Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Temmuz '08

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
2843
 

Yakarım Roma'yı da yakarım...

Yakarım Roma'yı da yakarım...
 

Gerçekten Roma’ya gidenlerin ilk öğrendiği şey Roma’yı Neron’un yakmadığıdır. Varoşlarda başlayan yangın rüzgarın yardımıyla tüm şehri bir anda sarar ve Roma kül olur. İnsanlar ölür, ayaklanmalar başlar. Yangın sonrasında Neron halka bir konuşma yapar ve tüm şehri yeniden inşa edeceğine söz verir. Sözünde de durur.

Antik Roma milattan önce 1.yüzyılda Augustus tarafından kurulmuş. 5.900.000 km2 yayılan bu imparatorluk Augustus’un reformları ile imparatorluk olmuş. Roma İmparatorluğu dünya haritası üzerindeki en geniş sınırlara sahip tek imparatorluk olarak tarihe geçmiş. İstanbul Arkeoloji müzesinde Augustus’un büstünü gördüğümde hiç etkilenmemiştim. Ama Roma’da Augustus ve Marcus Antonius ile ilgili ne gördüysem çok etkilendim. Tabi Kelopatra’dan da. Lorenzo A. Castro’nun 1672 yılında yaptığı ve Marcus’la Kelopatra’nın yenilgiye uğradıkları Aktium savaşının resmini seyrederken onların bu savaş sonrası boşuna intihar etmediklerini anlıyorsunuz. Din ve tarih iç içe 3000 yıldır ayakta duran bu şehir dünyanın başkenti olma ünvanına sahip. Bence Osmanlı imparatorluğu Roma imparatorluğunun son uzantısı Bizans’ı bitirdikten sonra bu ünvanı İstanbul olarak değiştirmeliydiler. İstanbul’un kültür zenginliklerini gözümün önüne getirdiğimde bu ünvana layık olduğunu düşünüyorum.

Yine de tarih kokan bu şehir dünyanın en güzel şehirlerinden biri. İnsanlar rahat, sımsıcak, neşeli ve komik. Ben yine Roma hakkında farklı şeyler anlatacağım. Bilinen adıyla aşk çeşmesi ki, orijinal adı “Fontana de trevi”. Yani Türkçesi “fıskiyeli çeşme” Öyle havuz başında aşk falan yaşanmış değil. Bu meydana ilk 1970’de geldiğimde bir liret atmıştım. Şimdi zamane değişmiş 3 EU atılıyor. Hem de arkanızı dönerek atıyorsunuz. En basit hesapla 38 senedir bu havuza para atıldığını düşünürsek, belli zamanlarda buranın temizliğini yapan İtalyanlar bir çok masraflarını turistlerin buraya attıkları paralardan karşılıyorlar demektir. Heykeller ve ışıklandırma çok güzel ama o kadar işte. Kalabalık sizi boğuyor. Hele yazın geldiyseniz yandığınızın resmidir. 15-16 yaşındaki varoş Romalı’lar cüzdan çalmakta pek usta. Gasp yok ama cepciler kaynıyor kalabalığın arasında.

Çeşmeye çok yakın olan meşhur İspanyol merdivenlerinin kalabalığına da tahammül edemezsiniz. Biz farklı bir şey yaptık. Gitar çalanları, şarkı söyleyenleri, dans edenleri, öpüşenleri izlemek için merdivenlerin yanındaki Hassler Otel’inin tarasına çıktık. Espressomuzu içerken her şeyi kuşbakışı seyrettik, çiçeklerin kokusu genzimizi yaparken enteresan fotoğraflar çektik.

Bazı şehirler vardır, yürüyerek gezmek gerekir. Venedik gibi, Paris gibi, Viyana gibi. Roma da öyle. Sokak sokak gezmek gerekiyor.Yurt dışı gezilerimde zamanım kısıtlı değilse ve gezdiğim yerlerden tarih fışkırıyorsa en büyük marifetim kaybolmaktır. Yabancı bir şehri en iyi kaybolarak gezersiniz. Tabi haritanız elinizde olmak koşuluyla. İtalyanlar biraz dil fakiri ama beden dillerini çok güzel kullanıyorlar ve öyle böyle yolunuzu buluyorsunuz. Hiç ummadığınız bir sokakta karşınıza gizemli bir şapel ya da heykel çıkıveriyor.

2000 yıldır inatla ayakta duran Colosseum’a bilet almak için bir saat, içeri girmek için de bir saat kuyrukta bekledikten sonra Gladyatör filmini o koskocaman arenada yeniden yaşıyorsunuz. Her yer rutubetli ve küf kokuyor. Adeta ruhların kokularını alıyorsunuz. Bir zamanlar vahşice insanların katledildiği bu arena 50.000 kişilik kapasiyesiyle para basıyor. Kapının dışında gladyatör kıyafetli İtalyan erkekleri var. Dileyen 50 EU verip onların miğferlerinden birini giyiyor. Sizi aralarına alıyorlar ve resim çektiriyorsunuz. İğrenç ter kokan varoş Roma erkekleri. Bu arada genç ve güzelseniz yılışıkça yanağınızdan öpmeye çalışıyorlar. Hatta dudağınızdan. Bu kadar yorgunluk ve itiş kakıştan sonra Via dele Caroze’ye geçip Toto adlı restoranda Risotto yemek çok keyifli tabi. Makarnaları muhteşem. Sosları muhteşem. Favetteleri çok nefis. Pizza denince aklımıza İtalya gelir ama birçok pizzacının hiçbir özelliği yok. Bizdeki meşhur pizzacılar Roma’dakilere 100 basar. Ama dünyanın en lezzetli pizzasını yemek istiyorsanız (bana göre)Milano’ya Vestern caddesindeki Milano’s pizza ya gitmelisiniz. Roma’da her sokak bir meydana çıkıyor. Meydanları bayram yeri gibi. Özellikle Navona ve Venezia Piazza. Satıcılar, tezgahlar, müzik yapan sanatçılar, tiyatroları için reklam dağıtan artistler, mim sanatçıları, ressamlar… Her şey var meydanlarda.

Bir gece Navona’da bir cafede biralarımızı yudumlarken enteresan bir şey oldu. Tam karşımıza gelen bir delikanlı 1970’lerden klasikleşmiş parçaları kemanıyla çalmaya başladı. Her parçadan sonra keman kutusuna para atmaya başladık. Bu arada aramızda konuşuyorduk. İstek yapsak; Eagles’ın Hotel California’sını çalar mı diye. Dememize kalmadı delikanlı parçaya girdi. Kemanın yalın sesine bizim sesimiz karışıyor Don Henley’in de kulakları çınlıyordu. Çok geçmeden oğlan yanımıza geldi ve verdiğimiz bahşişler için Türkçe teşekkür etti. Sinan’la tanıştık ve el sıkıştık. “Bu da benden size” dedi ve Samanyolu’nu çalarak uzaklaştı. Yani her milletten insan burada sanatını icra etme şansına sahip. Sinan ne kazanıyor, ne yiyip ne içiyor bilemeyiz ama bizde güzel bir gecenin anısı olarak kaldı.

Roma’da kiliseler sizi büyülüyor adeta. Hele yapılış tarihlerini, hikayelerini öğrendiğiniz zaman tüyleriniz diken diken oluyor. Her yer özellikle Vatikan rahibe dolu. Asla fotoğraf çektirmiyorlar. Vatikan’ı koruyan ve sayıları 100’ü geçmeyen komik kıyafetli İsviçreli Katolik askerler de.

Vatikan! İşte o küçücük ama dünyanın en zengin ülkesinde gerçekten kaybolmanız lazım ki her yeri gezebilesiniz. Hıristiyanlığın merkezi olan Vatikan’ın her yeri para kokuyor. 64 yılında öldürülen havarilerin lideri Aziz Pietro’nun gömüldüğü yerde muhteşem bir kilise; St Pietro Kilisesi yükseliyor. Papa’yla ilgili haberlerde ekrana yansıyan St Pietro kilisesine 20 EU verip asansöre biniyorsunuz. Asansörden inince de 300 küsür basamakla en tepeye çan kulesine ulaşıyorsunuz. Artık göğsünüz çatlayacak gibi acıyla nefes alırken kuş bakışı Roma sizi ne derece mutlu eder bilinmez. Yüksek duvarları kamerayla izlenen şehir, hala inanılması güç sırları barındırıyor. Engisizyonun mucidi, turistlere yasaklı sokakları, gizli geçitleri, yeraltı yollarıyla, saraylarıyla, müzeleriyle St. Peter kilisesiyle, kardinaller kolejiyle ve paha biçilemeyen Vatikan kütüphanesiyle esrarengiz bir ülke. Papalık tarihindeki sayısız cinayet, entrika ve skandalları da hatırlarsanız dünyanın hala buradan yönetildiğine emin olabilirsiniz.

Vatikan’da beni en çok etkileyen şüphesiz Michelangelo Buonarroti’nin ölümsüz eserleri oldu. Resimleri ve freskleri baş döndürücü. Her heykelde, Rönesans mimarlığını inci gibi işlemiş. Şiir gibi yudum yudum içinize sindiriyorsunuz resimlerini. Leonardo da vinci ile hoş bir rekabet içinde olan Michelangelo ömrünün son günlerini (82 yaşındayken) ona inat baş mimarı olduğu St Peter kilisesinin tavanına kendini astırarak 7 yıl o muhteşem resimleri yapmış. 89 yaşında da orada ölmüş. Sistine şapelindeki resimleri de görmeye değer. Michelangelo’dan başka Bramante, Rafael, Leonardo da vinci, Gian Lorenzo Bernini ve adını öğrenemediğim bir sürü sanatçı bu şehri eserleriyle dünyanın başkenti yapmayı başarmış. Yakın tarihte yaşamış ve şehirdeki birçok at heykelini yapmış olan Petro Canonica’nın Taksim Hürriyet anıtını, Ankara’daki Etnografya müzesinin önündeki ve zafer alanındaki Atatürk heykellerini, İzmir’deki atlı Atatürk anıtını yaptığını öğrenince çok şaşırdım.

Gezilerde kaldığınız otel de çok önemli tabi. Villa Borghes adı verilen, hayatımda gördüğüm en güzel park ilan ettiğim korunun içindeki otelimizden bahsetmeden geçemiyeceğim. Grand Hotel Parco dei Principi. Düşünün ki ormanın üzerinde bir balkonda kahvaltı ediyorsunuz, otele giderken tepeleri görünmeyen ağaçların arasında çekçek arabalarla dolaşıyorsunuz. İçinde Giordino hayvanat bahçesini, Galeria d’arte güzel sanatlar müzesini barındıran Villa borghes size bütün yorgunluğunuzu unutturacak güzellikte bir yeşillik. Güler yüzlü sımsıcak personel. Bu arada Türkiye’de kaldığım otellerin hiçbirinde otel müdürü ile karşılaşmamışken müşterilerinin memnuniyeti ile ilgilenen bir otelin müdürü son gün veda ederken bize grappa ikram etti. Carlo Milos şirin adam. Ve bu gezinin de sonu; Buona notte! Certamente seem Roma!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2562
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster