Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '17

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
70
 

Yalnızlık kalesi

Kopkoyu bir yalnızlık girdabı bu. Beni gittikçe daha çok sarmalayan. Her geçen gün biraz daha içine çeken. İşin kötüsü gerçekten kurtulmak istiyor muyum bu girdaptan, yoksa artık alıştım ve hatta hoşuma mı gidiyor bilmiyorum.

Aptal bir beraberliktense akıllı bir yalnızlığı tercih etmekten bahsederken olayın biraz suyunu mu çıkardık nedir? İki yıla yakın bir süredir, sağlam taşlarla ilmek ilmek ördüğüm surlardan oluşan kocaman bir kale inşa ettim kendime. Adını da ‘Yalnızlık kalesi’ koydum. O kalemin içinde kimsenin beri incitmesine izin vermeden, kendi özel fanusumda yaşıyorum. Ara sıra yalnızlık ağır gelip de sosyalleşme ihtiyacı duyduğumda kafamı şöyle bir çıkarıyorum kalemin kapısından. Dışarıdaki dengesiz ve güvensiz güruhu görünce hop tekrar kaçıyorum o kalenin içine. Belki çok sağlıklı bir duygu durumu değil bu, farkındayım. Ama bu da bir tür savunma mekanizması işte. 21.yüzyıl tasarımı kendini koruma içgüdülerinden biri belki de. Hem Allah aşkına söylesenize, dışarıdaki hayat ne kadar sağlıklı sanki? Tüketim odaklı ilişkilerin ne kadarı sağlıklı ve güvenilir? Hepimiz, her yaşadığımız ilişkide aşkın ne olmadığını bir kez daha anlamıyor muyuz? Peki aşkın aslında ne olduğunu anladığımız bir ilişki yaşamak mümkün mü? Bu devirde oldukça zor. 2008 yılının en çok izlenen filmlerinden biri olan Issız Adam filmini düşünün. Hepimiz sinemadan ağlayarak çıkmıştık. Halbuki sinirlenerek çıkmamız gerekmiyor muydu? Sevmeyi bilmeyen, bağlanmaktan ölesiye korkan, karşısındakinin duygularını önemsemeyen ve sadece cinsel tüketime odaklı yaşayan o adamın nesine bu kadar duygulandık? En sonunda yaşadığı pişmanlığa mı? İyi de kendi tercihlerinin sonucu değil miydi bu? En kötüsü de o filmden sonra bu tarz bütün kazmaların akademik bir tanım kazanması oldu; ‘ıssız adam’…Her geçen gün bu ıssız adamların çığ gibi çoğaldığını düşünürsek, korunaklı kaleler arkasına sığınmak daha mantıklı değil mi?

Çevremde eski Türk filmlerini izleyip iç geçiren insanlar hızla artmaya başladı. Kendi kuramadığımız aileleri o filmlerde izleyip üzülüyoruz. Gerçi bu filmleri izleyenlerin hızla arttığını söylediğime bakmayın. O hızla artan sayının bir bölümü sadece nostalji amaçlı izleyenler. Bu filmlerin gerçekten ruhuna dokunduğu insanlar ise giderek azalıyor. Ve o insanlar o filmlerdeki gibi bir aşk ya da aile özlemiyle gerçek hayattaki yapay ilişkileri birbirine karıştırıp her geçen gün biraz daha savruluyorlar. Sanırım çok yanlış bir zamanda dünyaya gelmiş bahtsız bir azınlığız biz. Ya özümüzü yitirip çoğunluğa uyacağız ya da itinayla ördüğümüz o korunaklı kalelerde edebiyat, sanat vb ile avunup kendi içimize dönük yaşayacağız.

İşin ilginç tarafı her iki tercihin de sonunun aynı olması. Çoğunluğa uyup bu devrin insanı olunca da tüm değerlerinden arınmış, yapay ilişki yığınları içinde, ama aslında yapayalnız olacağız. Eh, azınlıkta kalmayı göze alınca da zaten yalnızlığın dibine vuracağız.

Kısacası, MFÖ’nün yıllar önce dediği gibi, ‘Hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu…’

 

Deniz Çantay/Ağustos 2016

NOT: Bu yazı, Ekin Sanat ve Edebiyat Dergisi'nin Eylül 2016 sayısında yayınlanmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 23
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 228
Kayıt tarihi
: 02.01.14
 
 

27 Kasım 1981 tarihinde Bursa'da dünyaya geldim. 1984 yılından beri Ankara'da yaşıyorum.1998 yılı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster