Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Eylül '14

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
269
 

Yakınçağ sonrası üzerine…

Yakınçağ sonrası üzerine…
 

Peygamberlerin yönetici olma geleneği Hz. Yusuf ile başlamıştır denilebilir. Ondan önceki Peygamberlerin yönetici olduklarına dair bildiğim kadarıyla herhangi bir bilgi yoktur.

Hz. Yusuf da, Mısır’da vezirlik görevinde bulunmuştur uzunca bir süre, ayrıntısına girmeyeceğim serüveninin bitişinde, ya da hakikat görününce.

Hz. Yusuf’tan sonraki Peygamberlerin çoğu, aynı zamanda devlet başkanı da olmuşlardır. Hz. Davut, Hz. Süleyman bunlar arasındadır. Hz. İsa ise, devlet başkanı olmamış Peygamberler arasındadır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’e gelince, O Peygamberliğinin yanı sıra getirdiği Kuran-ı Kerim’in bizzat uygulayıcısı da olmuştur. Ne var ki, Kuran-ı Kerim’in tamamlanmasıyla vefat edişi de gösteriyor ki, bir devlet başkanı olmaktan ziyade örnek bir uygulayıcı olmuştur.

Zaten devletleşme süreci Hz. Ebubekir ile başlamış, Hz. Ömer ile de büyük oranda tamamlanmıştır. İslam tarihindeki daha sonraki süreçler ise, beşeri gelişmelere paralel bir şekilde olmuştur.

Bu kısa açıklamadan sonra sadede gelelim ve geçmişten bugüne dünyada meydana gelen gelişmeleri anlayabileceğimiz bir soru sorarak cevabı üzerinde biraz düşünelim: Siyaseti din eksenli düşünmekle, dini siyasal eksenli düşünmek aynı kapıya çıktığına göre; din ile siyaseti birbirinden ayırmanın pratikte karşılığı ne olabilir?

Bu soruya çoğu okuyucumun “Laiklik” cevabını vereceğini biliyorum; ama Yakınçağ’da yaşanan gerçekler gösteriyor ki, bu çağda geçmiş çağlarda yaşananlardan farklı olarak “Din” de, “Laiklik” de siyasete alet edilmiştir.

Sözgelimi, Yakınçağ ve değerlerini inşa edenler, Osmanlı devletinin tasfiyesinde hem Yakınçağ’da tanımlanan “ırk” gerçeğini kullandıkları gibi, aynı zamanda “din”i de bu yolda etkin bir şeklide kullanmışlardır.

Yakınçağ’ın başlangıcında bunlar olurken, son yıllarda da çoğu İslam toplumun “biz bunları unutmuştuk!” dediği mezhebi görüşler kullanılmaktadır. ABD Başkanı Obama’nın ifadesiyle Türkiye, Ürdün gibi ülkeler IŞİD’e karşı mücadele etmelidir.

Neden, bu ülkeler Sünni’ymiş, dahası IŞİD de ağırlıklı Sünni kesimin ürettiği bir yapı durumundaymış. Bu ifade, Batı’nın, Ortadoğu’nun tarihi geçmişi üzerinden, “siz şusunuz, busunuz” diyerek sürdürdüğü bir sürecin söylemidir.

Ne var ki, El Kaide, Taliban, IŞİD ve benzeri yapılar ABD’nin Afganistan ve Ortadoğu işgallerinin bir sonucu olmuştur. Diğer bir ifadeyle ABD işgal ettiği coğrafyalarda ortaya çıkan yapıları, o coğrafyaların tarihi geçmişi üzerinden tanımlayarak, yol açtığı toplumsal çatışmaları iyiden iyiye körüklemektedir.

Bu da ABD’nin belli hedefler doğrultusunda 1990’larda tanımlanan “Medeniyetler Çatışması” tezinin bizzat uygulayıcısı olduğunu göstermektedir.

Tabiî ki hem ulusal, hem de küresel ölçekte.

Emevi ve Abbasi tarihine şöyle bir göz attığımızda, çoğu İslam âliminin ya öldürüldüğü, ya da hapishanelere atıldığı görülmektedir. Bunun nedenine gelince, devlet yöneticilerinin uygulamalarına fetva vermemesi, ya da onaylamaması olmuştur.

Batıdaki gelişme ise, Ortaçağ boyunca din adamlarının egemenliği çerçevesinde gelişmiştir. Bazen düşünenin düşüncesine ket vurulmaya çalışılmıştır, bazen de siyaset ehlinin gücü budanmıştır. Bu yolda engizisyon mahkemeleri ve kararları bir hayli can yakmıştır.

Özetle dini önder-siyasetçi çekişmesinin bir sonucu olarak doğan Yakınçağ, son yıllarda benzer çekişmelerin şekillendirdiği bir süreçte son günlerini yaşamaktadır.

Ne var ki gelecekte insanlık nasıl bir orta yol ile yoluna devam edecektir. Laikliğin de dinin de araçsallaştırıldığı bir çağın sonunda, bu çağda üretilen devasa sorunları nasıl çözeceğiz?

Bu sorunların çözümünde, değer ölçülerimiz ne olacak ve aynı zamanda bu yolda önderlik yapacakların temel nitelikleri konusunda ortak bir zemin üretebilecek miyiz?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki sadece din ve laiklik değil, toplumsal yaşamın ürettiği hiçbir statü ve rol araçsallaştırılmamalı, bu anlamda öz olarak ‘insan’ ve ‘yaratılış doğası’ öne çıkarılmalıdır. İnsana ve onun yaratılış doğasına aşırı müdahale etme yetkisi, ya da bu alamda bir yetki genişliği hiçbir statü ve role tanınmamalıdır.

Buna dair üretilecek her türlü beşeri kaynak, ya da hak üretme değer ölçüsü; doğal hukukun üstünlüğünde reddedilmelidir. Diğer bir ifadeyle Anayasalar bunun temel zemini olacaksa ki olmalıdır, o halde Anayasalar ‘doğal hukuk’ elbisesi giymelidir. Pozitif hukuk adı altında, insanların doğal haklarına her ne adla olursa olsun müdahale edilmemelidir.

Bundan da önemlisi doğal hukuk tartışılan olmaktan çıkarılmalı, yaşanır hale getirilmelidir. Herhangi bir kişinin, bir diğer kişi üzerinde etkin olma çabası, ya da etkinliği ‘beşeri tanrılık’ göstergesi olarak değerlendirilmeli ve buna yeltenenlere karşı toplumsal ve hukuksal bir refleks oluşturulmalıdır.

Bu, ister siyasetçi, ister din âlimi, ister toplumsal ve siyasal etki gücü geliştirebilecek herhangi bir kurum veya kişilik olsun hiç önemli değildir. Değersizliğin, ya da değer öçlülerini çatışarak kaybeden insanlığın, bundan başka çıkar yolu yoktur.

Dini öndere, imam, haham, papa vs diyoruz, siyasetçiye de geçmişte kral, kraliçe, sultan, padişah; günümüzde de cumhurbaşkanı, başbakan vs. deniliyor. İki rolü, söylemde bile olsa birleştirmek doğru olmadığı gibi, birinin diğerini tahakkümü altına alması da doğru değildir.

Belki dini kavrayan; ama din adamı olmaktan kaçınan siyasetçiyle, siyasetin ne olduğunu bilen; ama ondan kaçınan din adamı en iyisidir. Bunların sayıca çokluğu, toplumlarının ve de insanlığın en büyük zenginliğidir.

Kaldı ki dinimiz İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Bu anlamda, din-siyaset çekişmesinin en az olması gereken İslam toplumlarında son yıllarda yaşananlar gösteriyor ki, Müslümanlar hakikatleri kaybettiği gibi, en az üç asırdır rehber belledikleri Batı da karanlığa saplandığı için, görünüşte Ortadoğu merkezli görünse de gerçekte tüm dünyayı içine alan sonu gelmez bir yokoluşun fitilini ateşlemiştir.

Bu yolda sadece din ve siyaset kurumu değil ekonomi, eğitim ve aile kurumları da büyük sorunlar yaşamaktadır. Bu anlamda işlevlerini yerine getirmede zorlandıkları gibi, aynı zamanda yaşamakta olduğumuz sürecin de ne denli zorlu olduğu görülmektedir.

Son bir ek, K. Marks’ın dile getirdiği “ekonomi altyapı; siyaset, din, eğitim, aile üst yapı kurumları” tezi de gerçeği yansıtmıyor. Tam tersine ekonomi de dâhil tüm kurumlar üst yapıyı oluşturmaktadır.  Bu anlamda bir tek alt yapımız vardır, o da yaratılış doğamızdır.

Toplumsal kurumların işlevi, bu biricik alt yapımızı yukarı çeken, geliştiren ve de medeni bir kimlik kazandıran olmalıdır. Yanıltan, çatıştıran ve bu yolda medeniyet gelişimini yok eden değil.

İnsanlığın bu kıskaçtan kurtulması; ideolojilerden, onların insanlığı yanıltan, çatıştıran yapısından uzaklaşarak, insanı ve de insanlığı öne çıkarmakla olabilir ancak. Bunun dışındaki arayışlar boşunadır, boşuna olduğu da her geçen gün somut bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Rıza Üsküdar

10 Eylül 2014/Eskişehir

Abdülkadir Güler, Filiz Alev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Rıza hocam; acizane bir ekleme yapmak isterim.. Yaşanılan ve tartışılmayan zemin bence hukuk değil adalettir. Adl isminin yeryüzündeki tecellisidir. Adaleti de hukuk sistemi değil muktedirler dağıtir. Hukuk ise size adalet ulaşmadığında ya da zarar gördüğünde düzeltilmesini veya telafi edilmesini sağlayan bir aygıttır. Kavramlarda hemfikir olamadıkça ortak bir düşünce-barış zemini de kurmak mümkün değildir zannımca, bu da en önemli sorunlarımızdan gibi..

ali aksoy 
 20.06.2015 0:30
Cevap :
Ali Bey, hukuku adaletin dışında düşünmemek gerekir. Hak da, Adil ismi de bunu doğuruyor. Her ikisi de Allah’ın isimleri. Çok iddialı değilim; ama Allah’ın isminin geçmediği bir kavram da yok gibidir, özellikle toplumsal yaşama dair. Bu anlamda hak ve hukuka ‘adil’ bir çerçeve kazandırılmadan, herhangi bir hakkın korunması, ya da iade edilmesi de tartılmalı hale geliyor. Tabiî ki kavramlarda hemfikir olmadığımız için, dahası eşitliğe karşı da genel çıkarlarımız doğrultusunda mesafeli durduğumuz için, yani çıkarımıza uygunsa eşitliği rafa kaldırdığımız için, barışı da sağlamak mümkün olmuyor. Bununla birlikte eşitliği rafa kaldırma ile ‘güç’ arasında da doğrudan bir ilişki var. Bu anlamda hak ve hukuku yok edeci güç kullanılması toplumsal barışın en büyük engelleyeni olmaktadır. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.  21.06.2015 0:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3479
Toplam yorum
: 2192
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 15.08.06
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğim sırasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster