Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Haziran '18

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
88
 

Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulanlar ve Fatih Sultan Mehmet

Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulanlar ve Fatih Sultan Mehmet
 

“Tarih boyunca dünya kralları ve sistemler,

Kilise’yi metres olarak kullandılar. İşe yaramaz

duruma gelince de tekmeleyip attılar.”

Dr. Behnan Konutgan

Bilindiği gibi, özellikle Malazgirt Zaferi’nden sonra (1071) Anadolu ve Suriye ile Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs de Müslüman Türk devleti Selçuklu İmparatorluğunun egemenliği altına girer.

XI. yüzyılın sonlarında Selçuklu zayıflayıp çöküş dönemine girince, Kudüs, Artuklular’ın eline geçer. Artuklu yönetimi zalimcedir. Zayıftır, etkisizdir. Bunu fırsat bilen Müslüman Araplar, Hıristiyan hacıların yollarını keserek soyarlar ya da “vergi” adı ile haraç alırlar.

İznik’i başkenti yapan Selçuklular, batıya doğru ilerleyip Marmara denizine yaklaşarak Bizanslıları sıkıştırırlar. Korkuya kapılan Konstantinopolis, (İstanbul) Papa II. Urbana elçiler gönderip yaklaşan tehlikeyi haber verir. 

Papa, “Tanrı tanımaz bir ırkın kiliselere saldırdığını, Hıristiyan erkekleri öldürüp kadınlarına ve kızlarına tecavüz ettiğini” belirterek: 

“Cesur askerler, yenilmez atalarının soyundan gelenler!”diye seslenip tüm Hıristiyanlara cihat çağrısı yapar. Hıristiyan inancına göre, Tanrı’nın oğlu kabul edilen Hz. İsa, “Düşmanlarınızı sevin!” derken, İ.S. 1095 yılında O’nun adına konuşan Papa II. Urban, “Düşmanlarınızı öldürün!” der. Böylece 150 yıldan fazla süren Haçlı Seferleri başlamış olur.

Sonuç mu?

Yüz binlerce insanın kanı dökülür; Anadolu’daki kiliseler bölünür. Ayrıca Hıristiyanlarla Müslümanlar arasına kin ve düşmanlık tohumları atılmış olur. O günden sonra, özellikle Anadolu Müslümanları, tüm Hıristiyanlara bölücü ve düşman gözüyle bakmaya başlar.

Öte yandan, Haçlı Seferleri yüzünden Bizans İmparatorluğu yıkılır. Bizans ve Roma Kiliseleri arasına düşmanlık duvarları örülür.“Hedef Kudüs!”diye yola çıkan Haçlılar, Selçukluları geçemeyeceklerini anlayınca Bizans’a yönelip İstanbul’u zapt ederler. Aynı dinden olmalarına rağmen şehri yağmalayıp halka ve din adamlarına zalimce davranırlar. (1204)    

Yağmaya tanık olan tarihçi V. Geofrey:

“Evler ateşe verildi. Saraylar ve resmi binalar tamamen soyuldu. Erkekler öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı. Tüm eşyalar, hatta köylülerin gömlekleri bile yağmalandı.” diye yazmış ki, üç aşağı beş yukarı, her savaşın sonu budur işte!

Evleri, sarayları bırakın; Ayasofya Kilisesi bile, ne var ne yoksa soyup soğana çevrilir. Bununla yetinmeyip fıçılar dolusu şaraplar içilerek zafer kutlanan bir eğlence yeri haline getirilir. Din için, Hıristiyanlık için, İsa Mesih için yola çıkanların geldikleri yeri görüyor musunuz?

Konstantin’in üzerine çöken bu kâbus 57 yıl sürer. Bizanslılar bu felaketi hiç unutmazlar. Yağmurdan kaçalım derken, doluya tutulmuşlardır. Sonraki yüzyıllarda, Osmanlılar ilerleyip İstanbul surlarına dayandıklarında Katolik Papa’dan yardım istemek yerine, “Ayasofya’da kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığını tercih ederiz.” derler.

Nitekim Bulgaristan Metropoliti Mihail, Bizans İmparatoruna gönderdiği mektupta, “Dinimizden olmayanların yönetiminde, bugüne kadar aynı dinden olduğumuz İtalyanlardan gördüğümüz zararın zerresini dahi görmedik.” der.

1453’te, daha 21 yaşındayken İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in annesi Maria Despina, bir Sırp prensesi idi. Müslümanlığı kabul etmemiş, Hıristiyan olarak kalmıştır. Fatih’in babası II. Murat, bu konuda eşine hiç baskı yapmadığı gibi, O’nun inancına saygı duyarak sarayda bir kilise inşa ettirir.

Hıristiyan bir annenin oğlu olan Fatih Sultan Mehmet’in elbette annesinin inancına karşı bir sempatisi vardı. İşte bu yüzden, Topkapı Sarayı içindeki Aya İrini Kilisesi’ni camiye çevirmemiştir.

İster bin yıl önce yaşamış olsun, ister beş yüz yıl önce… İster dün, ister bugün… Başka düşüncelere farklı inançlara karşı hoşgörü ve saygısı olan insanlar nasıl da büyüyor gözümüzde! Aslında büyük çoğunluk böyle olmalıydı. Ne yazık ki, pek azınlıkta kalıyor onlar. 

Dahası pek nadir… Binde bir bile değil. 

Padişah II. Mehmet’i, “Fatih Sultan Mehmet” yapan davranış ve uygulamalarından bir örnek daha vermek isterim: Patrik Georgios(Corciyos),İstanbul’un fethinden birkaç gün önce kaçar. Şöyle düşünmüş olsa gerek: 

“Türkler çok güçlüler. Birkaç güne kalmaz girerler kente. Gelenler Müslüman… Bense Hıristiyan ve ünlü bir din adamıyım. İlk yakalayacakları insanlardan biri benim. Ya dinim elden gidecek ya kellem. İkisi de değerli benim için. Kaçanın anası ağlamamış. En iyisi toz olayım ben.”

Türkler İstanbul’a girerken, O Edirne’dedir. Zengin bir Türk, O’nu evine konuk eder. Her türlü ihtiyacını karşılayıp saklanmasını sağlar. Fatih, İstanbul’a girer girmez, Patrik Georgios’u her yerde aratırsa da bulamaz. Peşini bırakmaz ama. Öyle ya, bu adam buharlaşmadı ya…  Bir süre sonra Edirne’de olduğu öğrenilir. 

Bu adamı neden ısrarla aratır Fatih? Ne yapacak dersiniz, bu ünlü Hıristiyan din adamına? Kaçması hiçbir işe yaramayacak mı yoksa?

İyi de, o günün kıt olanaklarıyla, kısa sürede nasıl saptanır yeri?

           Siz bu soruları düşünedurun…

           Fatih, İstanbul’a getirttiği Georgios’u bütün Ortodoksların Patriği ilan eder. Çünkü ünlü ve etkili bir din adamıdır Georgios. Fatih, O’nun bu özelliğinden, ayrıca görüş ve bilgisinden yararlanmak ister.

Fatih gibi yapar, iyi yöneticilerin hepsi. Farklı görüş, düşünce ve inancı olan insanları harcamak yerine onları en iyi şekilde değerlendirir.

Genç padişah, bu ünlü din adamının halk tarafından çok sevildiğini, İstanbul’u fethetmeyi planladığı günlerde kente gönderdiği casuslardan öğrenmiştir.

O’nu Gennadios adıyla patrik yaparak Ortodoks halkın gönlünü kazanır.

Çıkardığı bir fermanla Rum Patrikhanesine ayrıcalıklar tanır. Patriği ve Patrikhaneyi her türlü vergiden muaf tutar ve devletin güvenlik güçlerince koruma altına alır. 

Fatih, Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran bir hükümdar olmasına karşın, kendisi de Patriğe saygı gösterir. Onuruna düzenlediği bir şölende kendisine dostça davranıp O’na bir asa verip taç giydirir.

Uğurlarken de, “Tanrı sizi korusun, dostluğumdan her zaman yararlanabilirsiniz, önceki patriklerin her türlü hak ve ayrıcalıklarına sahipsiniz.” der ve ne kadar büyük bir insan ve çok değerli bir hükümdar olduğunu bir kez daha kanıtlar.

Helal sana koca Fatih! Seni doğuran Hıristiyan annen Prenses Maria Despina’ya, Müslüman baban Padişah II. Murat’a helal!

Başta Ak Şemsettin ve Molla Gürani olmak üzere seni yetiştirip eğiten hocalarına, lalalarına helal!

Baş vezirine, vezirlerine, komutanlarına, danışmanlarına helal! Bilgine, inancına, düşüncene, devlet yönetme anlayışına helal!

Gücüne helal, adaletine helal! Helal olsun, helal! (*)

 

Hüseyin Erkan 

 

---------------------------------------------------------------

 

(*)Bu yazıdaki bilgileri derlediğim “Anadolu’da Hıristiyanlık” adlı eseri yazan değerli dostum, Hıristiyan din adamı Pastör Dr. Behnan Konutgan’a da helal!

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 268
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster