Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Aralık '09

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
3266
 

Yarın yarın - Pınar Kür

Yarın yarın - Pınar Kür
 

Yarın Yarın’a başlamadan önce roman hakkında bildiğim şey bir 12 Mart kitabı olduğuydu. Kitap yarı yere kadar insan ve toplum betimlemeleri sunuyor. Yarıyı biraz geçince olaylar hafiften hareketleniyor ve sonuna doğru iyice sarıyor. Romanda yaşanan dönem bundan yaklaşık 30 yıl öncesidir ama bugünü anlatırcasına eşzamanlıdır! Sözünü ettiğim benzerlikle, insan ilişkileri ve geniş toplum içinde bireyin düşünce ve davranışlarını kastediyorum.

Kitap 1976'da yayımlanmış, 1982'de toplatılmış, 1987'de serbest bırakılmış. 30. yılında da özel baskıyla tekrar okurlarına kavuşmuş. Bana kalırsa romanda anlatılan burjuva yaşantısı birinci elden tecrübelerdir!

Sosyete yaşantısının en derin katmanlarını açık seçik anlatabilmek için “yazar oraya ait olmalı” teziyle çıktığımda, bu aidiyeti ek araştırmalarla tespitledim. Romandaki belirgin öge, burjuva bir kadının devrimci anlayışa sahip gence aşkıyla başlayan devinimdir. Genç burjuva kadının devrimci sevgilisinin yaşamına zihinsel ve bedensel endekslenişinin tarafsız bir gözle anlatılışıdır. İnsan ve toplum betimlemeleri, ruh tahlilleri, sınıf farklılıkları, aşk ve cinsellik, pragmatism ve tinsellık duru bir bakışla okuyucuya verilmiştir..

Siyasi gelişmeler yaşanırken irdelediği karakterler hayatın değişik köşelerinden gelip bir resimde birleşmiş gibidirler. Sınıf değiştiren devrimci, burjuva zengini güzel anne, batağa girip zengin koca bulan entrikaların kadını sınama oyuncusu, “grevi ve lokavti” salt sevdiği uğruna öğrenen varoş kızı, işçinin ve emekçinin içinden gelen genç, casus arkadaş, Nazım’ı memleketlisinden iyi bilen ecnebi ve diğerleri usul usul, pek çok sözle ama tekrar yapılmadan anlatılmış.

Bazı yerlerde abartmalara rastlamadım dersem samimi olmam.. Örneğin burjuva kızının, zenginliğin manifestosuyla büyürken, hiç ama hiç üşümemiş oluşunu hatırlaması! Hem gereksizdi hem de çok çocukça.. Zuppe hayatın izlerini sınıf değişimi sırasında anlatışı bazen dudak büktürdü. Ayrıca kitap sosyetenin düzeysiz lakırdısına örneklerle dolu. Örneğin 70li yıllarda kolejlı kadınlar dedikodularını yarı İngilizce yarı Türkçe yaparlarmış. Erkekler arasında aynı kızı deneyen beş kişinin not karşılaştırmalarına sıkça rastlanırmış! Kadın erkek bir araya geldiklerinde cinselliğin geyik muhabbeti çok yaygınmış! Anlaşılan bugün olduğu gibi 70lerde de sosyetenin “çağdaş ve açık fikirli” ölçümü yatakodası muhabbetinin aleni tartışılabilmesi olmalı!

Beni devrim, muhtıra, işçi hareketleri, işkenceler, ülkenin yaşanılırlık düzeyi, zenginin eğlenceleri ve partileri düşündürdü, o yılları roman kahramanlarının gözünden değerlendirmemi sağladı. Hemen sonuna gelip de olanı biteni anlayıverme hevesiyle okudum. Ama en çok da Seyda karakterine takıldım. Mutsuzluğu şerbet edip içmiştir bu kahraman. Kimse suçlu değildir bu mutsuzlukta, kendisinden başka! Hiç sevmediği, sevdiğini zannederek evlendiği birisiyle yaşamaya mahkumdur. Boşanmaz da.. Halbuki kolay kolay boşanabileceğini hissedersiniz ara ara. Oysa o tükürdüğünü yalamaz, yanlışını asla kabullenmez. Çünkü ileri zeka seviyesi hatasını kabul etmesine izin vermez. Zengin kocasının çatısı altında kendine olan güvenini ve saygısını yitirerek ama “farkındalıkla” yaşar! Sonradan “eski burjuva, yeni devrimci” sevgilisyle aşk yaşarken kişiliğini harmanlayacaktir. Aşkını yüksek dozda yaşayacak ve acı sonun kararmış benzini okuyucuya zor yutulan bir tablet misali sunacaktir. Yıllar boyunca untulması mümkün olmayan bir acı son böylece okuyucunun beynine kazınacaktır. Hep olduğu gibi: Aşka ah vaciptir!

Benim takıldığım yer: Selim ve Seyda sevgili rolünü oynamaya başladıkları sırada küçük Gil 3 yaşındaydı. Oysa kitabın sonu geldiğinde bu çocuğun biyolojik babası konusunda çok kısa bir bahis geçti. Ve ben gerçek mı sanrı mı olduğunu anlayamadığım bu konuya takıldım kaldim.

Ayrıca bu kitabın neden toplatılmış olabileceğini düşündüm.. Sanırım 319üncü sayfada sayılıp dökülen asker-sivil-aydın devrimine ait düşünceler milli burjuvaziyi kışkırtmış olabilir diye düşündüler. Ya da işçi ve emekçiyi bilinçlendiren eylem yanlısı fikirler ürkütücü gelmiş olabilir. Bir iki yerde de Marksist-Leninist, Che Guevera ve bol bol işkence bahsi geçiyordu, bu da korku unsuru olabilir! Hele Türkiye’de yasa diye birşeyin kalmamış olduğunu söyleyen kısımlar “kitap toplayıcılarını” korkutmuş olabilir.

İşın ciddisinde bu kitabın beyin yıkama unsuru olması, örgütlenmeyi kışkırtması söz konusu değil. Zamanında neden korkulmuş ve neden toplatılmış anlayabilmiş değilim.

Aslında kitabın neden toplatılmış olabildiğinden çok, “otuz küsur yıl sonra toplumda neler değişmiş?” düşüncesinden çıkarak bir karşılaştırma yerinde olur sanırım. O yıllarda da şimdi de aşağıdakiler yukarıdakiler olgusu mevcut! Ancak arasındaki uzaklık yıllar içerisinde onulmaz hale gelmiş dersem kimseye haksızlık etmiş olmam herhalde!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

O dönemin koşullarını içinde yaşayarak deneyimleseydiniz, şaşılacak bir şey olmadığını da kabul ederdiniz sanırım Fatoş Hanım. Selamla... MS

Mehmet Sağlam 
 19.12.2009 1:57
Cevap :
ulkemde yasamiyor olmakla aktivist bir muzik dehasinin basarilarina alkis tutmak arasinda pek baglanti kuramadim mehmet bey. yine de tesekkurler...  25.12.2009 21:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 98
Toplam mesaj
: 25
Ort. okunma sayısı
: 2428
Kayıt tarihi
: 25.03.09
 
 

Gündeliğin akışını, yaşanmışı, gezilip görülmüşü veya okunmuşu paylaşmak istiyorum. Eleştirilerin..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster