasasıyla yakayı ele verecek ve kayıt dışı ekonomi son bulacaktır.  Yani bugünkü kaptı kaçtı ve kayıtsız düzenin vergi dairelerinde yazmış olduğu “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” ilkesi gerçekleşecektir.

Yukarda tasnif edilen ilkeler, vergi politikası gibi görünmesine rağmen yeni bir toplum projesidir. Aslında emeği en yüce değer olarak gören bir felsefe ile dünyayı yorumlamak ve yaygın ideoloji olarak geçerli Liberal Hukukun, “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız geçsinler” anlayışının yerine: İnsanlığın iradi çabasıyla gerçekleştireceği Eşitlik ve özgürlük ideali kendiliğinden elde edilemeyecek kadar zor ve ütopik bir idealdir ancak ulaşılamaz değil. İnsanlık varacağı yere emekle varacaktır.

KAYNAKÇA

Thomas Pıketty- Kapital

Aydemir, Ş. (1995), Kayıt Dışı Ekonomi, Maliye Hesap Uzmanları Derneği

Yayınları, Ankara.

Aydın, S. (2009), “Bazı Avrupa Birliği Üyesi Ülkelerde Veraset ve İntikal Vergisi

Uygulaması”, Vergi Sorunları, 246, 59-66.

Batırel, Ö.F. (2008), “Türk Veraset Vergisinin Kaldırılması Üzerine Düşünceler”,

Yaklaşım Dergisi, 185, 19-21.

Birk, D. (2008), Steuerrecht, 11.Auflage, C.F.Müller Verlag, Heidelberg.

Çiçek, S. ve Çiçek, H.G. (2008), “ Veraset ve İntikal Vergisi Üzerine Karşılaştırmalı

Analiz: Türkiye, İngiltere ve Almanya Uygulamaları”, Vergi Sorunları, 235, 43-

159.

Demirci, A. (2008), “Veraset Vergisi’nin Anlamı ve Önemi”, Vergi Dünyası, 328,

15-20.

Eroğlu, O. (2009), “Türkiye’de Servet Üzerinden Alınan Vergiler ve Veraset ve

İntikal Vergisinin Kaldırılmasına İlişkin Kanun Tasarısının Değerlendirilmesi”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 29
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1558
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1958 Erzurum doğumluyum. İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunuyum. İstanbul'da yaşıyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster