Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Aralık '08

 
Kategori
Genel Sağlık
Okunma Sayısı
1501
 

Yarınlar bizim için geç artık

Yarınlar bizim için geç artık
 

Yarınlar bizim için geç artık


Şimdi mevsim, daima sıcak yerlere seyahat eden leyleklerin kıskanıldığı, erken gelen akşamların, sezonluk sevdalarla vedalaşmaların, bitişlerin, başlangıçların müdavimi sonbahardır.

Günse, üniversite öğrencilerinin, yazlıkçıların ‘Ankara’da bir sürrealist:Gökçek’li şehre döndüğü, öğretmenlerin işe başladığı, küresel kriz olsa da, olmasa da yiyecek, giyecek, yakacak fiyatlarının arttığı masraf ayı Eylül’ün sıradan bir günüdür.

Ve siz, ta 18.yüzyılda “ey yeryüzü, bu gecede sabit kaldın”ı yazan Goethe’ye nazire yaparcasına ‘ne haber’ denildiğinde, değişmeyen ‘hiç, ne olsun, hep aynı’ cevabındaki o aynının aynılığında mevsimler, yıllar değişse de birbirine benzer olayların, usandıran “ya sev, ya terk” muhabbetinin, …, sürdürülebilir savaşın, işkencenin, torpilin yaşandığı bu ülkede, her günü, yılı yalnızca tarihleri değişen dün sanmışsınızdır.

İşte aynılığından şikayetlendiğiniz bu dünyada, yine, belki rastlayan olmuştur ama asgari ücretin yarısı kadar ücret talep ederken, makbuz kesenine rastlamadığınız, bir an evvel asılsın diye 17 yaşındaki gencin yaşını büyüten, işkencecileri, tacizcileri aklayan raporları düzenleyen, sorgulanmayacak yanlış teşhislerle hayatların akışını değiştiren onlarca doktorun cenneti “yalnız ve güzel ülkede” birkaç saat sonra bulunacağınız muayenehanede, bir Tanrı-Azrail organizasyonuyla karşılaşacağınızdan habersiz başkasının, sizin hayatınıza bir şey katmayacak işinizin başındayken yere yakın kara bulutlar, havadaki kasvet uykunuzu getirecektir.

Büroda ki ‘hemen hemen herkesin kamuda çalıştığı, her ay maaşların otomatikman hesaba yattığı bu şehri, bir İstanbul’u vurduğu gibi vurmaz kriz…., ’li konuşmaları duymamak için kulaklığınızı takar, klasik müzik, Ahmet KAYA, Hozan Serhat üçlemesiyle oluşturduğunuz müziğim dosyasında Hewlêr’i tıklar, pencereden gözüken kumrusu olmayı düşlediğiniz sokağı sağlı, sollu çevreleyen çınar ağaçlarından uçuşan yaprakların peşine takılırsınız.

Şimdi, mümkünse caddeye bakan bir evin geniş penceresi önünde, sallanan koltukta dumanı tüten çay, kahve kokusunu içinize çekip, konuşacağınız dil olacakken diğer çocuklardan farkınız olmasın diye yanınızda konuşulmadığı gibi ‘öğrenip ne yapacaksın’ kızgınlığının nedeni Kürtçe’ye aşinalığınıza karşın anlamını bilmediğinizden ‘geçti gül, çiçek zamanı’ olarak tercüme edeceğiniz “Geş dibin çîçek û sorgulan”ı yüksek sesle dinlemek ya da pabuçlarınızı kaybedebileceğiniz merdivenli bir parkta varsa sevgiliyle, bir şekilde yeşil kalabilmiş çimenlerin üzerindeki kızıl, sarı, yeşil, …, renkli yapraklara basarak öyle aylak, aylak dolaşmak varken işte olmanın sıkıntısını yaşarsınız.

Üstelik, basit bir ‘dur ihtarına’ uymadıklarından hayatlarından olan Çağdaş’ı, Baranı’ı vuran polisleri, Selahattin’i linç ederek öldüren 50 kişiyi, başka bir ülkenin “tamam, şimdi buldum” Amerikan vatandaşı sandıklarından ‘polis elbisesi giymiş zorbalar, onca kişi arasından kadıncağızı saçlarından sürüyerek kaçırırlar da kimsecikler sormaz kimsiniz, nesiniz’ şaşkınlığını cidden yaşayan bilumum ana haber sunucularından, köşe yazarlarından da kurtuluşunuz yokken, bir yerlerde başlamış bağ bozumuna katılma isteği, her sonbahar ‘son olacak’ dediğiniz halet-i ruhiyenizin acayipliğini artıracaktır.

Evet, halet-i ruhiyeniz acayiptir. Zira, her beş kişiden birinin yoksul sayıldığı nüfusun tamamına yakınında dört mevsim, geriye kalanlarındaysa sararan yapraklarla birlikte ortaya çıkan, sonra nedeni bilinmeyen ama yaşamak istenilen bir hüznün, bir korkunun, bir durgunluğun üzerlerine çökmesiyle, ‘eskiden, yaprak koleksiyonu yapardık’lı anılarla şiddetlenen, ruhta ki serserinin ‘bak, yine, anı kaçırmaktasın’ didiklemesiyle doruğa ulaşan depresyonlu hal, daha önce gitmediğiniz bir yerlere gitme, yapmadığınız şeyleri yapmaya yönelik hep, teşebbüs aşamasında kalan fikirleri beyninizde uçuştururken, ne alakaysa aklınıza annenizin ‘TOKİ evlerine, TOKYO evleri’, ‘Gergedana, Gerdanger’ deyişi gelir.Artık bir an evvel, kendinizi sokağa atmaktan başka çareniz kalmayacaktır.

Böylesi bir Eylül gününün sıradanlığında, yanınızda anneniz ultrason, renkli doppler, görüntüleme merkezinden çıkalı bir kaç dakika olmuştur.Yoğun insan, taksi, dolmuş trafiği, bağrış, çağrış arasında, gözlerinize kimseler değmeden, aklınız bir yerlerde hızlı adımlarla yürürken ‘sonucu aldın mı ?’, ‘ne dedi’yi cevaplayacak gücünüz kalmadığından cep telefonunu kapatır, ufacık havuzunda kuğuların yüzdüğü parkı gösterirsiniz ‘biraz, oturalım.’

Elinizle, hemen, ince iğne biyopsisinde (İİAB) kullanılan iğnelerin deldiği, sızlayan göğsünüzü yoklarsınız. Hep başkalarının başına gelen, kendinize, sevdiklerinize konduramadığınız, İİAB’yi yapan Profesörün “masum bir kitle değilmişiyle” en beklenmedik anda vuran kanser, tümörleriniz işte, parmaklarınızın arasındadır. Alelacele çantanıza attığınız, yabancısı olduğunuz cümlelerle bezenmiş Meme US raporunu da çıkarıp okursunuz: saat 3 hizasında, 35x30x15 mm boyutlarında, sol memede yer alan her üç lezyonda da sonografik malignite bulguları, .....

Siz, okumayı sürdürürken şaka gibidir ama birden, ortalık az ötedeki büfede çalan “yarınlar bizim için geç artık” şarkısıyla çınlar, yapmak, gitmek belki de yazmak istediğiniz o kadar çok şey de bir kenarda dururken, o bankta, kontrolünü kaybettiğiniz hayatla oturan, artık bir saat önceki siz değilsinizdir.

İnanmak istemediğinizse, bedeninizin bölünmez bütünlüğüne başkaldıran bir hücre, nesnel ve öznel şartların birlikteliğini sağlayıp diğer hücrelerden de yandaş bularak sinsice büyürken, onlarca tahlil yanında kanda CA 15-3, CEA (kanser) testi istemeyen doktorların gözü önünde yıllarca, zayıflatan, dermansız bırakan, yoran kanserle yaşamışlığınızdır.

Yoksa, gün geldi ebeveynlerinizle çatıştığınız, açlık çektiğiniz, dedikodunuzun yapıldığı, gün geldi etnik kökeninizin, mezhebinizin horlandığı, gün geldi sakıncalı ilan edildiğiniz, her gün insanı üzecek onlarca olay olurken siyasetçilerin de Kürt, Alevi, türban, …, açılımıyla oyalandığı bu ülkede, olsa olsa kanser olunur gerçekleştiğinden ya da derdiniz nihayet bilindiğinden midir, nedir şaşkın değilsinizdir.

Sadece, yine böyle bir sonbahar gününde solgun güneş gri binaları yalancıktan ısıtmaya çalışır, bu trafik, bu keşmekeş içinde hayat devam eder, mevsim döner ağaçlar yine çiçeklenirken, dünyada olmayacağınız gerçeğidir içinizi titreten.

Ne kadar ömrünüzün kaldığının merakı içinde, ‘yarın son gününüz’ dense ne yapacağınızı bilemeyecek durumdayken, on dakika içinde üçüncü kezdir yanınıza gelip “apla, çay ister misin”i soran çaycıya seslenir, ilk defa ‘içme’ itirazını duymayacağınızdan emin sigaranızı yakarsınız.

Neredeyse varlığını unuttuğunuz annenizin ‘Allahım..’yla bozulan sessizlik. O sabah dolaptan çıkardığınız naftalin kokan kalın, yumuşak yün hırkanıza iyice sarılır ‘sor bakalım, üzerinde her şeyi deneyeceği başka kulu kalmamış mı ’dersiniz. O, yutkunarak ‘keşke, ben..’le konuşmaya çabalarken, yüzüne nemli gözlerini gördüğünüz an ağlayacağınızdan bakmadığınız halde, size öyle gelir ki, şu bir kaç dakikada kırışıklıkları daha da çoğalmıştır.

Ya sabah işe gidişte ya öğlen tatilinde ya da akşam iş çıkışı başlayan sonbahar yağmuru hafifçe çiselerken ayağa kalkar ‘sakın…’, aniden dimağınızdaki bütün kelimeler silindiğinden, sonunu getiremezsiniz.

Soğuyunca şehir, insanda mı soğur ne ? Elleriniz üşür, burnunuz kızarır, yağmurla karışık hafif rüzgar yüzünüzü okşarken, kaçamak bakışlarla sizi süzen annenizin ‘grip olacaksın’ ironisine karışan, közlenmiş kestaneli sonbahar kokusu da şehre sinmiştir.

Siz, eseri oldukları bu sistemde ‘ya din, ya bale’ uçlarında gezinen, içlerine sindirdikleri smokinli, ‘……., o ordu sizin bacak aranızı da koruyor’unu yazabilen çağdaş, ıssız adamlarla dans ederken kendini özgür sanacak kadınların aksine, kim egemense onun yaratığı kültür, ulus, devlet, yasayla, …., sarmalandığından ayak uyduramadığınız dünyada ‘kanserim, ölmek üzereyim’le her şeyin anlamsızlaştığı o dip noktada, tam özlediğiniz özgürlüğe kavuşmuşken şehrin de ışıkları yanar.

Birazdan sobaların, kaloriferlerin yanmadığı serin evler, Yüksel’deki, Sakarya’daki barlar, cafeler, tiyatro, sinema salonları, alışveriş merkezleri insanlarla dolacak, tartışma, sohbet, türküler caddelere taşacaktır.

Ardınızda anneniz, bir sokak lambasının ışığı altında yağmur damlacıklarıyla ıslanarak sonbaharın keyfini çıkaran bir kaç kişiye bakıp, caddeler boyunca dalar gidersiniz.Ağladığınızıysa hiç kimse görmeyecektir.

İki sokak çalgıcısı da akordeonlarıyla şehri yavaş, yavaş sakinleştirirken sanki, şehir de yazdığı “Zamansız vuruldum / Bu şehir de / Birileri anılarımı elledi / El gibi girdim yatağıma / Ankara / Acıttın beni....” şiiri okuyan kardeşiniz sesiyle kaplanmıştır.

Bu sonbahar, hiç bitmeyecek sandığınız hayatın, sizin sonbaharınızdır. Ve yarınını planlayamayacağınız yaşamak, yaşamak gibi olmayacakta olsa, artık bilirsiniz ki, sonbahar aslında unutmayı istemektir.


Gülsen FEROĞLU

14.12.2008

Murakami bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 448
Kayıt tarihi
: 08.11.06
 
 

Ekonomi mezunuyum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster