Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
421
 

Yağmurları biriktir anne

Ey ölüm, hep yükselen değer kalmanı isteyenlerin memleketinde “vatan, şehit, özgürlük”le süslenmiş kapanının, cazibesine kapılan gençler nasıl da tertemiz, nasıl da günahsız.

Sedir ağaçları, sisle kaplı dağda, sık sık yolumuzu kaybedip, derelere vurduğumuzdan bacaklarım, sırtımdaki ıslak çantanın ağırlığıyla ikiye bükülmüş bedenimi taşıyamayacak sanıyorum. Elde keleş, soluksuz ilerlerken, kuşatıldığımız mağarada cansız bedenini öylece taş, toprak, ot, yapraklar üstünde bıraktığımız, gerçek adını bilmediğim ”Amara”, şu dalda asılı kalan; Faraşin için yazdığın “Nice yürekler var daha toprağa ekilecek…., ”li cümlelerin mi ? Daha bu sabah uçurumlu vadilerden geçerken sen, sahiden yanımda mıydın ? Ah, tutunmuş muydun, aniden önüne çıkan taşa çarptığında, koluma. Dağılan saçlarını toplarken “kesmeli bunları“ diyen sana, sevdiceğimi “biliyor musun adı Yağmur”du, ayrıldığımda ”Yağmur damlanı denize düşürdün demişti” yi anlatan ben değilmişim gibiyim. ”Bedeli ölümse özgürlüğün, hepimiz bu bedeli ödemenin adayıyız”la hazırsak ta ölüme, hiçbir şeye benzemeyen, nasıl da acayip bir his bu. Bir anda, birinin, varken yok olması. Delila’mı ıslıkla “rındamın, gevramın ….” çalan. Ardından yasının tutulmadığı, gözyaşının dökülmediği kimsesizliğini istemem be hewal’ım. Sen de dur artık, yüreğimdeki sisi bile dağıtmaktan aciz rüzgar, esme deli, deli.

Ey ölüm, musalla taşlarına yatırılan genç bedenlere doymadıklarından “feleğe” bile fırsat tanımayanların memleketinde, birazdan seni kucaklayacaklarını bilmeden dağa tırmananların nasıl da berrak gençlikleri.

Deli rüzgarları severdim ya ben, Allah sesimi duymuş mu ne, bu dağlarda da sadece gücünü sınayan rüzgar var. En zoru, ağaçların, tepelerin, kayaların ardında gizlenmiş bir teröristin kurşunu hayatı sonlandıracağından, kendini kollamakta yani dalmamakta düşlere. Rüzgarın savurduğu toza bulanmış kumral saçlarından hala kan sızıyor be Mehmet’im. Ah kardeşim, sigaranı peş peşe yakarken “eve bir döneyim, ağzımda teneke tadı bırakan bu konserveleri, reyonunda gördüğüm marketi hemen terk ederim” diyen senin, az ötemdeki cansız bedenine kaçamak bakışlar atan ben değil de bir başkasıymış gibiyim. Daha bu sabah komutanın ”Vatanın her köşesine al bayrağı dikmenin bedeli…” konuşması bittiğinde birden, adı “Yağmur”du, ben Yağmur damlası derdim. Nick’im de o yüzden “rain ”tu”yla sevdiğini anlattığın sesin kulaklarımda, mağaranın önünde çok önemli bir iş yapıyormuşçasına çubukla karıştırıyorum toprağı. Sesleniyor biri “En az 4, 5 ölü, biri kadın. ….. kulaklarını kesmeli …..” Gri bulutlara dönük, açık, yeşil gözlerine son kez bakarken “Biliyor musun” diyorum “Öldüreceğinin ışıl ışıl yanan göz bebeklerine bakmamalı insan. Bakarsa, öldüremez.”

Hey ölüm, korkun, her zerresine nüfuz ettiğin memlekette, bir an, yok edileceğini, sandığından mıydı ? Hey hayat, sevincin, seni, sende barışı yenen, gün be gün çoğaldığından belirsizleşen ölüm de savaşı gömeceğini, sandığından mıydı?

3.8 milyon işsiziyle yoksul, bir o kadar da biçare halkının vergileriyle ithal edilmiş mühimmatlarla çalım satan, bir ucu Ergenekon’na dayalı güçlü orduyla, saz arkadaşlarının geçmişini, “e”li, “e”siz-muhtıralarını, eş Başbakan BAŞBUĞ’un “Kürt açılımıyla” ilgili “Mesaj vermemiz gerekirse veririz”le o anda verdiği mesajı, hatırlasaydınız, ey ölüm korkmaz, hayat sende mutlanmazdın “gözyaşları” dinecek diye.

Özünde “ her gün ortaya atılan “açılım”lar yetmedi, bir bu eksikti, tamamladılar. Bu kez, bu açılımı engelleme sırası saz arkadaşlarımda. Başaramazlarsa, bir muhtırayla, olmadı bir kutlama mesajının satır arasında “hadlerini“ bildiririz. Olur, biter”i barındıran mesajla, top önce, ne yazık eşraf’lığa takılı kalmış burjuvaziye atıldığından, İçişleri Bakanı’yla yaptığı görüşme sonrası TUSİAD Başkanının “Kürt” kelimesini kullanmamasından da anlamalıydınız, sandığınızın olmayacağını.

Pek hoş da, 25 yıldır, her akşam, bıkmadan tabutları, ağlayanları “… dağında operasyon …” jeneriğini, hafif müzik çalınıyor edasında izleyen herkesin etli, …., zeytinyağlı yemeklerini de yiyebildiği çürümüşlükten peydahlanan ölümün, her şeyin sonu olduğuna dair ipuçlarını, kutsal mertebe “şehit”lik, “… ölmez”likle kapattıran “bu kudretlilerin” kendileri, ey ölüm, seninle karşılaşsalardı, bu soğuk duruşlarını yine de koruyabilecekler miydi ?

Öyle olamayacağını, kendinizden bilirsiniz. Daha çok yolum var rahatlığında, kimselere, WELLES' in “Ben gençliğin ne olduğunu biliyorum ama sen, yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun” şarkısını mırıldanmadan, tansiyon, kolesterol, ….., menopoz, kemik erimesine yakalanmadan, göçüp gitme kararlılığında, her şeyi, anında, tepe taklak eden “kansersin”ni ilk duyduğunuzdaki asla çözemediğiniz, çözemedikçe paniklediğiniz korku var ya işte o korku, bazen “bu kadar yaşamak yeter”le ti’ye aldığınız ölümle karşılaşmanın korkusudur.

O korkunun etkisinde anneniz, …., dostlarınız, bedeniniz başkasına ait, üzerinizde de kahkahalarını işittiklerinizin hayatlarını “bu kadar harika kılan şey nedir” in açıklamasını isteyecek tuhaflık, cerrahın “Ucunda ışık gözükmeyen bir tünelin içindesiniz.Tümörlerden biri çok büyük. Küçülmeli. Hemen kemoterapi. Sonra ameliyat, göğsünüz kesinlikle alınacak” lı sözleriyle saçılmış durumda, şu kadın ne kadar da güzelmiş.

Beter sıcakta, şimdi bu rüzgar, sırf onun elbisesinden süzüleyim diye mi esmekte? SCHOPENHAUER’un “Aşkın Metafiziği”ni haklı çıkaran, kadınla tezat, kısa boylu bir erkek sallıyor kız çocuğunu. Salıncaktan iniyor çocuk, koşuyor. Boyu yetmediğinden incecik kolları bacaklarını sarıyor kadının. Kucağına alıyor kadın, çocuğun dalgalanan saçlarıyla kaplanıyor göğsü.

Yüzünden sağlık akan şu kadının yerinde, olsa “hiçte fena olmaz” diyeceğiniz “bahçesinde ebruli, hanımeli” açan bir evde, yeryüzünde her şeyin silindiği öyle bir anda, derinizde küçücük kollarının sıcaklığı, burnunuzda saçlardaki elma kokusu, öööle kalmayı istersiniz. Öyle kalmayı.

Garip şey ölümün yanı başınıza oturması. Beyniniz, itirafını geciktirdiğiniz ya da hara güre arasında fırsatını bulamadığınız, huylarınızdan birine, bir kaçına sahip olacağından sizi, kendinde devam ettirecek “bir çocuğum olsaydı”, “keşke” li, “eğer” li “bunu, şunu yapsaydım” lı ne çok düşünceyi şekillendiriyor.

Üstüne “Unutulmamalıyım” dürtüsünü de ayaklandırıp insanlara romanlar yazdıran, resimler çizdiren, şarkılar besteleten “hiçbirini yapamadıysan, çocuk dünyaya getirip, ardında iz olsun diye genlerini bırakmalıydın”ı tetikleten demek senin varlığınmış ey ölüm !

Siyah, beyaz fotoğrafınızın asıldığı duvara, gözleri kırk yılda bir olsa da kaydığında “annem“in hüznüyle, gözyaşlarının aktığını eline düşen bir damlacıkla fark edecek, resimlerinizi gösterdiği çocuğuna “… anneannen ..”le sizi anlatacak bir çocuğun varlığı, iş işten geçtiğinden midir, hiç bu kadar önemli ve de elzem olmamıştır.

Yalnız o çocuk erkekse, askere gönderdiğinizde sırf savaşa destek artsın diye erlerini “şehit” eden mayınları döşeyecek, “pimi çekilmiş bomba” cezası verecek acımasızlıktaki ultra medeni komutanlarla, ideolojisinin dağlarda kol gezdiğini unutup “… dağa mı çıkalım ” söylevli ultra zeki siyasetçilerin, bilerek uzattıkları iç savaşa da göndereceğinizden, ölmesinden, bir şeyden daha, başka bir annenin çocuğunu öldürmesinden de korkacaktınız.

Evladınızın ölümü, birini öldürmesi olasılığı bile sizi perişan ederken, bu topraklarda ölüme, hiçbir yerde olmadığı kadar hüküm sürdürtense; çocuklarını savaşa elleriyle kınalayarak yolladığında “anneliğine” de ihanet eden, dudaklarından da “…. şehitlik mertebesine ulaşsa yani ölse ……. “ dökülenlerle, “Benim oğlum öldü. Sorumluları da savaşa neden saydıkları sorunları çözmeyenlerdir” diyemeyenleri, iç savaşın devamının aparatı kullanan “bu kudretlileri” baş tacı yapan koca bir topluluktur.

Bir yanda malum herkes asker doğduğundan, asker olduğu için savaş tam tamlarını çalan koca bir topluluğun ürkütücülüğü, diğer yanda karşı taraf belletilen gençlerin annelerini “benimle nasıl bir olur”la hor görerek kadınlığın içgüdüselli “anneliği” de tekeline alan akıl dışılığın normal kabullenilmesinin dehşeti. Gözlerinizse, daha kıymetli hiç bir şeyleri olamayacağından, evlatlarını yaşatacak fedakarlıkları filmlere, romanlara, dizilere konu olmuş anneleri arayacaktır.

Tüm savaşların en başından mağlupları, yapmanız gereken “uygarlığın erdemi barış”ın bayraktarlığını yapmadığınızdan, ölen, ölecek evlatlarınızın yokluğunun farkında bile olmayacak, hiçbir savaş da sonsuza dek süremeyeceğinden bir gün, mutlaka “barış”ın tahakkümüne girecek dünyada, işte o gün, elinizde kalmış “Oğlum, ne için, kim için savaştın, adadın, adattırıldı hayatın” sorusu, içinizde de “biriktirdiğiniz yağmurların” tortusu, yanın yanabildiğiniz kadar.

Ne yapmış, ne için didinmiş, neyle payelendirilmiş olursan ol, bedenleri yok eden ölümden yaratılmış kederli geçmişi, geleceğe sürüklemekten yorulan “tanıkları yok edilemeyen” hayatta, aslında bir çok şey için neden de azdır değil mi ciğerparem. Veya bunlar sadece benim için böyledir. Sen ne dersin Alperen abi, Asena abla ?

Gülsen FEROĞLU

14.09.2009

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 445
Kayıt tarihi
: 08.11.06
 
 

Ekonomi mezunuyum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster