Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1761
 

Yarasa kanadı-1

Hüseyin CANSIZ, nam-ı değer Yarasa Hüseyin, Orta Anadolunun, küçük bir şehrinin, küçük bir kasabasının küçücük bir köyünde yaşıyordu.
Köyde; Hüseyin dahil, toplam yaşayanlar 52 kişiydiler.
Köyde yaşayanların bir çoğu, kasaba ve şehir dışına iş için, bir kısmıda; Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelere çalışmaya gitmişlerdi.

Köyden dışarı gidenlerle birlikte nüfusu 250 kişiyi buluyordu.
Yurt dışına çalışmaya gidenlerin bir çoğu, doğup büyüdükleri topraktan kopamamış, oralarda kazandıkları para ile köylerinde çok güzel, dublex, triplex tabir edilen evler yaptırmışlar, evlerin önüne de havuzlar açtırmışlar, yılda bir ay da olsa izine gelip, evlerinde oturuyorlar, kimisi havuza da giriyordu. Zaten bir çoğu havuzları gösteriş için yaptırmışlardı.

Devamlı olarak köyde yaşayanlar da, Buğday, Arpa, Çavdar, Yulaf ve bazısıda Şeker Pancarı ekip, geçimlerini sağlıyorlardı. Gerçi bir kaç yıl önce Şeker Pancarına kotamı ne gelmiş, bu yüzden her isteyen Şeker Pancarı ekemez olmuştu. İçlerinde koyun ve keçi besleyerek, hayvancılık yapanlar da vardı. Ancak birkaç kişiydiler.

İşte Hüseyin CANSIZ nam-ı değer Yarasa Hüseyin de geçimini küçük baş hayvan besleyerek sağlar, bunun yanı sıra da, çobanlık yaparken, topladığı hayvan gübrelerini tezek olarak yakmak için toplar, yaban güvercini gübrelerinide Diyarbakır'dan gelen Karpuz üreticilerine satmak için toplardı.
Bir Hüseyin; girdiği bir mağarada Yarasaları gördü. O kadar çoklardı ki. Birbirlerine tutunmuş, ağacın dalları gibi üst üste birbirlerinin sırtalırına tırmanmışlardı. Hüseyin biraz meraklı, biraz da becerikli birisiydi. Gittiği yerden eli boş dönmezdi.

Hüseyin işte bu merakı yüzünden mağaranın içine düşünmeden daldı. Birden ürken yarasaların binlercesi mağaradan dışarı çıkmak için hep birlikte Hüseyin'in üzerine doğru geldiler. Hüseyin kendisini yere zor attı ve yere kapaklanarak, yarasaların sakinleşmesini bekledi. Bu sırada ağzına doğru sıçak bir sıvı geliyordu. Terledim her halde deyip, elinin tersi ile gömleğinin koluna sildi. Karanlık olduğundan birşey göremiyordu. Ağzına doğru akan sıvı akmaya devam ediyor ve alnından, başının değişik yerlerinden bu sıvılar akmaya devam ediyordu.
Ortalık sakinleşti, Hüseyin bulunduğu yerden kalkarak dışarı çıktığında, alnından ve başından akan sıvının kan olduğunu ve halen de kanamaya devam ettiğini gördü.

Yarasalar çıkarken, Hüseyin'e çarpmışlardı. Çarpmanın şiddeti ile başından ve yüzünün değişik yerlerinden ufak tefek yaralanmıştı. Böyle yaralar Hüseyin için pek önemli değildi. Hüseyin "Kedi Poposunu görmüş, yaram var zannetmiş" diyen kişilerden değildi.

Hüseyin cebinden çıkarttığı eski bir mendil ile yüzünü ve alnını tekrar sildi. Sonra, devamlı olarak şalvarının yan cebinde taşıdığı küçük cep aynasını çıkartarak yüzüne ve başına baktı.(Hüseyin devamlı cebinde tarak ve ayna taşırdı.) Yüzünün bir kaç yerinde küçük sıyrıklar vardı. Ama alnının, sol kaşının üstüne doğru gelen kısmında baya derin bir yara vardı. Mendili bu derin yaranın üzerine tuttu. Bir müddet sonra kanama durmuştu.

Dedik ya; Hüseyin meraklı, Hüseyin Cevval! Hüseyin şöyle düşündü. Eğer burada bu hayvanlar yaşıyorsa, içeride gübreleride vardır. Bende bu gübreyi toplar, Diyarbakır'dan gelecek karpuzculara, güvercin gübresi diye satarım, hayvan satımından sonra bir miktarda gübreden para kazanırım, diyordu aklınca.

Hüseyin CANSIZ, o merak ve para kazanma hırsı ile tekrar mağaraya daldı. Mağaraya dalması ile kendisini yere atması bir oldu. Biraz önce başına gelenin aynısı nerde ise yine gelecekti. Ancak, deniyimi ile bu sefer kurtuldu. Yattığı yerden çeşitli gürültüler çıkartarak, taşları birbirine vurarak, yarasaların mağaradan çıkmasını sağlamaya çalıştı. Mağaradan çıkan yarasaların azaldığını hissedince, biraz önce yanına aldığı çırayı mağaranın içinde yakarak, etrafı kolacan etmeye başladı.

Evet Hüseyin yanılmamıştı. Mağaranın her tarafı Yarasa gübresi(Pisliği) ile doluydu. Şöyle kafadan basit bir hesap yaptı. En az 50 çuval gelir, çuvalını beş milyondan versem, 250 milyon eder, diyerek sevindi. Hüseyin; yeni bir kazanç kapısı keşfetmenin verdiği mutluluk ile dışarıya doğru çıkarken, yarasaların bir kısmı geriye (mağaraya) gelmeye başlamıştı.

Hüseyin mağaranın dışına çıkıp, hayvanlarını kontrol etti. Zaten topu topu 12 koyun, 6 kuzu, 14 keçi, 9 oğlak vardı.
Birde ismini Velet koyduğu Kangal kırması köpeği vardı. Köpek, Hüseyinin sözünden çıkmaz, peşinden ayrılmaz, adeta Hüseyinin çocuklarından birisi gibiydi.

Hüseyin CANSIZ evliydi ve üç çocuğu vardı. En büyükleri Firdevs, onun küçüğü Osman, en küçükleride Canan'dı. Canan daha üç yaşında, Firdevs 14 yaşında, kocaya gitme zamanı gelmişti. Osman da 11 yaşında İlköğretim okulu 4. sınıfa gidiyordu. Ve taşımalı eğitim ile her gün kasabaya gidip geliyordu.

Hüseyin akşama kadar mağaranın çevresinde dolandı durdu. Hayvanlarını da o civarda otlattı. Velet hayvanların dağılmalarına ve o civardan ayrılmalarına izin vermiyordu. Hüseyin; afferin Velet'im başka yere gönderme endeki K... kırıkları diye köpeğine gaz veriyordu.

Bu arada mağaraya yarasaların hemen hemen hepsi dönmüştü. Akşam olup, hava kararmaya başlayınca, yarasalar; büyük sürüler halinde mağaradan çıkmaya başladılar. Yarasaların nereye, ne için gittikleri hakkında Hüseyin'in hiç bir bilgisi yoktu. Kuşlar uçup gittikten sonra, Hüseyin son kez bir daha çırasını yakıp, mağaradan içeriya daldı. Gördükleri gerçekti. Her tarfa Yarasa gübresiydi.

Hüseyin değişik hayaller kurarak, hayvanlarını Velet'in yardımı ile toplayıp, hızla köyün yolunu tuttu. Köye vardığında çoktan karanlık bastırmıştı. Eşi Muazzez, nerde kaldın Hüseyin, çocuklarla seni merak ettik diye çıkıştı. Hüseyin sakin ol hatun, geç kalmamın elbette bir nedeni var. Sen sofrayı kur ben çok acıktım. Sofrada konuşuruz dedi. Hüseyin'in evinde akşam yemeği olarak, Un çorbası (hala Anadolunun çoğu yerinde yapılır, unun üzerine hafif hafif su serpilir, unlar küçük küçük topak haline gelince, elekle undan ayrılıp, kaynamış, suyun içine salınır ve üzerine yağ yakılıp, yağa kırmızı biber de atılarak servis yapılır) Bulgur pilavı vardı.

Hep birlikte sofraya oturdular, Osman anasına, ya yine mi bulgur pilavı var. Her gün bulgur mu yiyeceğiz diye söylendi. Hüseyin; Ulan sıpa, bunu bulduğuna şükret, bunu bulamıyanlarda var. Elden neyiniz eksik. Yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda demesi üzerine, Osman; tek erkek çocuk olmanın verdiği şımarıklıkla mızırdanmaya devam ettiysede, fazla kulak asan olmadığı için sustu.

Bir taraftan yemek yenirken, Hüseyin de o gün başına gelenleri eşi ve çocuklarına anlattı. Herkesin aklında kalan kazanacakları söylenen parada idi. Herkes kendisine bu para ile birşeyler alınmasını istiyordu. Hüseyinde hele bu parayı kazanalım, tamam hepinize birşeyler alacağım diyordu.

Ancak; bir mesele vardı. Bu gübreyi, Güvercin gübresi diye Karpuz yetiştiricilerine satabileceklermiydi. Çünkü fazla Güvercin gübresine benzemiyordu. Muazzez; Hüseyin, sen bunu Ali İhsan Dedeye bir sor, o herşeyi bilir demesi üzerine, Hüseyin hemen yemekten kalkıp, ayakkabılarını giydiği gibi Ali İhsan Dede'nin evine doğru koştu.

Ali İhsan OYAN, 80 yaşlarında, ak sakallı, yaşına rağmen daha dinç görünüşlü, herkesin derdine çare bulmaya çalışan, bilge bir kişiydi. Çocukları ve Torunları Almanya ve Hollanda da işçi olarak çalışıyorlardı. Köyde kimsesi yoktu. Üç yıl kadar önce eşi Emine nine de vevat edince, tamamen yalnız kalmıştı. Ancak köyde oturanlar, Ali İhsan Dede'yi hem yalnız, hem yemeksiz, aç, bırakmıyorlar, çamaşırlarını falan hep yıkayıp, evinin temizlik işlerinide yapıyorlardı.

Hüseyin büyük bir gürültü ile kapıyı açıp içeri daldı. Evin önündeki küçük köşkte(köşk Anadoluda yerden 70-80cm kadar yukarıda, ağaç ve tahtadan yapılmış, genelde evlere bitişik olan ve yazın serinleme ve akşamlarıda yatmak için yapılan bir yapıdır.) oturmuş, geçen senelerde, büyük oğlu Bekir'in kendisine getirdiği Televizyonu izliyordu. Yavaş Hüseyin, arkandan atlımı kovalıyor diye çıkıştı.

Hüseyin selam verip oturarak, o gün mağarada yaşadıklarını anlatmaya başladı. Ayrıca gübre olayını merak ettiğini, Güvercin gübresi olarak satıp, satamıyacağını sordu? Ali İhsan Dede, derin bir iç çekip, satarsın, satarsın diyerek, hele bir otur, sana bu konruda diyeceklerim var:

Hüseyin; Yarasalar, türünün tek örneğidir. Yarasalar, tıpkı hayvanlar ve insanlar gibi doğurarak çoğalırlar. Yani yumurtadan çıkmazlar. Yarasalar; gündüz karanlık yerlerde barınıp, akşam oldumu avlanmaya çıkarlar. Güzel kokulu çiçeklerin polenlerini yerler ve çiçeklerin döllenmelerini sağlarlar. Gece avlanmalarının nedeni, yarasalar görmezler, hissederler, yerinde; göz gibi duran organları, güneşten çok rahatsız olurlar, bu nedenle akşamları ava çıkarlar. Karanlığı sevmesine rağmen, gündüze düşman değillerdir. Her işlerini karanlıkta yaparlar, insanlara ve onun ürettikleri mahsullere zarar vermezler.

Gelelim senin soruna; Yarasa gübresi, senin Güvercin gübrenden daha kuvetli, daha değerlidir. O karpuzcular, Yarasa gübresini havadan kaparlar, hem fiyatını öyle düşük söyleme diyerek, sözlerini tamamladı.

Hüseyin; Ali İhsan Dede'nin elini öperek, iyi geceler dileyip, koşarak evine döndü. Ali İhasn Dede'nin anlattıklarını, bir bir eşi Muazzez'e anlattı. Ertesi gün sabahın Seherinde Muazzez ve Hüseyin, eşekleri Karakaçanı ve çuvallarını alarak, mağaranın yolunu tuttular. Hüseyin hemen büyük bir çıra yakarak, içeri girdi. Daha Yarasalar gelmemişti. Çırayı mağaranın yamacına koyup, hemen, kürek ile çuvallara, Yarasa gübresini doldurmaya başladılar. Gübre Hüseyin'in tahmin ettiğinden çoktu. Hüseyin ben az tahmin etmişim, çok gübre varmış Muazzez deyince, iyi ya bizde çok para kazanacağız Hüseyin diye sırıttı Muazzez.

Ortalık ışıyıncaya kadar epey gübre çıkardılar. Tam dışarı çıkarken, Yarasalar geri yuvalarına dönmeye başlamıştı.

Yine Yarasalardan birisi Hüseyinin bu kezde alnının sağ kaşı üzerine çarparak yaralanmasına neden oldu. Muazzez hemen koşup yanına geldiğinde, önemli bir şeyim yok dedi. Dışarı çıktıklarında, Hüseyinin alnı kanıyordu. Hemen mendilini çıkartıp, yaranın üzerine bastırdı. Biraz sonra kanama durmuştu. çıkardıkları Yarasa güberelerinin üç çuvalını eşeklerine yükleyip, köyün yolunu tuttular. Hüseyin ; o gün tam beş sefer yaptı eşekle, 15 çuval yarasa gübresini evinin önüne yığdı. Böyle beş gün daha gübre taşıdılar ve evlerinin önüne 75 çuval Yarasa gübresini dağ gibi yığdılar. Gübre çuvallarının üzerine birde naylon örttüler. Aynen saman yığınının üzerine örttükleri gibi.

Kısa süre sonra karpuzcular gübre almaya geldiler ve Hüseyin çuvalını 7 milyondan satarak 525 milyon para kazandı. Alıcılar Hüseyin'e daha yokmu diye soruyorlardı?

Tabi bu gübre olayı köyde duyulunca, herkes Hüseyin'e nerden buldun, nasıl buldun diyordu. Hüseyin de nerden bulduğunu söylemese de, ben onları ne zorluklarla getirdim, kaç sefer YARASA KANADI yedim! yüzüm gözüm yara pere içinde kaldı diyordu.

İşte; böylece Hüseyin'in ismi Yarasa Hüseyin olarak kaldı...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 3842
Toplam yorum
: 6442
Toplam mesaj
: 310
Ort. okunma sayısı
: 3005
Kayıt tarihi
: 23.03.08
 
 

Antalya'da 1956 yılında doğdum. Emekliyim, Üniversite mezunuyum. Evliyim, bir oğlum var Mimar. Gü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster