Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Kasım '12

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
2855
 

Yabancı dil öğretmenlerinin erken yaşta yabancı dil öğretimi üzerine algılarının değerlendirilmesi

ÖZET

Bu çalışmada Erzurum İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı ilköğretim kurumlarında görev yapan yabancı dil öğretmenlerinin ilköğretim 4. ve 5. sınıflarda yabancı dil öğretimiyle ilgili düşüncelerinin saptanması amaçlanmaktadır. Sosyoekonomik açıdan farklı düzeydeki okullarda görev yapan 52 öğretmenden oluşan bir örneklem grubu oluşturularak erken yaşta yabancı dil öğretimiyle ilgili 4 farklı açık uçlu sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Elde edilen veriler nitel araştırma yöntemlerinden betimsel analiz ve içerik analiziyle çözümlenmiştir.

Öğretmenler erken yaşta yabancı dil öğretiminin çocukların sahip oldukları bireysel ve bilişsel yeterliliklerden dolayı olumlu bir uygulama olduğunu ve çocukların daha kolay öğrenebileceklerini düşündüklerinden ilköğretim dışında okul öncesini kapsayacak şekilde uygulanmasının gerekliliğini vurgulamışlardır. Çocuklara yabancı dil öğretiminde yaşadığınız sorunlar nelerdir sorusuna verdikleri cevaplarda genellikle çocukların algılamada sorun yaşadıklarını ve anadillerini yeterince iyi bilmediklerinden yabancı dili öğrenmekte zorlandıklarını söyleyerek çelişkili ifade sergilemektedirler. Bu son saptama, onların düşündüklerinin aksine doğal olmayan bir ortamda yabancı dil öğretimi söz konusu olduğunda yaşın önemli bir faktör olmadığını ortaya koymaktadır.  

Anahtar sözcükler:  Yabancı Dil Öğretimi, Yaş, Bilişsellik, Doğal Ortam, Çocuk

ABSTRACT

In this study, we aim to assess thoughts of foreign language teachers working in the schools of National Education Directorates about the teaching language of foreign in primary in classrooms 4 and 5. We have given a questionnaire with open end questions to the 52 teachers working in schools at different levels of socio-economic aspects. We analysed the results of the questionnaire with descriptive analyses and content analysis among the quality research methods.

Teachers have emphasized that teaching of foreign language for children at an early age is a positive application because of their individual and cognitive competencies and that it has to execute also in nursery school out of elementary school through they think it easier to learn for children. To question what are problems that you have encounted usually at teaching foreign language for children, they aswered that children  had difficulty in understanding foreign language because they do not know well enough their mother tongue and so teachers exhibited the contradictory expression. This last detection reveals that in contrast they think, age is not an important factor when it comes to foreign language teaching in non-natural environment

Key words:  Foreign Language Teaching, age factor, cognition, natural ambiance, child

 

Giriş

Dil, yeryüzünde insanlığın en önemli varlık nedenlerinden biridir. Eylemleriyle onu gerçekleştiren bireylere basit bir olguymuş gibi gelmesine rağmen üzerinde biraz düşünüldüğünde özünde çok karmaşık bir sistem olduğu görülmektedir. Ses sisteminden dilbilgisel kurallara ve psişik ve psikolojik stratejilerden sosyolojik etkenlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Ferdinand De Saussure dili bir sistem olarak tanımlarken Yuen Ren Chao (1970, s; 11) dilin bireyin gönüllü davranışı, bir alışkanlıklar bütünü, iletişim sistemi, uzlaşımsal ve sosyal bir kurum olduğunu dile getirmektedir. Chao, diğer alışkanlıklar gibi bu dil alışkanlığının da yaşamın ilk yıllarında kolayca kazanıldığını ve ilerleyen yıllarda zor değiştiğini vurgulayarak çocukların kendi ana dillerini ve hatta yabancı dilleri yetişkinlerden çok daha kolay öğrendiklerini ileri sürmektedir. Pierre Oléron (1979, s:19) Bierens de Haan’ın görüşlerinden hareketle insan dilinin “sesli ve eklemli özelliğe sahip olduğunu, uzlaşımsal bir değer içererek herhangi bir entiteyi işaret ettiğini ve farklı formasyonlarla bir iletişim niyeti sunduğunu belirtmektedir. Dili sosyolojik açıdan inceleyen Pierre Achard ise onu şu şekilde tanımlamaktadır. “Bir dil, kendisini “derin” anlamda söz etkinliğinin içine, “yüzeysel” anlamda da insani yapabilirliğe ve genel etkinliğe götüren dil yetisiyle çerçevelenmiştir. Dil bir güncelleşmedir. Oluşur ve geçmişin ürünüdür” (1994, s: 8). Bu anlamda dil kültürel bir değer taşır ve aynı kültürü paylaşan toplulukları birleştiren bir nitelik sunarak diğerleri arasında toplumsal olarak bir farklılık oluşturur. Böylece bir yanda ana dil diğer yanda ise yabancı dil şekillenir.

Ana dili her insan, zekâ düzeyi düşük olanlar bile, rahatça öğrenip konuşurken her hangi bir yabancı dili öğrenmek ve öğretmek çoğu zaman bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk öğretimden yüksek öğretimin her kademesinin müfredatında yer almasına karşın konuşamayan, okuduğunu anlamayan ya da basit ifadelerle meramını kâğıda dökemeyen insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. İngilizcenin yapısı üzerinde araştırmalar yapan Danimarkalı ünlü dilbilimci Otto Jespersen, Dil; Yapısı, Gelişimi ve Kökeni (Language Its Nature, Development and Origin) adlı kitabında ana dil edinimiyle yabancı dil öğretimini çeşitli yönleriyle karşılaştırarak yabancı dilin öğreniminin niçin bu kadar sorunlu olduğunun yanıtını bulmaya çalışmaktadır. Jespersen’e göre bir yanda hiçbir tecrübesi ve alt yapısı olmayan küçük bir çocuk, rastgele izlenen bir yöntem, deneyimsiz eğitmenler ve sadece sözlü dil söz konusuyken diğer yan da her türlü bilgi ve zihinsel donanıma sahip bir yetişkin, belli bir sistem çerçevesinde uygulanan birçok farklı metot, tecrübeli ve alanında uzman öğretmenler ve sayısız kaynaklar vardır. Yabancı dil öğretiminde diğerine göre bu kadar çok olumlu etken olmasına rağmen yine çoğu zaman sonuç hüsran olmaktadır. Acaba küçük çocuğun sahip olduğu özellikler mi yani konuşma örgenlerinin esnek olması mı ya da mükemmel bir sesleri algılama yeteneğinin olması mı yoksa daha farklı etkenler mi onun ana dilini bu kadar kolay öğrenmesine neden olmaktadır. Şüphesiz bu soruya yanıt vermek sanıldığı kadar kolay olmasa gerek.

Genel olarak yabancı dil öğrenme ve öğretme sorununu bütün uluslar yaşamasına rağmen hiç kuşku yok ki bu sorun ülkemizde daha derin hissedilmektedir. Geçmişten günümüze her hükümet bu sorunu önemseyerek çözüm yolları bulmaya yönelik çağdaş projeler geliştirmeyi amaçlamıştır. Bilginin ve bilimin öneminin hissedildiği ve ülkemizin Avrupa Birliği içerisinde yer alma çalışmalarının yoğunlaştığı 2000 yıllara yaklaşılırken yabancı dil öğretimi ülkemizde daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. 1970’li yıllarda ilköğretimin 8 yıla çıkarılmasının öngörülmesi, 1997 tarihinde 4306 sayılı kanunla gerçekleşmiş ve süresi 3 yıl daha artırılan zorunlu eğitimin yaygınlaştırılması ve niteliğinin artırılması amacıyla “Eğitimde Çağı Yakalama 2000 Projesi” adıyla bir çalışma başlatılmıştır. Bu çalışma kapsamında İlköğretimde en az bir yabancı dilin öğretilmesi hedeflenmiş ve böylece 1998-1999 Öğretim yılından itibaren İlköğretim 4. ve 5. sınıflarda yabancı dil derslerinin öğretilmesine başlanılmıştır. Ayrıca zorunlu yabancı dil ders saatleri dışında takviye amaçlı haftada en az 1 ya da en çok üç saat olmak üzere ek ders saatleri konulmasına da imkân verilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığının içinde bulunduğumuz 2011 yılında, gelecek eğitim-öğretim döneminden itibaren uygulanmak üzere okul öncesini de kapsayacak şekilde “Yabancı Dil Öğretiminin Geliştirilmesi Projesi” adıyla geniş kapsamlı bir proje başlattığını görüyoruz. Projeyle yeni bir yabancı dil öğretme stratejisi geliştirilmesi amaçlanmakta öğretim süresince bir öğrencinin sayısız yabancı dil dersi almasına rağmen kendini ifade edememesi sorununun ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Bu kapsamda yurtdışından yabancı öğretmen getirilmesi, popüler çizgi film ve programların alt yazılı olarak televizyon kanallarında gösterilmesi, okullarda “English Cafe” adıyla öğrencilerin çalışma yapacakları alanlar oluşturulması, okul öncesi ve ilköğretim öğrencilerine yönelik eğitim setlerinin dağıtılması gibi birçok farklı uygulamanın hayata geçirilmesi düşünülmektedir. Zira artık günümüzde yabancı dil öğretiminde değerler farklılaşmıştır. Liezl-Marié Watt’a göre (2002) “ister geçerliğini yitirmiş ister halen konuşulan dil olsun” geleneksel olarak bir dilin öğretilmesindeki amaç edebi metinleri okumak ve onların çevirisini yapmaktan ibaretti. Yıllar geçtikçe bu hedef değişmiş ve artık günümüzde yaşayan bir dilin öğretilmesindeki amaç, dilin tüm görünümlerini uygulamak onu anadil olarak konuşan kişilerle iletişim kurabilmek, konuşabilmek ve sadece dilin kurallarını bilmek değil aynı zamanda o dilin ait olduğu kültürü de öğrenmektir. 

Yabancı dil öğretiminin zorunlu olarak ilköğretimde uygulandığı ve okul öncesinde dahi uygulanmasının düşünüldüğü bir ortamda bu araştırmayla bizzat alan içerisinde olan uygulamacıların yani öğretmenlerin ilköğretim 4.ve 5. sınıflarda bir başka deyişle erken yaşlarda yabancı dil öğretimiyle ilgili algılarını tespit etmeyi ve birkaç çözüm önerisi sunmayı amaçlamaktayız.                               

Erzurum ili ve merkez ilçelerdeki sosyoekonomik bakımdan farklı düzeylerde bulunan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim okullarında görev yapan 52 öğretmenle yaptığımız anketlerle araştırmamızın örneklemini oluşturmaya çalıştık. Öğretmenlerin doğrudan düşüncelerini aktarmaları açısından uygun olduğunu düşündüğümüz açık uçlu sorulardan oluşmuş bir anketi onlara uyguladık ve şu dört sorunun yanıtını ankete katılan öğretmenlerden almaya çalıştık.

Yabancı dilin erken yaşta (4. ve 5. sınıflarda) öğretimi konusunda genel olarak izlenimleriniz nelerdir?

Erken yaşta yabancı dil (4. ve 5. sınıflarda) öğretirken nasıl bir yöntem (metot) izliyorsunuz?

Erken yaşta yabancı dil (4. ve 5. sınıflarda) öğretirken yaşadığınız sorunlar nelerdir?

Size göre yabancı dilin erken yaşta (4. ve 5. sınıflarda) öğretiminin olumlu ve olumsuz tarafları nelerdir?

Elde ettiğimiz verileri descriptif (betimleyici) bir anlayış benimseyerek içerik analizi yöntemiyle çözümlemeye çalıştık. 

1- Erken yaşta yabancı dil öğretimi

Öğretmenler, çocukların algılarının yetişkinlere göre daha açık olmasının ve yabancı dil öğrenimine karşı sergilemiş oldukları merakın öğrenme sürecinde onların başarılarını ve özgüvenlerini artırdığını vurgulayarak erken yaşlarda dil öğretiminin daha kolay olduğunu düşünmektedirler. Kritik yaş kavramının altını çizerek 4. ve 5. sınıflarda dahi dil öğretiminin geç kalınmış bir uygulama olduğunu ve anaokulunu kapsaması gerektiğini dile getirdiklerini görüyoruz. Otto Jespersen (1922, s; 103) ve onun gibi birçok bilim insanı anadil edinimi söz konusu olduğunda, çocukların konuşmanın yanında diğer birçok bilgiyi 0-3 yaş arasında öğrenirler diyerek anadil öğreniminde kritik bir dönemin varlığını ispatlamaya çalışırken acaba ikinci bir dilin öğreniminde de böyle bir dönemin varlığından bahsetmek mümkün müdür? Daniel Gaonac’h (2006), iş ve eğitim ihtiyaçlarından dolayı geçici olarak yaşadıkları ülke sınırları dışında ikamet etmek zorunda kalan ailelerin çocukları üzerinde yaptığı araştırmalarda, bu çocuklar için erken yaşta yabancı dil öğretiminin sesletim açısından olumlu sonuçlar verdiği tespitini ortaya koymuştur. Anadil olarak konuşanların aksanlarına yakın bir aksanı ölçüt olarak alan yazar, 6 ile 20 yaşları arasında Amerika Birleşik Devletlerine gelen ve orada kalma süreleri 5 ile 18 yıl arasında değişen İtalyan kökenli göçmen çocukları arasında yaptığı araştırmada, 12 yaşından önce ülkeye gelmiş olan çocukların dili iyi bir biçimde öğrendiklerini ve İngilizce konuşan yerliler kadar dili iyi konuştukları sonucunu çıkarmaktadır. Aynı şekilde erken gelenlerin algılama kapasiteleri de diğerlerine oranla ileri düzeyde bulunmaktadır. Fakat Gaonac’h erken yaşta öğretimin her zaman etkili olmadığını dile getirmektedir. Bazen yaşça büyük olanlar küçük olanlardan daha iyi öğrenebilmektedirler. Zira gelişmiş bilişsel kapasiteleri onların işini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Bu noktada yabancı dil öğretiminde iki kavram üzerinde bir ayrım yapmak kaçınılmaz gibi gözüküyor. Birincisi doğal ya da yarı doğal ortamlarda, diğeri ise analitik yöntemlerle yabancı dil öğretiminin yapılması. Dilin sosyal bir olgu olduğunu, diğer bir ifadeyle sadece onu konuşanlarla etkileşim içerisinde olunmasıyla geliştirilebileceğini göz önünde bulundurursak dilin en etkin bir biçimde onu konuşan ülkelerde öğrenilebileceğini söyleyebiliriz. Dilin pratiğini yapma imkânını az ya da hiç bulamadığımız ortamlarda ise bir öğretmen eşliğinde değişik kaynaklardan yararlanarak dil öğretimini gerçekleştiririz. İkinci durumun yani analitik bir yaklaşımla yabancı dil öğretimini gerçekleştirdiğimiz bizim gibi ülkelerde erken yaşta öğretimin çok verimli sonuçlar vermeyeceğini söyleyebiliriz. Bize göre doğal bir ortam söz konusu olmadığı için öğretmenlerin düşündüğü gibi anaokullarında yabancı dil öğretimine başlamak genel olarak dil öğretiminde özel olarak da konuşma alanında yaşadığımız dil öğretim sorunlarını ortadan kaldırmayacaktır. Diğer yandan çocukların algılama ve anlama kapasiteleri yeterince gelişmediğinden dil öğretimi daha kolay olmayacak aksine öğretmenlerin işini daha da zorlaştıracaktır.

Öğretmenlerden bazıları da erken yaşta öğrenmenin gerekliliğini savunarak mevcut ders saatlerinin yetersizliğinden yakınmakta ve ders saatlerinin daha fazla olmasını istemektedirler. Öğrencilerin yabancı dil öğretimine karşı algısal farklılıklarını dikkate alırsak bu, zaten dile karşı bir ön yargıları olan yani yabancı dil öğrenmenin zor olduğunu ve başarısız olacaklarını düşünen öğrencilerde daha fazla korku ve nefretin oluşmasına neden olabilir ve var olan öğrenme merakını azaltabilir.

Öğretmenlerin çok az bir kısmı ise erken yaşta dil öğretiminin çocukların farklı dillerin farkına varmaları açısından önemli olduğunu düşünmektedirler. Başlangıçta yaşadıkları evrenle ilgili algıları çok sınırlı olan yani dünyayı sadece çevresinde bulunanların oluşturduğunu düşünen çocuklar aile ortamından çıkıp daha geniş bir çevre edinmeleriyle birlikte şüphesiz algıları da değişir. Yavaş yavaş kazandıkları tecrübelerle başka canlıların, başka nesnelerin farkına varırlar, benzerlikleri farklılıkları rahatça ayırt edebilirler. Diğer toplulukların farkına varmaları, onların kendi konuştukları dilin dışında farklı bir dil konuşulduğunu algılamaları dil öğrenimini kolaylaştıran bir yaklaşım olacaktır. Şüphesiz öğretmenlerin, konuştukları dil dışında bir başka dili niçin öğrendiklerini anlayamayan öğrencilerin varlığından bahsetmeleri bu yaklaşımın dikkate alınmasının gerekliliğini pekiştirmektedir.       

2- Çocuklara yabancı dil öğretimi ve yöntemler

İçerik analizi yapıldığında öğretmenlerin, çocuklara yabancı dil öğretiminde birbirinden farklı stratejiler ve yöntemler kullandıklarını görmek mümkündür. Anket uyguladığımız öğretmenlerin neredeyse tamamına yakını, çocukların sıkılmadan kolayca öğrenmelerini sağlamak amacıyla derste sürekli oyuna başvurarak, konuları dramatize ederek yabancı dili öğretmeye çalıştıklarını ve bu durumun çocuklar üzerinde genellikle olumlu bir etkisi olduğunu dile getirmektedirler. Anadil edinimi söz konusu olduğunda da çocukların, öğrenimlerini oyun üzerinde temellendirdiklerini söyleyebiliriz. Çocuk, çevresindeki bireyler ve nesneler dışında adeta kendi konuşma örgenlerini de bir oyun aracı olarak görür. Biz yetişkinlerin içinden düşünme şeklinde gerçekleştirdiklerimizi o dışa vurulmuş sesli düşünme şeklinde ve bir oyun ortamı içerisinde gerçekleştirir. Diliyle oynuyormuşçasına kendi kendine konuşur, kendince fikirler üretir. İster formel olsun ister informel olsun oyunun her türlü öğrenme içerisinde şüphesiz pozitif etkisi tartışılmaz. Oyun deneyim kazanmadır, başarının ve kendine güvenin adresidir, alıştırma öncesi bir alıştırmadır, öğrenmeye atılan ilik adımdır, eylemdir ve yaratıcılığın temeli olan düştür ve çocuğun ilk aşamada öğrendiği sözcükleri yineleme olanağını ve öğrenilenin pekiştirilmesini sağlar. (Baştürk, 2004, s.6) Anaokulundan başlayarak çocuk oyun ortamında tüm dilsel becerilerini en iyi biçimde geliştirir. (Kara, 2004, s: 307)

Öğretmenlerinin bazıları, dil öğretiminde “tekrarlar yapma, test ve alıştırmalar çözme, soru-cevap yöntemi” gibi artık günümüzde klasikleşmiş gibi algılanan uygulamalar yaptıklarını söylemektedirler. Şüphesiz soru-cevap yöntemi dil öğrencisini konuşmaya teşvik etmek, onu cesaretlendirmek, öğretmenin onun öğrenip öğrenmediğini anlaması açısından önemli bir uygulama olabilir. Fakat yine de bunun tamamen iletişime yönelik bir durum olmadığını söylemek mümkündür. Gerçekte günümüz teknoloji ve bilim çağı artık çağdaş yaklaşımları benimsemenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu çağdaş yaklaşımlardan biri de dil öğretiminde temel amacın iletişim kurmak olduğu ilkesinden hareket eden 1980’li yıllardan itibaren geliştirilmiş olan “iletişime dayalı metot” (l’approche communicative ou notionnelle-fonctionnelle) olarak adlandırılan yöntemdir. Daniel Gaonac’h (2006), dil öğretimi alanında zorunlu bir uygulama olarak görülmeye başlandığını söyleyerek bu yöntemi soyut kuralların öğretilmesinden ziyade dil öğrencilerine iletişimsel bir yetkinliğin kazandırılmasını amaçlayan bir uygulama olarak tanımlıyor. Yazara göre öğrenmeye destek sağlayan sözceler kendi içlerinde öğrenmenin konusunu oluşturmazlar.  Öğrenme temel olarak mefhumlar (notion[1]) yani iletişimsel niyetler ile “birini selamlamak, kendini tanıtmak, bir nesneyi tanımlamak” gibi genellikle dilsel açıdan farklı şekillerde gerçekleşen dilsel işlevler arasındaki ilişkiüzerine dayanır. Oyun ancak bu etkinlikle ilişkilendirildiğinde anlam kazanır. Kısaca bir iletişim ihtiyacını ortaya çıkaran ve öğreneni karşılıklı etkileşim içerisinde konuşmak zorunda bırakan bir uygulamadır. Henüz yaşları küçük olan ana dilleri dışında farklı bir dille henüz tanışmış olan bu sınıflarda konuşma etkinliği çok basit, onları bıktırmayan etkinliklerle gerçekleştirilmelidir. Hatta basit bir kelimenin sesletimine kadar konuşma indirgenmelidir. Doz yavaş yavaş artırılmalıdır. Anket uyguladığımız 52 öğretmenden sadece 2’sinin “iletişime dayalı metodu uyguluyorum” dediğini görüyoruz. Bu da öğretmenlerimizin çağdaş uygulamalardan yeterince haberdar olmadıklarını göstermektedir. Yine de içerik analiziyle bazı öğretmenlerin bu bahsettiğimiz uygulamayı kısmen andıran yöntemlere başvurduklarını anlıyoruz. Onlar konuşma etkinliğini “sınıf içerisinde sürekli yabancı dil konuşma, öğrenciler için konuşma fırsatları yaratma, karşılıklı diyaloglar yaptırma” şeklinde yerine getirmektedirler. 

Grup çalışmaları yaptırmak, öğretmenlerimizin dile getirdikleri bir başka uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz karşılıklı diyaloglar yaptırma da bir grup çalışması olarak algılanabilir. Fakat anketlerde ne tür grup çalışmaları yaptıklarına, grupları nasıl oluşturduklarına (gruplar ikili mi çoklu mu, öğretmenin mi yoksa öğrencilerin isteğiyle mi) ilişkin bir söylemle karşılaşamıyoruz. Çağdaş yaklaşımlarda özellikle ruhbilimsel (psikolinguistique) açıdan grupların oluşturulmasının öğretmenin inisiyatifiyle değil de bizzat öğrencilerin doğrudan kendileri tarafından yapılmasının öğrenme sürecini kolaylaştırdığı vurgulanmaktadır. Yani öğrenci iletişim kuracağı partneri ya da partnerleri seçmede özgürdür.                              

--------------------------------------------------------------------------------


[1]Antoine Culioli mefhumu (notion) “fiziksel ve kültürel özellikleri olan karmaşık tasarımlar dizgesi yani bir kültüre zorunlu olarak bağlı olan ve bu kültürden alınan nesne özellikleri” şeklinde tanımlamaktadır.

3- Erken yaşta yabancı dil öğretim sorunları

Öğretmenlerin anketteki 1. soruya ağırlıklı olarak 4. ve 5. sınıflarda yabancı dil öğretiminin geç kalınmış bir uygulama olduğunu anaokulunda başlanılması gerektiğini dile getiren ifadeler kullandıklarını tespit etmiştik. Ayrıca daha çok erken yaşta yabancı dil öğretimini destekler olumlu ifadeler kullanmaktaydılar. Onlara göre erken yaş çocuğun dil öğrenimini kolaylaştırmaktadır. Zira bu dönemlerde onlar sahip oldukları bireysel ve bilişsel yeterliliklerden dolayı dile karşı daha yatkındırlar. Fakat erken yaşta yabancı dil öğretiminde yaşadıkları sorunların neler olduğunu öğrenmek için sorduğumuz 3. soruya tamamen olumsuz ifadelerin ağırlıklı olduğu düşüncelerle cevap verdiklerini görüyoruz. Öğretmenlerin, 4. ve 5. sınıftaki öğrencilerin genellikle anadillerinin yapılarını henüz yeterince bilmediklerinden dolayı öğrendikleri yabancı dilin yapısını anlamakta zorluk çektiklerini, algılamada sorunlar yaşadıklarını, genellikle Türkçe düşündüklerini, kelimelerin sesletiminde, yazmada okumada zorlandıklarını ve bütün bu olumsuzlukların onların dile karşı kaygılarını yükselttiğini, ilgilerini azalttığını ve artık öğrenemeyeceğiz diyerek daha fazla korkular yaşadıklarını dile getirdiklerini görüyoruz. Bu tespitler bize öğretmenlerin bir ikilem yaşadıklarını gösterir niteliktedir. 1. soruya verdikleri cevaplardan erken yaşta dil öğretimini bir avantaj olarak gördüklerini 2. soruya verdikleri yanıtlardan ise erken yaşın bazı sorunlar ortaya koyduğunu ve dolayısıyla bir dezavantaj olduğunu anlıyoruz.

Doğal olmayan ortamlarda dil öğretimi söz konusu olduğunda bilişsel kapasitelerin belli düzeyde olgunlaşmış olması son derece önemlidir. Anadilde sahip olunan bilgileri yabancı dil öğretimine transfer etme becerisi yani dille ve dilsel olgularla ilgili önceden sahip olunan bilgilerin en iyi şekilde kullanılması ve kavramlaştırma becerisinin sergilenmesi bu bilişsel kapasiteler arasında gösterilebilir. Bu olgunun değerini Gaonac’h’ın aktardığı (2006, s: 58-59) farklı bilim insanları tarafından dilin değişik boyutlarıyla ilgili yapılan araştırmalardan daha iyi anlıyoruz. Harley, Fransızca öğrenen Kanadalı öğrencilerden yaşca daha büyük olanların yapısal ve söz dizimsel düzeylerde diğerlerine göre daha başarılı olduklarını tespit etti. Ekstrand ise, İsveççe öğrenen 11 yaşından daha büyük Finli çocukların daha küçük olanlara göre dil performanslarının yüksek olduğunu dile getirmektedir. Aynı şekilde Munoz, İngilizce öğrenen İspanyol öğrencilerden 11 yaşında dil öğrenimine başlayanların 8 yaşında başlayanlardan çeşitli düzeylerde dil performanslarının daha yüksek olduğunu dile getirmektedir. Olson ve Samuels tarafından sesletim düzeyinde yapılan bir başka araştırmada benzer sonuçlar ortaya koymaktadır. Bu araştırma her biri 15 ile 25 dakika arasında değişen 10 seanslık yabancı dilde sözceleri taklit alıştırmaları üzerine dayanmaktadır. Araştırmacılar, yabancı dil öğrenimine yeni başlayan 3 farklı öğrenci grubunu araştırmaya dahil ederek onların sesletimlerini söz konusu dili anadili olarak konuşan uzmanların değerlendirmesini sağlamışlardır. Grupların ilki, yaşları ortalama 10 olan ilköğretim birinci kademe öğrencilerini, diğeri 14 ile 15 yaş arasındaki kolej öğrencilerini sonuncusu ise 18 ile 26 yaş arasındaki üniversite öğrencilerini kapsamaktadır. Uzmanların değerlendirmeleri kolej ve üniversite öğrencilerinin ilkokul öğrencilerinden sesletim alanında daha başarılı olduklarını ispatlamıştır. Daniel Gaonac’h, öğrenim koşullarının uygun şekilde kontrol altında tutulduğunda erken yaşta yabancı dil öğrenmenin avantajının ortadan kalktığını yetişkinlerin sesletimde dâhil olmak üzere diğer birçok dil alanında çocuklardan önde olabileceklerini savunmaktadır.

Öğretmenlerin çok az bir bölümünün de sorun olarak fiziksel koşulların yetersizliğini dile getirdiklerini görüyoruz. Teknolojik yetersizlikler ve sınıfların çok kalabalık olması dil öğretimini olumsuz yönde etkilemektedir. Şüphesiz sınıf mevcutlarının kalabalık oluşu diğer disiplinlerin öğretiminde olduğu gibi yabancı dil öğretimindeki başarıyı da azaltan en önemli etkenlerden biridir. 40-50 kişilik sınıflar yerine 15- 20 kişilik sınıflarda dil öğretiminin gerçekleştirilmesi öğrenenlerin her biriyle doğrudan ilgilenilmesi açısından oldukça önemlidir.

Öğretmenlerden sadece biri “küçük çocuklara dil öğretmek çok zor” diyerek adeta yaşadığı çaresizliği gözler önüne sermek istemektedir.            

4- Yabancı dilin erken yaşta öğretiminin olumlu ve olumsuz yönleri

Öğretmenler, erken yaşta yabancı dil öğretiminin avantajlarını açıklarken daha çok bireysel yeterlilikler yani bu yaş dönemlerinde çocuğun sahip olduğu “rahat davranmak, istekli olmak” gibi özellikleri ön plana çıkarmaktadırlar. Genel olarak öğretmenler erken yaşta dil öğretiminin avantajlarını şu şekilde sıralamaktadırlar:

Çocukların istekli ve meraklı olmaları

Çocukların utanmamaları, rahat davranmaları

Öğrenme hızının yüksek ve öğrenilenlerin kalıcı olması

Farklı kültürleri tanıma imkânı yaratması, çocuklarda yabancı dil bilinci oluşturması

Çocukların özgüvenlerini artırması ve sosyalleşmelerini sağlaması

İstek ve merak öğrenmede en temel olgulardan biridir. Anadilini öğrenen çocuk öğrenme sürecinde son derece istekli bir davranış sergiler. Bütün etkinliklerinde konuşma eylemi kendini gösterir. Aile bireyleriyle, başkalarıyla sürekli konuşmak ister. Oyun oynarken, yemek yerken hatta zaman zaman hiçbir şeyle meşgul olmazken bile konuştuğu olur. Aynı şekilde merak da ön plandadır. Ebeveynlerine bıkkınlık verecek düzeyde her şey hakkında bilgi sahibi olmak ister. Anlamsız dahi olsa sürekli sorular sorar. Okul döneminde ne yazık ki eğitim sistemi çeşitli sebeplerle onun sahip olduğu bu merakı çoğu zaman köreltir. Yabancı dil öğretiminde yaşları küçük olan çocuklarda gerek bu disiplin hakkında sahip olunan algıdan gerekse bizzat öğreticinin sergilediği yanlış davranışlardan dolayı bu çok daha keskin olabilir.

Çocukların utanmamaları, rahat davranmaları gibi kavramlar bizi anadili ediniminde H.Delacroix’nın ortaya koyduğu “doğallık ve uysallık” terimlerine götürür. Çocuğun sahip olduğu bu özellikler onun dili öğrenmesinde önemli yer tutmaktadırlar. Bu dönemde doğallık olmadan, az da olsa kişisel tepki göstermeden buluş ve yaratıcılık bulunmadan bir bebeğin öğrenmesi olanaklı değildir. Bilişsel ve duyusal rastlantılar, çocuğun merakını, yaratıcılığını, doğal yapısını ve katılım yeteneğini açımlar, güçlendirir. (Baştürk, 2004) Yabancı dil öğretimi söz konusu olduğunda ise çoğu zaman bunun tersi bir durumla karşılaşmaktayız. Yabancı dil öğrenen bir öğrenci emin olmadığında düşüncelerini aktarmak istemez. Kendini geri plana iter. Her zaman yanlış yaparsam kaygısını taşır. Bu da onun yaratıcılığını, dile karşı olan isteğini adeta yok eder, kendine güvenini azaltır.

Öğretmenler küçük çocuklarda öğrenmenin hızlı bir şekilde gerçekleştiğini ve öğrenilenlerin de kalıcı olduğunu düşünmektedirler. Fakat bu alanda yapılan araştırmalar onların düşündüklerinin aksi bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Gaonac’h’un (2006, s: 64-65), Krashen, Long et Scarcella tarafında yapılan bir araştırmanın, ilk yapısal ve söz dizimsel edinimlerin yetişkinlerde çok daha hızlı olabileceğini ortaya çıkardığını ve öğrenmenin hızı üzerinde genel olarak düşünüldüğünde yetişkinlerin hatta belli ölçüde gençlerin, öğretimin durumuna, alıştırmaların düzeyine ve öğrenenlerin sergilemiş oldukları motivasyona göre özellikle söz dizimsel yapıların öğrenilmesinde çocuklara göre bir adım önde olduklarını aktardığını görmekteyiz. Yabancı dilin doğal olarak yapıldığı ortamlarda ise öğrenimin başlangıcında yetişkinlerin çocuklara oranla daha başarılı oldukları fakat öğrenim sürecinin ilerleyen dönemlerinde çocukların yetişkinleri geride bıraktıkları saptanmaktadır.            

Erken yaşta yabancı dil öğretiminin olumsuz yönlerini ise şu şekilde sıraladıkları görülmektedir:

Ders saatlerinin az olması

Fiziki ve teknolojik yetersizlikler

Öğrencilerde isteksizlik, dikkat eksikliği

Türkçe düşünmeleri

Öğrencinin anadilini yeterince kavrayamamış oluşu ve henüz istenilen düzeyde konuşamıyor olması, iki dil arasında bocalaması

Kültürel farklılıklar

Yaşadığımız teknolojik çağda yabancı bir dil öğrenmek teknolojiden bilinçli bir şekilde yararlanıldığında geçmiş dönemlere göre dil öğrencisinin işini biraz daha kolaylaştıracaktır. Öğretmenlerin söylemlerinden eğitim kurumlarında teknolojik gereçlerin yetersiz olduğunu ve dolayısıyla dil öğretiminde onlardan yeterince yararlanılmadığı anlaşılmaktadır. Televizyon, dvd, bilgisayar, internet günümüzde en popüler teknolojik aygıtlardandır. Liezl Marié Watt (2002) teknoloji ile dil öğretimi arasındaki ilişkiyi incelediği araştırmasında teknolojik destekli yabancı dil öğretiminin günümüzde başarılı bir dil öğrenimi için en önemli çözüm olduğunu açıklamaktadır. Bilgisayar, projektör ve internetten yararlanılan teknoloji destekli dil öğretimi tekniklerinden biri olan işitsel-görsel yöntemin önemine vurgu yapmaktadır. Ona göre video vb. gibi işitsel-görsel donanımlar, öğretmenlere gerçek yaşamdaki gibi bir dilsel etkileşimi yani öğrenilen dili konuşanların söylediklerini ve yaptıklarını o dili anadili olarak konuşan bireylerle gerçek iletişim durumlarında yaşayarak konuşma imkânı olmayan öğrencilere öğrenilen dili gösterme ve uygulatma fırsatı verecektir. Diğer yandan görsel olgularla dilsel birimler arasında öğrenci doğrudan bir ilişki kurar. İmge onun gördüğü ya da işittiği dilsel göstergenin kavramsal yönünü zihninde canlandırmasına yardımcı olur. Diğer bir ifadeyle imge ile dilsel sözce arasında oluşan bu anlık ilişki öğrenilen yeni kavramların kendini gösterdiği anda sadece onların anlaşılmasını değil aynı zamanda öğrenimin sonraki aşamalarında onların hatırlanmasını da sağlar. Ayrıca sesli dokümanlardan da yararlanılmalıdır. Böylece öğrenci bürünsel (sesin ritmi, vurgusu) bir değişimin gerçekleşmesiyle karşı karşıya kalmış olacaktır. Dil laboratuarları öğretmene, dersin niteliğine göre seçtiği ve hazırladığı sesli metinleri öğrencilere tekrar tekrar dinletmesi ve gerektiğinde öğrencilerin sesletimlerini kaydetmesi imkânını veren ses kayıt cihazları, radyo, cd, kaset bilgisayar, internet ile donatılmalıdır. İnternet sayesinde her çeşit otantik metin ile ( gazete makaleleri, çizgi film, eğlendirici hikâyeler) interaktif bir şekilde uygulamalar yapmak şüphesiz daha kalıcı ve yararlı sonuçlar verecektir.   

Öğretmenlerin çoğu en büyük olumsuzluk olarak çocukların yeteri düzeyde anadil bilgisine sahip olmamalarını görmektedirler. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sahip olunan türdeş bilgiler sonradan edinilecek bilgiler için bilişsel bir köprü kurar. Gaonac’h (2006, s: 122) son dönemlerde yapılan birçok araştırmanın, okulda yabancı dil öğrenen öğrencilerin özellikle kelime bilgisi edinimlerindeki performanslarının anadillerinde sahip oldukları sesletim ile ilgili bilgilere bağlı olduğunu ortaya çıkardığını ifade etmektedir. Yani öğrenen anadilinde sessel birimleri tanıyabiliyor, birbirinden ayırt edebiliyor ve onları değişik düzenlemelere uyarlayabiliyorsa aynı şeyleri yabancı dil öğretiminde de uygulayabilir.

Ankete katılan öğretmenlerin yaklaşık dörtte biri erken yaşta yabancı dil öğretiminin hiçbir olumsuz yönü olmadığını düşünmektedirler. Anketin son sorusuna ve diğer sorularına verilen cevaplarda ortaya çıkan sonuçlar öğretmenlerin bazılarının bu şekilde düşünmelerinin çok gerçekçi olmadığını ortaya koymaktadır. Aksine erken yaş, doğal olmayan ortamlarda avantajdan ziyade bir dezavantajlar yaratan olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Sonuç ve Öneriler

Yabancı dilin erken öğretimi ile ilgili olgular anadil edinimindeki kadar kesin değildir. Aksine oldukça karmaşık hatta zaman zaman içinden çıkılmaz bir boyut kazabilmekte ve araştırmacıların zihnini yormaktadır.

Yabancı dil öğretiminde doğal ortamlarda çocuklar, ülkemizde yapıldığı gibi doğal olmayan ortamlarda yetişkinler avantajlı gibi gözükmektedir. Öğretmenlerin ifade ettiklerinin aksine biz, doğal veya yarı doğal ortamlar dışında (öğrenilen dilin anadili olarak konuşulduğu ya da çevrede sürekli olarak o dili konuşanların var olduğu durumlar) erken yaşta yabancı dil öğretiminin bir avantaj olarak gözükmediğini düşünmekteyiz. Bir başka ifadeyle çocuklar yaşlarından dolayı yetişkinlere oranla bir adım önde değillerdir. Buna rağmen erken yaşta (ilköğretim düzeyinde) yabancı dil öğretiminin yapılmasının doğru bir uygulama olduğunu söylemek mümkündür. Burada esas olarak yapılması gereken şey, çocuklarda yabancı dile karşı bir metalinguistique (dil üzerine düşünme) davranış gelişimi yaratmak olmalıdır. Çocuk anadili dışında farklı bir dili neden öğrenmesi gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Böylece öğretmenlerimizin de belirttikleri gibi dil öğrenmenin çocuk tarafından gereksiz görülmesi, yabancı dil ne işime yarar gibi ifadelerle önyargılı tutum sergilemesi ortadan kaldırılmış olur.

Ulaştığımız bulgulardan öğretmenlerin anaokullarından itibaren başlanılmalı yönündeki düşüncelerinin uygulamaya geçirilmesinin gerek öğrenci gerekse yabancı dili öğreten için daha fazla sorunlar yaratacağı sonucunu çıkarmaktayız. Bu tür bir uygulama anadili henüz gelişmekte olan bir çocuğun bu alandaki öğreniminde de sorunlar yaratabilir. Zira anadil ediniminin de uzun bir zaman dilimini kapsadığı bilinmektedir.

Doğal olmayan ortamlarda yabancı dil öğretimindeki başarı yaştan ziyade bireysel etkenlere bağlıdır. Öğrenenin yaşı kaç olursa olsun öğrenmede gerekli olan içsel motivasyonu sergileyebiliyorsa başarıda kaçınılmaz olacaktır. Bireyin dili gerçekten öğrenmek istemesi, sınıfta ya da sınıf dışında kendine uygulama yapma imkânı yaratabilmesi, risk alabilme cesaretini gösterebilmesi, kendine güveni ortaya koyması onun işini kolaylaştıracak etkenlerden sadece birkaçıdır. Öğretmenlerin erken yaşta yabancı dil öğretiminin avantajlarını ve dezavantajlarını sıralarken “çocukların istekli olmalarını” bir avantaj “yine mi İngilizce dersi diyerek isteksiz olmalarını” bir dezavantaj olarak görmeleri bireysel etkenlerin ne kadar önemli olduğunu kanıtlar niteliktedir. Diğer yandan çocuğun anadili ediniminde sergilediği doğallık ve uysallık gibi bireysel özellikler yabancı dil öğretiminde yanlış uygulamalarla ortadan kaldırılmamalıdır.

İlköğretimin birinci kademesinden itibaren yabancı dil öğretimine başlanılması çocukların diğer toplumların varlığından bilinçlenmeleri, kendi dilleri dışında başka dillerin var olduğunu algılamaları ve kültürel farklılıkları fark etmeleri açısından önem taşımaktadır. Böylece daha yoğunlaştırılmış bir şekilde dil öğretiminin yapıldığı sonraki sınıflara geçişlerde bir dil bilinci oluşmuş olacaktır.

Öğretmenlere, derslerinde teknolojik gereçlerden yararlanma imkânı verilmeli ve bu teknolojik gereçleri sınıf içerisinde etkin bir şekilde kullanma becerisi meslek içi eğitimlerle kazandırılmalıdır.               

KAYNAKÇA

 ACHARD, Pierre, Çevr. KIRIMSOY, Deniz, Dilsel Toplum Bilim, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994

BAŞTÜRK, Mehmet, Dil Edinim Kuramları ve Türkçenin Ana Dili Olarak Edinimi, Pegem A Yayıncılık, Ankara, 2004

BAYLON, Christian; FABRE, Paul. Initiation à la linguistique, Editions Fernand Nathan, Paris, 1975

CARON, Jean. Les régulations du discours, psycholinguistique et pragmatique du langage, Presses Universitaires de France, France, 1983

CHAO, Yuen Ren, Langage et Systèmes Symboliques, Payot, Paris, 1970

CONSEIL DE L’EUROPE, “Un cadre européen commun de référence pour les langues: apprendre, enseigner, évaluer, Didier, Paris, 2001

DELACROIX, H. “Le langage et la pensée”, Librairie Felix, Paris, 1930

ECO, Umberto. (Çeviren: ATAKAY, Kemal. “Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı” Afa Yayınları, İstanbul, 1995

GAONAC’H, Daniel “L’apprentissage précoce d’une langue étrangère, le point de vue de la psycholinguistique”, Hachette Education, Paris, 2006

GENÇ, A. “Türkiye’de İlk ve Ortaöğretim Okullarında Yabancı Dil Öğretimi” Bişkek, Kırgızistan-Manas Sosyal Bilimler Dergisi, 10: 107-111, 2004

GEORGE, A. Miller, Langage et Communication, Presses Universitaires de France, Paris, 1956

GIORDAN, Andre. (Çev: BAŞTÜRK, Mehmet; TULAN, Murat; BOZAVLI, Ebubekir “Öğrenme” De Ki Basım Yayım, Ankara, 2008

GIROUX, Sylvain; TREMBLAY, Ginette. “Méthodologie des sciences humaines de la recherche en action, Editions du Renouveau Pedagogique, Kanada, 2002

GUILLAUME, Gustave. Langage et Science du langage, Presses de L’université Laval, Québec, 1984

http://upetd.up.ac.za/thesis/available/etd-02182003151147/unrestricted/00

dissertation.pdf

KARA, Şeref. “Evolution du concept de communication dans les manuels du Fle”, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum, 1998

KARA, Şeref. “Anadil Edinimi ve Erken Yaşta Yabancı Dil Öğretimi” Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Bursa, 2004    

KORKUT, Ece. Pour apprendre une langue étrangère (FLE), Pegem A Yayıncılık, Ankara, 2004

MATTHEI, Edward; ROEPER, Thomas. Introduction à la psycholinguistique, Bordas, Paris, 1988

MOREAU, Marie-Louise; RICHELLE, Marc. “L’acquisition du langage” Pierre Mardaga, Fransa, 1997

OLERON, Pierre, L’enfant et l’acquisition du langage, Presses Universitaires de France, Paris, 1979

SAVAŞ, Bekir. Okuma Eğitimi ve Çocuklarda Dil Gelişimi, Alfa Yayıncılık, İstanbul, 2006

SENEMOĞLU, Osman. “Görsel-işitsel yöntemle yabancı dil öğretiminde görüntü ve sinemadan yararlanma” İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Yayınları, İstanbul, 1978

SENEMOĞLU, Osman. “Yabancı Dilin Anadiline Etkisi Üstüne” Türk Dili Dergisi, Sayı: 30-31, Ankara, 1990

SPINELLI, Elsa; FERRAND, Ludovic. Psychologie du langage, Editions Armand Colin, Paris, 2005

YILDIRIM, Ali; ŞİMŞEK, Hasan. Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2000

          

          --------------------------------------------------------------------------------


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 4440
Kayıt tarihi
: 17.05.08
 
 

1977 doğumlu olan yazar lisans eğitimini 1999 yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster