Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
554
 

Yalnızlığın dominör konçertosu

Kadın, merdivenleri yavaş yavaş inerek sokağa çıktı. Sanki uzun zamandan beri ilk defa sokağa çıkıyormuş gibi bir hali vardı. Kim bilir beklide uzun zamandan sonra ilk defa sokağa çıkıyordu. Rasgele bir yöne doğru yürümeye başladı. Gidebileceği çok yer vardı. Bu yüzden nereye gideceğini bilmiyordu o kadar çok yer vardı ki nereye gideceğine karar veremiyordu. Çok güzel bir kadın sayılmazdı çirkinde değildi. Neden kadının güzelliğiyle ilgili bilgi verdiğimi bilmiyorum. Diğer bütün kadınlar gibi gördüğü ilk vitrinin önünde durdu. Beyaz bir gelinlik görmüştü vitrinde. (Gelinlik demen yeterliydi biz onun beyaz olduğunu anlardık.) Nefes almıyordu sanki, hatta öyle hareketsiz duruyordu ki bir an neredeyse seslenecektim çok şükür ki adını bilmiyordum da bu anı bozmadım. Sonra, parmağında ki nişan yüzüğünü çıkarmaya çalıştığını fark ettim. (Parmağında demene gerek yok, nişan yüzüğünü başka neresine takabilir ki. Senin başka işin yok mu? Öyküyü ben anlatıyorum tamam mı ve istediğim gibi anlatırım seni ilgilendirmez. İyi tamam ne halin varsa gör. Defol.) Büyük bir çaba sonunda çıkarmayı başardı yüzüğü, avucunda tutmaya başladı bir an acaba vitrine doğru mu sallayacak diye düşünüyordum ki vitrinin önüne bıraktı ve ilerlemeye başladı. Öylece kalakalmıştım, yüzüğü vitrinin önünden alıp almamakta tereddüt ederken kadının uzaklaşmakta olduğunu fark ettim ve yüzüğü olduğu yerde bırakarak ilk kadın karakterimin ardından yürümeye başladım. Ara sokaklardan ana caddeye doğru ilerliyordu.

(Aramızdaki tek bağ bu altın parçası
şimdi onu ve umutlarımı
hayallerimin önüne bıraktım,
hayır ağlamadım
kala kala birkaç damla gözyaşım kaldı
istedim ama dökemedim,
yapamadım…
Aramızda ki tek bağ o gözyaşları şimdi
seni bir vitrinin önüne bırakamadım…)

Ana caddeye çıktı. Yolun karşı tarafına geçti. Yol kenarına dizili masalar vardı. Bir masaya geçip oturdu. (Ne yani masaya mı oturdu? Sen hala burada mısın, sana en son defol dediğimi hatırlıyorum.) Kadının oturduğunu gören garson, kadına doğru ilerlemeye başladı. Ama öyle bir gelişi vardı ki garsonun sanki ''buraya yalnız gelen her kadına yaşı, ırkı, dini her ne olursa olsun illa ki bir espri yapacağım'' der gibi geliyordu. Ve beklenen oldu:

Garson – İyi günler ne içerdiniz. Durun tahmin edeyim. Zaten duruyorsunuz değil mi ha ha hah… Ne kadar komiğim değil mi?

Kadın duymamıştı garsonu çünkü garson duymayı gerektiren bir şey söylememişti. Bir çay istedi kadın. Garson esprisini yapmış ve kadının etkilenmiş olduğunu düşünerek çayı getirmeye gitti. Umarım bu son gidişi olur. Tam burada sol omzumun ağrısını duydum birden ağrı fazlalaştı buraya da yazdığıma göre artık siz düşünün ne kadar çok ağrıdığını. Garson çayı getirdi çayı getirirken, çayı masaya bırakırken ve giderken birkaç espri daha yaptı daha doğrusu birkaç kelimeyi ağzında hamur haline getirip sonra bize gösterdi. Tam tabiriyle söylemek gerekirse geviş getirdi, bu iğrenç salyalı görüntüyü hatırlamak istemediğim için buraya yazmıyorum. Kadın bir müddet çaya baktı…

(Hatırlıyor musun
beraber içtiğimiz ilk çayı?..
Hani o çay bahçesinde,
hani deniz en mavisindeyken yaşamanın,
hani gözlerin gözlerime en dik açıyla düşerken…
Senden sonra çok gittim o çay bahçesine
deniz belki yine maviydi ama içtiğim hiçbir çay
beraber içtiğimiz o çay kadar
güzel değildi…)

Bir yudum aldı çaydan. Çay parasını masaya bırakıp kalktı. Nereye gideceğini düşünmeden yürümeye başladı. Hiçbir şey düşünmüyordu, sadece yürüyordu. Bir ara telefonun çaldığını fark etti. Arayan yine annesiydi. Açmadı telefonu çünkü annesinin ne diyeceğini biliyordu, ne yazık ki annesi diğer bütün anneler gibi hep aynı şeyleri söylüyordu.

- Aşk nedir? dedi.
- Aşk nedir? Daha da önemlisi aşk diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Bu yaşadığım aşk mı yoksa nefret mi? Beni terk ettiği için nefret mi ediyorum ondan ve bu nefreti aşk mı sanıyorum. Bilmiyorum… Yoksa bu nefret değil de aşk mı, eğer öyleyse aşk olması için nefret mi lazım? Nasıl bir şey bu? Aşk kadar güzel bir şeyle nefret nasıl bir arada olabilir? Ya aşk benim sandığım kadar güzel bir şey değilse?...’’

Nefes nefese kalmıştı, bir yere oturma isteği duydu bacaklarında. Bir an büyük bir kalabalığın içinde olduğunu fark etti, o kadar dalmıştı ki yalnız olduğunu düşünüyordu, oysa şehrin tam karın bölgesindeydi ve etrafta oturacak hiçbir yer yoktu. (Ne uzatıyorsun lafı şuna göbeğinde desene) Eve doğru ilerlemeye başladı.

(Uzun zaman sonra
ilk defa sensiz gidiyorum eve..
Şimdi zifiri bir karanlıktadır odam
daha önce hiç düşünmemiştim bunu,
sen yanımdayken fark etmemişim demek
ateşin yaktığını suyun donduğunu
gecenin aslında karanlık olduğunu…)

Evinin bulunduğu sokağa girdi. Apartmana yaklaştıkça bir sıkıntı çöküyordu içine. Asansöre binmek yerine merdivenlerden çıkmaya başladı. Beşinci kattaydı evi o kadar merdiveni ağır ağır hiç istemeye istemeye çıktı, sanki çok kötü bir şeye karar vermiş de yapmak istemiyormuş ama mutlaka yapacakmış gibi bir havası vardı. İçeri girdi kapıyı örttü. Bir müddet bekledim kapının önünde sonra aşağı indim. Tam burada hiç yazmak istemediğim o cümleyi yazmak zorundayım. Böyle bitirmek istemezdim bu öyküyü ama benim dışımda gelişen bir şey bu. Olması gereken bu. Aşağıya indiğimde az önce evine kadar bıraktığım kadının yerde yatığını gördüm. Ayrıntıya girmeyeceğim, gördüğüm şeyi anlatabilecek gücü bulamıyorum kendimde. Yanına yaklaştım istem dışı nabzını kontrol ettim ki hiç gerek yoktu bunu yapmaya zira görüntü zaten her şeyi anlatıyordu ama yine de baktım nabzına ölmüştü. Baş ucunda oturdum, ne yapacağımı bilmiyordum birden annemin sesini duydum...

- Uyan artık işe geç kaldın. Diyordu.

Gözümü açtım annem karşımda meğer bir rüyaymış gördüklerim. Tüh… Allah kahretsin bende bir öykü yazdım diye sevinmiştim.

- Anne sen her şeyi bozmak zorunda mısın?
- Kalk diyorum sana!...


2008
Murat ÇELİK
''Aradığınız Kişiye Şu Anda Sevişilemiyor'' adlı kitaptan.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 39
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 482
Kayıt tarihi
: 27.12.08
 
 

Murat Efe Çelik 1980 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Erga..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster