Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Haziran '14

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
4926
 

Yaşadığımız 'Toplumsal Anomi'!

Yaşadığımız 'Toplumsal Anomi'!
 

Görsel: www.teknobeyin.com. Hep böyle dağınık, tek ve sırtı dönük!


Son zamanlarda, içerde ve dışarıda olup bitenlere bakınca sormadan edemiyor insan: "Biz neredeyiz? “Sözün bittiği yer!'”denir ya, gerçekten orada mıyız? Onca sır perdesinin ardında, onca trajik olay, arayış ve bunlara dayalı yorum, laf yığını arasında aslında fırtına öncesi bir sessizliğin ortasında, bağrında mıyız? Pozitivist, teknoloji merkezli ve akılcı (rasyonalist) temelleriyle tanımlanan modernizmin suları hızla geri çekilirken (gelip geçicilik, süreksizlik ve kargaşanın egemen olduğu) post modern zamanın yağmur bulutları yüksek gördüğü tüm tepelere sağanaklar halinde bindirirken görünen tablo öncelikle bir toplumsal 'anomi'ye işaret etmekte...

'Anomi' terimi, köken olarak Yunanca olup basit anlamıyla "ka­nunsuzluk" ya da "normsuzluk" anlamına gel­mektedir. Bu sözcük oldukça derin ve özel anlamlar içermekte... Teriminin üç farklı, ama bir­biriyle ilişkili anlamı var: İlk anlamı kişisel bir düzensizliği dile getirir. Bu durum, toplum­sal yapının sağlamlığına ya da normlarının ka­rakterine uymayarak bir yön yitimine uğrayan ya da yasalara uymayan başıbozuk bireyle algılama alanına çıkar. İkinci anlamı, bizzat normların çatışma halinde olduğu ve bireyle­rin çatışmanın gereklerine uygun çabalar içi­ne girdiği sosyal durumları ifade eder. Üçün­cü anlamı ise, hiç bir norma sahip olmayan bir sosyal durumu anlatır ki, buna "anarşi" de di­yoruz. Kısaca anomi, bireylerin toplumsal bağlarının koptuğu bir bunalım durumudur.

Terim, sosyal bilimler alanında sosyoloji biliminin kurucularından Fransız sosyolog Émile Durkheim tarafından 'Suicide' (1897) isimli kitabında popüler hale gelmiştir. Émile Durkheim'e göre Anomi, daha çok bireysel ve grup standartları arasındaki farktan, sosyal standardların aşırı genel olmasından ve sosyal etiğin eksikliğinden kaynaklanır. Toplumsal moral çöküşü ve adaletin işlememesi de bu duruma yol açar. Örneğin, toplumda yaygınlaşan haksızlık ve adaletsizlikler sonucunda bireyler toplumsal aidiyetlerinden koparak aşiret, klan, aile ve birey kimliklerine geri döner ve her türlü toplumsal yapı, eylem ve birlikteliğe karşı güçlü bir direnç geliştirirler 

J. W. Goethe “Son 3000 yıllık tarihin hesabını yapamayan insan bugünü asla anlayamaz!” demiş! Bu söz çerçevesinde geçmiş zamanlarda yaşayan insanların da bugün hissettiğimiz soru(n)larla yüzleşip -o dönemin koşulları içerisinde- çözüm yolları arayıp anlamlar oluşturduklarını da anlarız. Hatta onların bu soru(n)lar ekseninde buldukları bazı yanıtların günümüzde de yine işimize yarayacağını görebiliriz.

 Sözünü ettiğimiz bu 'eski yanıtlara' göz atarsak çok önemli ve ilginç olanlarıyla karşılaşmamız sürpriz sayılmamalı... Örneğin, yaşamını düşünceye adayan ve bu uğurda bir çok güçlüğe göğüs gererek düşünenlere ışık tutmaya çalışan Baruch (Benedictus) Spinoza (1632-1677), 'Kavrayış Gücünün Gelişimi'' adlı eserinde şöyle der: "İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu, tek bir etkenden kaynaklanır. Sevgiyle bağlandığımız olgunun niteliğinden. Sevgiyle bağlanmadığımız bir olgudan, nifak doğmaz. Yitirirsek, üzülmeyiz. Bir başkası sahip çıkarsa, kıskanmayız. Tutku ve nefretten arındırılmış bir ilgisizlikle izleriz sevmediğimiz olguyu. Buna karşın, aşkla bağlandığımız ve geçici nitelikteki olgulardaki devinimler bizi derinden etkiler." Spinoza, bu saptamadan yola çıkarak sevgiyle inanıp bağlandığımız gerçeğin mutlak ve ölümsüz nitelikte bir ideal olması gerektiğini anlatır uzun uzun. "Çünkü" der, çoğu insanın sevgiyle bağlandığı üç olgu, "Varsıllık (zenginlik), tensel zevkler ve iktidar, mutlak ideale varmak için birer araç değil de, amaç olarak görüldükleri zaman kişiye zarar verir." Spinoza'ya göre, eğer varsıllık, tensel zevkler ve iktidar 'araç' olarak kalırlarsa, ölçüleri kaçırılmaz, tam tersine asıl amaca varmakta yararlıdırlar.

İşte böylesi bir 'eleştirel bir akıl' ve bilinç çerçevesinde Spinoza'dan , söz ettiği mutlak idealden, kanımca her insanın tüm insanlığa yapabileceği, en azından yakın ya da uzak çevresiyle paylaşabileceği, ama evrensel nitelikte değeri olan eylem ve hizmetleri anlamak gerekmektedir.

Oldukça uzun bir süredir dünyaya ve yaşama temel bakış açısı (Spinoza'nın bu araçsal üçlemesini sağlayacak ana etken anlamında) "daha çok para kazanmak" olan ve bu nedenl e insanları, tüketmeye, hem de her şeyi ve hızla tüketmeye koşullandıran bir ortam içindeyiz Bu atmosfer içerisindeki yaşam dünyasında, bireysel olarak "yabancılaşma" ve "geleceğin koyu belirsizliği" gibi güçlü duygular içerisindeki günümüz insanı, yoğun bir kaygı içinde yaşa(tıl)makta ve çoğu kez tükettiği ölçüde mutlu ve özgür olabildiği sanısına kapılmakta...  Bu çerçevede, her tür tüketimi en 'insani" değer olarak sunan, araçları hem abartan hem de amaç haline getiren 'yeni dünya düzeni' kendisini var kılabilmek için 'birey olma'ya birincil derecede önem veriyormuş görüntüsü altında aslında 'bireyci' olmayı özendirmektedir.

Bu ortam içerisinde; alt sınıflar söz konusu bu araçsal üçlüye, bazı fırsatçı avantalarla kıyısından bucağından ulaşmaya çalışırlarken yönetsel güçlerin -ya da buna aday olanların- ana güdülenme amaçları da yine aynı temelle sınırlı olagelmektedir.

Buna koşut olarak da her yerde ve her koşulda 'rekabet'', süreç odaklı yaşamak yerine sonuç odaklı eylemler insan başarısının temel yolu olarak öne çıkarılmakta, geleneksel ve örgütlü 'dayanışma' ve 'yardımlaşma' modelleri hem ötelenmekte hem de 'sosyal sorumluluk', 'iyi yönetişim' gibi kavramlar altında özünden uzaklaştırılarak çıkarcı piyasa kodlarına dönüştürülmektedir. Böylece zaten iktisadi ve sosyal sistemin temel atmosferini oluşturan 'yabancılaşma' hali daha da derinleşmektedir. Bu bağlamda da 'bilinçli ve çağdaş bir birey' olarak 'eleştirel aklı' diri tutacak bir eğitim ve ideal ortamı, çeşitli yumuşak, aldatıcı söylem ve yöntemlerle giderek daraltılmakta ve nefessiz bırakılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan devletin en üst kademesinden başlayarak "anomi" özendirilmekte, "anomi" hayat tarzı haline getirilmiş durumda, kuralsızlık, aklına eseni yapmak, keyfilik…  Bunun herhangi bir bedeli, yaptırımı da yok, herkes keyfiliği talep etmekte…
Bedavacılık, kayırmacılık, keyfilik…

Bu üç temel eğilim Türkiye’nin kültürünün de siyasal kültürünün de temeli şu anda !
Buna dayalı bir demokrasi uygulaması dünyada mevcut değil, Türkiye’de de uzunca süre daha mevcut olabilme şansı da yok aslında! 

Öte yandan;

AVM'ler, vitrinler, televizyon ekranları ve internet artık her türlü lüksün eşitlenmişlik kisvesi altında pazarlandığı ve görüntüsel tüketimin sağlandığı, sanal mutlulukları daim kılan yerler haline gelmiştir. Hemen malik olamasak bile lüksü gözlerimizle eşitçe tüketebiliriz. Kaldı ki lüks artık tekil değil çoğuldur! Seyyar tezgahlara inerek inanılmaz biçimde demokratikleştirilmiştir. Hemen her türlü malın, her sınıfsal gruba hitap eden, görüntüde aynı fiyatta farklı türleri sınıflar arası ve sınıflar içi çatışmaları iyice yumuşatan bir işleve sahiptir.(1)

Finans piyasalarıyla perakende arasındaki -kriz dönemleri dışında tıkır tıkır işleyen- ortaklık geç-kapitalist refah imgeleri yaratarak yeni yoksul kesimlerin bir refah görüntüsü satın almalarını sağlamaktadır. (2) Fakat gerçekte ise,  2007 yılı sonlarından beri -dozu zaman zaman azalsa da- süregelen genel iktisadi kriz, bunun olası sosyo-ekonomik, politik ve psikolojik yansımaları, mevcut toplumsal ve bireysel sorunlarımızı arttırma potansiyeli taşımaktadır.

Özetle, bugün Türkiye'de gelişen sosyo-kültürel yapı, çatışmacı anlamıyla rekabeti teşvik, "gemisini kurtaran kaptan" anlayışı ve "güç/ başarı için her yol mubah" ahlakıdır. Yükselerek toplumun hemen her kesimine yayılan bu değerler derinden derine anomik bir toplum inşa etmiştir. 

İçinde bulunduğumuz,

gerek küresel gerekse bölgesel kaotik arayış ve dönüşüm ortamının da bileşik etkisiyle, anomilerimizin daha da artıp içinden iyice çıkılamaz hale gelmesi olasılığı karşısında, ben de, 'insan ve toplum odaklı' böyle bir anımsatma gereğini hissettim.

Dünya aslında olduça uzun bir süreden beri, belki de 1789'dan bu yana oldukça tuhaf ve giderek küreselleşen bir çelişki sarmalında yaşıyor; bireyin toplumsal ve dini prangalardan özgürleşmesiyle, iktisadi ve zihinsel hegemonyalar kıskacında tutsaklaşması atbaşı ilerliyor. Bizde ise, içinde bulunduğumuz bu çağda bile, bu cümlede değinilen özgürleşme bir türlü gerçekleşemediği gibi diğer iki tarihsel pranga da geçerliliğini korumakta...

Sanırım sizler de çağdaş, bilinçli ve yurtsever her birey gibi benzer gözlem ve sezgileri zaman zaman hissediyorsunuzdur. 

İ. Ersin KABAOĞLU,

28 Haziran 2014, Ankara

Kaynakça:

(1) W.Benjamin,"Pasajlar",YKY,1994, Çev.A.Cemal,s.77-94.

(2) Frank Mort,"Tüketim Politikası", Yeni Zamanlar İçinde,s.157. der:S.Hall/ M.Jackques, Çev:A.Yılmaz,Ayrıntı Yayınları,1995. 

Abbas Oğuz, Erdal Ceyhan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Varlık definesinin altına kurulan yokluk rüzgârı aşağıdakileri sallayıp sersemleştiriyor.Yokluk içinde olanlar kendi varlıklarından da uzaklaşıyorlar doğal olarak.Hayatın anlam ve amacından uzaklaştıkları için sevgi bağları da çözülüp saçılmıştır.Topluma,demokrasi,özgürlük ve adalet yerine çevresi güllerle süslü bal ve süt ırmaklarını sunmaya çalışanlardan kaçınmak lâzım.Eksik insanların gül gibi görünen sözlerine itibar etmemek gerek.Onlara kananlar o Cehennemliklerin kavurucu sıcağından nefes alamaz hale gelirler.Yaşamın vazgeçilmez nimetleri edebiyat,sanat ve bilimden gıdalanıp kölelik düzeninden ayrılmak gerek.Ve öncelikle dünya Cenneti tecrübe edilmeli;buna alışık olmayan ruh aksine başka yollara sapar kesinlikle...anlamlı ve özenle hazırlanmış bir çalışma Ersin bey kardeşim.İkinci kez okuma ihtiyacını duydum.Elinize sağlık.Selamlarımla.

Abbas Oğuz 
 03.07.2014 10:33
Cevap :
Konuyu derin felsefi, bilgece ve şairane anlatımınızla varlık/yokluk, bu dünya/ öte(ki) dünya ikileminde ele alan yorumunuz bilesiniz ki bloğumun anlam katmanlarına yeni katlar ekledi! Evet, insanın biyolojik yapısı zevke programlıyken, varoluşsal yapısı anlama, sonsuzluğa yöneliktir. Bu ikili yapı insanlığı zaman zaman patolojik ve kaotik bir sürece sürüklemekte.. Günümüz insanı, türün bu çıkmazlardan kurtulamayacağına emin bir şekilde, kitleler halinde hedefsiz ve amaçsızca “yaşa ve öl, gerisini düşünme" anlayışı içinde yaşamaya devam ediyor. Öte yandan -belirttiğiniz gibi- politikacılar "öteki dünya cenneti" özelinde dini inancı kullanarak güçlerine güç, maddi olanaklarına yenilerini katmaya devam ediyorlar.İnsanlar, inançların altlarına gerilmiş direkleri kendilerine yükselen basamaklar sanırken ansızın üstüne düşerek yitip gittiklerinde ise dost kim, düşman kim diye yeniden düşünmek zorunda kalıyorlar. "Yaşamın vazgeçilmez nimetleri edebiyat, sanat ve bilimdir" saptaması da önemli  03.07.2014 13:47
 

Özgürlüğü çok geniş bir kapsamda düşünürsek Ersin bey, istediğimiz kadar özgür olalım, bu acımasız kapitalist sistemde ekonomik özgürlüğümüz yoksa, hiçbir zaman özgür sayılmayız. Görünüşte demokrasiyle idare edilen ülkemizde acaba nüfusumuzun yüzde kaçı ekonomik olarak özgür? İnsanlarımızın birinci önceliği karınlarını doyurmak olmuş. Ama diğer taraftan bakıyorsunuz, yiyecek ekmeği zor bulanlar teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanmaya çalışıyorlar. Tam bir çelişki içerisinde yaşıyoruz. Emek ve zaman harcayarak böyle bir blog hazırlayıp, paylaştığınız için teşekkürler. Saygılar, selamlar...

Erol Özışık 
 29.06.2014 15:29
Cevap :
Evet, "...bu acımasız kapitalist sistemde ekonomik özgürlüğümüz yoksa, hiçbir zaman özgür sayılmayız." Erol bey. Fakat madalyonun arka yüzünü çevirip özgürlük kavramını tersten ifade edersek, bir bireyin öteki bireyler tarafından hiçbir şekilde zarara uğratılmadan ve uğratılamayacak şekilde serbest bırakılması hakkı vardır. Yani, yapmak istemediği bir şeyi yapmama hakkı! Dolayısıyla, sistemin dayattığı bu (sözde) ekonomik özgürlüğü ele geçirip korumak için "insanlar yapmak istemediği bir çok şeyi yapmak zorunda kaldıkları için yine de özgür değiller kanımca! "...Yiyecek ekmeği zor bulanların teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanma çabalarını" da bloğumun 10. paragrafında "her sınıftan insanın lüksü gözleriyle eşitçe tüketme yanılsaması" ile açıklamaya çalıştım. Siz de emek ve zaman harcayarak yazımı okuyup derince yorumladığınız için teşekkürler. Saygılar, selamlar...  29.06.2014 21:45
 

Kıymetli Dost, Sayın Ersin Kabaoglu: Özgürleşme olursa toplum uyanır, hak ile hukukunu, neden hep aynı yerde kaldığını sorgular.İktidar yani yönetenlerin huzuru kaçar.İşte o nedenle özgürleşme kanunsuzluk ve normsuzluk yağmur bulutları arasında kaybolup gidiyor.Varsıllık ( Zenginlik ) öyle istek ve arzuya bağlanmış ki bir atın gemini parçalaması ve dörtnala koşması gibi, doyumsuzluk bedenin tümüne yayılır zevki aşar tedavisi imkansız bir hastalık haline gelir.Kaptan sadece kendi gemilerinden, tayfalarından sorumlu olduğunu düşünür, denizin derinliklerinde kaybolan yolcular kaptanı pek ilgilendirmez.Saygılar sunuyorum.Sağlığınızı ve mutluluğunuzu diliyorum.

Mehmet Burakgazi 
 28.06.2014 9:25
Cevap :
Yorumunuza, özellikle de özgürlük vurgulamanıza yürekten katılıyorum değerli Burakgazi yazarım. "Gerçek toplumsal özgürlük" küresel kapitalist sistem içinde imkansız! Bireysel özgürlük ise temelde özerklik pınarından beslenir. Özerk olunmadan özgür olunamaz. O bir düşünme, karar alma bağımsızlığıdır. İç dünyamızdaki işleyişin olanaklar elverdiğince bilinçliliği ile gelişir. Aslında, ruhumuzun da bir iskeleti vardır. Buradan çıkış ise ancak özgürlük yoluyla olur. Onu hiç kimse 'buyurun, işte özgürlüğünüz' diyerek bizlere vermez! O savaşarak kazanılır! Büyük bir yaşam muharebesi sonucu elde edilir. Bu da yetmez, ayrıca -yaşamın tüm kısıtlayıcı ve tutsaklığa davet eden kaosu içerisinde- verilmesi gereken cephe çatışmalarıyla da her gün yeniden kazanılmalıdır! Ve özgürlük deniz gibidir. Bir parçası bile bölünemez! Bu olduğunda anlamını yitirir. Birey yaşamında özgürlük olmadan da tutsak bir sıradanlık dışında hiç bir şey olmaz ve toplum da bu bozulmadan payını alır! Saygı ve selamlarımla.   28.06.2014 12:53
 

Ersin Bey, dile getirdiğiniz insanlığın genel görüntüsünü yıllardır yazıyorum. Yakınçağ’ın başlangıcında insanlık rasyonalist akılla kandırılmış, son yıllarda da irrasyonel akılla bir çıkmaz sokağa itilmiştir. Belirttiğiniz küreselleşme gerçeği de gösteriyor ki, hiçbir toplum böylesi bir süreçte dünyadan bağımsız kendini kurtaramaz. Diğer bir ifadeyle kendini kurtarmaya aday bir toplum, aynı zamanda dünyayı da kurtarmaya adaydır. Ülkemizin kendini de insanlığı da kurtarmaya aday bir misyonunun olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu hissiyatımın nirengi noktası, her geçen gün etrafımızın ateş çemberine dönmesidir. Sözgelimi Irak’a demokrasi götürmek isteyenlerin tam da arzu ettikleri buydu. Bu gerçeği hâlâ görmüyor oluşumuz en büyük handikabımızdır. Dahası ortaya koyduğunuz toplumsal çözülmede, küresel kapitalizmin önemli rol oynadığı ve bu anlamda insanlığı teslim almada bir araca dönüştürüldüğü de bir gerçektir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.

Rıza Üsküdar 
 28.06.2014 6:41
Cevap :
Tümüne birden yorum yapamasam da değerli yazılarınızı okuyor ve (yorumunuzda da bahsettiğiniz) ana önerme ve vurgunuzu biliyorum değerli Rıza bey. İğne ile kuyu kazar gibi sorgulayan yönteminizin ardından gelen toplumsal ve küresel umudu da saygıyla karşılıyorum. Spinoza'nın üçlü aracı kişinin yaşamında, tutkuya dönüşmüşse,(günümüz hâli), MAHŞER in resmidir hatta daha da ötesidir. Mah-ın, güzelin 'Şer'le birlikteliği değil, güzeli, şerrin kapatacak derecede örtmesidir. İşte bu kargaşanın yarattığı, günümüz krizi, bunalımı, kaosu anomali ürünleridir. Aşikardır ki, tutkuya dönüşen her türlü duygu (aşırı rekabet de buna dahil) hem bireysel, hem de toplumsal açıdan bizleri yıkıma götürecektir. Bence kişi; bu tutkularını ötelediğinde, sadece araç konumuna dönüştürdüğünde bu yaşamdaki SIRAT KÖPRÜsünü de geride bırakmış olacaktır. Bloglarınız gibi yorumunuzla da getirdiğiniz doyurucu yaklaşıma teşekkür ediyor, aydınlık yarınlar için yazan yüreğinize sağlık diliyorum. Sevgi ve selamlarımla...  28.06.2014 12:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 340
Toplam yorum
: 3223
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2356
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster