Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '17

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
241
 

Yaşadığımız şehir ve kimlik

Hatırlamak  Bir buluşma Biçimidir”- Halil Cibran

Bige Güven Kızılay bir kitap yazmış: Hayal Ağacım. Hayy Kitaptan çıkmış. Onun içinden “Koyduğunu Yerinde Bulamamak” başlıklı bir bölümü de sosyal medyada paylaşmış. Doğrusu beni de çok duygulandırdı ve eş zamanlı olarak eş duygular yaşadım.

Yazı  şöyle başlıyor:

"Cumartesi günü Kadıköy çarşıda bir köfteciye gittik. Masalara birer cam kestirmişler, altında da gelenlere yazdırdıkları notlar… Kimisi peçeteye yazmış, kimisi bir sinema biletine, işte ‘Köfteniz çok nefis..’ filan gibi şeyler… Klasik, duvarda ünlülerle çekilmiş fotoğraflar.. Sonra gözüme notlardan biri ilişti. ‘Biz buraya üniversite yıllarında flört ederken gelirdik, şimdi kızımız ve torunumuzla geldik. Özlediğimiz tat hala burada, ne mutlu’ diye yazmış bir çift.
Sağa sola baktım, her yerde 35 senelik lezzet yazıyor. Demek ki atmasyon değil, ne güzel diye düşünürken, kızım, ben de yazacağım diye tutturdu. Hemen ona bir kağıt bulduk buluşturduk, güzel güzel yazdı, hayatımda yediğim en güzel köfte sizinki filan diye… Hadi dedim, götür kasadaki ablaya ver. Bizimki utana sıkıla kasaya yürüdü. Kızcağız kasadan kalktı, elinden tuttu, bir de yaşlıca garson geldi yanına; bu notu koymak istediğin masayı sen seç dediler. Arka masayı seçti. Camı kaldırıp, notu özenle oraya yerleştirdiler. Sonra da dedi ki garson: ‘Sen buraya 10 sene sonra, fidan gibi bir genç kız olarak geldiğinde bu notu bıraktığın yerde bulup arkadaşlarına göstereceksin.!’

Bir anda gözlerime yaşlar hücum etti, boğazım düğümlendi, dudaklarım büküldü. Zor tuttum kendimi.  Yahu insan köftecide ağlar mı? Deli derler. Çatlak derler.  Anladım ki, beni en çok boğan, bunaltan şeylerden biri bu ülkede ‘koyduğumu yerinde bulamamak.' …. Ankara’da benim de böyle anılarım olan üç yer vardır: Biri Kızılay’daki Piknik, diğeri Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Merkez Lokantası ve sonuncusu Tunalı’daki Flamingo. Biliyor musunuz, üçü de bugün yok.! Sanki onlarla birlikte birileri zihnimden, gönlümden anılarımı çalıyor duygusundayım…”  


      Kızılay bu şekilde anlatmaya devam ediyor ve Ankarada üç yerdeki anılarından bahsediyor. Yazı oldukça duygulu ve naif bir dille yazılmış. Beni de hem duygulandırdı hem de nerelere götürmedi ki.

      Hemen hemen benzer bir kuşak olarak bizler de benzer duygu ve özleyişleri yaşıyoruz. Çünkü yaşadığımız şehirler ve kimlikleri kendi kimliklerimiz gibi. Soluduğumuz hava, bazen yağmurun yağış biçimi, kokular, renkler bize bizi hatırlatıyor. Çünkü bir şehir salt yollardan, binalardan oluşmuyor. O yollara, onları adımlayan insanların anılarıyla beraber kokuları, renkleri, sesleri de siniyor. Kimi zaman çatışmalardaki barut kokularını, kiminde de aşkla uzatılan nergis kokularını taşıyor. Bazı mekânlar göçmüş de olsa bir dostun veya sevgilinin gözleriyle bakıyor. Bazı ağaçlar, altında koşuşturan çocuk seslerini, bazıları verilmiş sırları saklıyor. Yollar, sokaklar caddeler bazen adanmışlığın marşları ile inlerken, bazı kaldırımlarda kaybedilen silik anıların izleri aranıyor.

       Kızılay’ın yazısını bitirince ben de düşündüm, benim şimdi arasam da bulamadığım yerler nerelerdi diye. Çayyolu geldi aklıma. Şimdi oturduğum semte çocukken piknik yapmaya gelirdik. İçinden çay akan, çevresinde ağaçların, bir de tam bir köy okulunun olduğu bir köydü o zaman burası; şimdi yerinde kocaman çirkin beton binalar var. İncek’e doğru başımızı çevirince adeta bulutları delen, değerlerden uzaklaşmış, rantı yüksek oturma mekânları nefesimizi kesiyor. Aynalı, elektrik yüklü bu binaları gördükçe boğulacak gibi oluyorum. Ağacın, yeşilin kovulup, yapaylıkların yerini aldığı mekânlarda “konfor” adına yaşarken, daha çok hastalandığımızı düşünüyorum.

      Sonra Bulvarda, Bakanlıklarda benim de çocukluğumun tadını saklayan bir Flamingo pastanesini hatırlıyorum. Ve tabii gençliğimizin geçtiği ve en çok buluşmalarımızı yaptığımız Bahçelievlerdeki Arı Pastanesi’ni. Şimdi artık onlar da yok.

      Hâlâ var olmakla beraber, anneannemle çocukken gittiğimiz Sulu Han’ı, Hacı Bayram Camii çevresini, şimdilerde koca Migros binasının betonlarından araya sıkışıp kalmış Zincirli Camiini hatırlıyorum. Hacı Bayram Camii ve çevresinin o derviş edalı ruhaniyetini hatırlıyorum. Sulu Han, bilmeyenin hala bilemeyeceği kadar bakımsız ve arada kaybolmuş durumda. Varlığından çoğu kimse habersiz. Hacı Bayram Camii çevresi ise, düzenleme adına yapılan şatafatlı eklemeler ve lunaparka benzetilen ışık ve havuzlarıyla bambaşka bir havada. O çevrenin kaybedilmiş, adeta çocukluğuma gömülmüş maneviyatını arıyorum. Ve sormadan edemiyorum düzenleme yapmak, temizlemek, medeni hale getirmek yapıyı, ruhu bozmadan olamıyor mu?

      O zaman altında koşturduğumuz şimdi kesilmiş olan ağaçları, baharda iğde kokularını, Ayvalıdaki bağımızda yetişen çeşit çeşit meyvayı, komşu bahçelerdeki erik ağaçlarını, madımakları toplamaya gelen kadınları, sokak oyunlarını, sevimli, samimi ve kişilikli binaları, leblebi tozlarının satıldığı bakkalları, okulca gittiğimiz kırları ise sayamıyorum. Kızılay’a adını veren, bahçesinde çiçeklerin olduğu o sarı renkli Kızılay binasını hiç saymıyorum.

      Anıları yok etmenin insanda kaybolmuşluk hissini nasıl da yaratabileceğinin göstergesi olsa gerek bu "kentsel dönüşüm" dedikleri yapıp yıkmalar. Sürekli değişen sokak adları, hala yapılmaya devam eden, doymak bilmez AVM çılgınlığı, kaybolan çocukluklar, ortak yaşama kültürü ve değerler… Bir de o şehri birlikte paylaştığımız ama gitgide kaybettiğimiz insanlarımız, sevdiklerimiz… İşte o zaman yaşadığımız şehir de biz de yalnızlaşıyoruz ve yaşayamadan tüketmekte olduğumuz yerler haline geliyor.

      Sevdiğim sokak adları, sevdiğim çiçek adları gibi aklıma gelen sevdalar… Kocabeyoğlu pasajındaki sahaflardan veya şimdi yerinde yeller esen Haşet kitabevinden aranan kitaplar gibi bazen ben de kendimi ararken buluyorum.

      Koskoca tarihlere, medeniyetlere beşiklik yapmış topraklardaki bu bozulma ve yozlaşmayla birlikte bunların yerine estetikten uzak yeni yapıların dayatmasıyla karşılaşıyoruz. Herşey rant uğruna. Oysa olanı koruyarak büyümek, illa ki yenileri yapılacaksa mevcudu bozmadan ve kültüre uygun yapılar inşa etmek de mümkün diye düşünüyorum. Eski Paris’i koruyarak daha uzakta Yeni Paris’i yapılandırmış Fransa’yı düşünüyorum. Hiçbir tarihi eserini bozmamış İspanya’yı düşünüyorum. Hiroşimasını, koruyup çocuklarını görmeleri için geziler düzenleyen Japonya’yı düşünüyorum.

      Seramik çalışırken toprağı elimize aldığımızda Hayyam’ın dediği gibi o toprakta kimin kulağı, kimin eli, kimin gözü veya izi var diye saygı duyardık veya ayağımızı her yere bastığımızda aynı duyguyu taşımak gerektiği öğretilmişti.

      Bir İsveç Atasözü der ki “gençliğin güzel bir yüzü yaşlılığın da güzel bir ruhu vardır.” Yaşadığımız şehirler de atalarımız, analarımız, tarihimiz gibi güzel bir ruhu biriktirir, daha ilk  çocukluğundan itibaren büyüdükçe, korunarak büyütüldükçe. Olanı yıkmak, öncekinin yaptığıydı diyerek yok etmek bir hastalıklı hâl oldu bizde. O şehrin sakinlerinin, yaşayanlarının anılarını yok etmenin kimseye bir faydası olamaz diye düşünüyorum. Yaşadığımız şehirler gittikçe çöpten arınmıyorsa, havası daha temiz hale gelemiyorsa, trafiği insana bir yerden bir yere gitmeyi zorlaştırıp sosyalleşmeyi engelliyorsa, baktığınızda gözünüzü ve gönlünüzü hoş edecek görüntüler sağlayamıyorsa birşeyler bir yerlerde yanlış demektir. Bir de anılarını yok etmeye başlamışsa ört ki ölem diyesi geliyor insanın.

      Kızılay’ın yazısından çıktım yola, dolandım Ankara’yı... Dikmen sırtlarında Atamızı at üstünde karşılayan Cevriye Ninemizden, dedelerimden çocukluğuma ve şimdilere geldim. Meclisin ve sayın vekillerimizin nasıl da Kurtuluş Savaşını, bir şehrin ve milletin yeniden uyandırılışınI, Cumhuriyetin kurulduğu dönemleri unutup Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının temel maddelerini değiştirmekte olduğu şu günleri düşündükçe, içimdeki sızıyı verecek yel bulamadım. Anladım ki genel bir bellek kaybı, kimliksizlik duygusu çoktan yerleşmiş içimize de nerede, kim ve ne olduğumuzu hatırlayamaz hale gelmişiz. İçimdeki sızıyı dindiremedim…

Mücahid Akinci bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 126
Kayıt tarihi
: 07.01.14
 
 

Hacettepe Ü. İİBF Yüksek Lisans Ankara Ü. Din Psikolojisi Doktora Araştırmacı- Yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster