Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '07

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
930
 

Yaşam bir sesle başlar

Yaşam bir sesle başlar
 

Otuz yıl önce de kış bu denli sıcak geçmişti. Güneyden esen rüzgârlar son kalan yaprakları yollara savuruyordu. Babaannem bu sıcak rüzgârlara “dışarı rüzgârı” derdi. Ilık ılık esip yüzümü okşamasına bayılırdım. Evin önüne çıkıp yüzümü rüzgâra vermek en büyük zevkimdi. Geceleri ise esen rüzgârda ahşap evimizin duvarları konuşurdu. Ben kim bilir hangi anıları anlatıyor diye sessizce dinlerdim. Evin tam yanındaki incir ağacının dalları ahşap duvarlara vurdukça, dalgaların sesiyle birlikte dünyanın en güzel müziğini oluştururdu. Bu seslerin arasında uyuyabilmek ise çok emek isterdi. Şimdilerde sesler yerinde durur mu bilmiyorum.

16 Ocak 1977 de saat 01.00 sıralarında bu seslerin arasına bir ses daha karıştı. Melodi daha da güzelleşti.

Yaşam hep bir sesle başlıyor, bir de nefes…

Rüzgâr her yeri kurutmuştu, o gece mehtap vardı ama elektrikler kesilmişti. Saat 20.00 sularında evimize gelen ebe Şükriye Hanımın yüzündeki tedirgin ifadeyi lamba ışığı altında göremiyordum. Ablamla sessiz konuşuyorlardı, ne konuştuklarını da anlayamıyordum. Sabahtan beri devam eden kanamalarım bir türlü durmuyordu. Beni yere yatırdılar ve gaz lambasının ışığı altında gece yarısından sonra doğum gerçekleşti. Şükriye abla çocuğu sarıp yere bıraktı, ablama sürekli bir şeyler söyleyerek benimle uğraşıyordu. Benim ise hiç takatim kalmamıştı. Fısıldayarak sordum “Kız mı, oğlan mı?” Ablam “Merak etme oğlan, sen hareket etme seni bir müddet yerde yatıracağız sonra yatağına alacağız.” Yerde yatan oğlumun hiç sesi çıkmıyordu. Ben artık onlara bir şey soramıyordum. Şükriye abla kesilen elektriğe kızıyor, arada “Bu kanı durdurmamız gerek” diyordu. Ben hiç kıpırdamadan yerde yatıyordum. Sonra çocuğa döndüler ve yıkamak için kucaklarına aldıklarında bir ağlama sesi duyuldu. Ablam “Sen ağlamasını da biliyormuşsun” diyerek yıkadı, giyindirdi ve yanıma yatırdı. Sabaha kadar yerde yattık ve sabah beni yatağıma yatırdılar.

Kanama bir türlü durmuyordu. 20 gün geçmişti, Doktor Erol Demirci her gün geliyor, iğne yapıyor fakat kanama bir türlü kesilmiyordu.

Sağlığım iyice bozulmuştu. Artık ayakta bile duramıyordum. O gün doktorla ebe Kastamonu Devlet Hastanesine yatırılmam için karar verdiler. Ben ise direniyordum “Ben hastaneye gitmeyeceğim, rüyamda babamı gördüm beni almaya gelmişti. Zonguldak’taki evin salonunda oturuyorduk. Babam geldi bana sarıldı, annem ve Ömer de vardı. Ben onlara yalvardım “Ben daha çok gencim. Babam beni almak istiyor. Ne olur göndermeyin” diye. Annem de Ömer de seslerini çıkarmadılar. Onun için babam beni almaya gelecek beni bırakın yatağımda yatayım.” Diye itiraz ediyordum. Ablam ve Alp enişte beni bir battaniyeye yatırmaya çalışıyorlardı. Annem ise eski bir yorganı yere sermiş onu sökmeye uğraşıyordu. Nuran ablam hem anneme hem de bana kızıyordu. Beni battaniyeye sardılar ve evin önüne dek getirdikleri taksiye bindirdiler. Beni arka koltuğa yatırdılar, Oya da ayağımın ucuna oturdu. Yola çıktık. Arkamızdan Şükriye abla “Devrekâni’ye varmadan ölür. Boşuna yola çıktılar.” Diyor herkese.

Araba Yaralıgöze gelmeden lastik patlıyor. Şoför hemen iniyor eniştemle birlikte değiştiriyor. Gece esen ılık rüzgârla hava çok sıcak ve ay tepemizde tüm görkemiyle yoluna devam ediyordu. O gecenin karanlığında bizimle birlikte yol alan ayı hiç unutamıyorum. Yola koyuluyoruz, 2 -3 kilometre gidiyoruz bu kez bir lastik daha patlıyor. Yine eniştemle şoför iniyorlar lastiği onarıyorlar. Devrekâni’yi geçiyoruz Kastamonu yoluna girmeden lastik bir kez daha patlıyor. Şoför “Abla sana bu arabada bir şey olursa ben intihar ederim” diyor. Ama birkaç yıl sonra bu gencecik çocuk trafik kazasında yaşamını yitiriyor. Yoldan geçenlerin yardımıyla lastik onarılıyor. 90 kilometrelik yolu 5 saate alıyoruz. Kastamonu’ya ulaşıyoruz, ben yattığım yerde bir kez bile olsun hareket etmiyorum. Kastamonu Devlet hastanesine giriyoruz bir türlü acil servisi bulamıyoruz. Hastanenin içinde dolanıp duruyoruz.

Sonunda yattığım yerden acil servis yazısını görüyorum ve arabayı durduruyorum. Görevliler koşuşturuyorlar beni bir sedyeye yatırıp içeriye alıyorlar Fakat benimle ilgilenecek doktor meydanda yok. Hemşire koşturuyor, bir yerlere telefonlar ediyor, karnıma buz torbaları konuluyor, serum bağlanıyor. Ablam sürekli doktoru soruyor, hemşire telefonla konuştuğunu, doktora sürekli bilgi verdiğini söylüyor. Ablam ikna olmuyor, hemşireye yüksek sesle bağırıyor; “Söyleyin doktorunuza müdahale edemeyecekse biz kardeşimiz başka bir yere götürebiliriz. Eğer kardeşime bir şey olursa hastaneyi başınıza yıkarım. Ona göre yapın tedavinizi ve bu sözlerimi unutmayın.” O sırada Mustafa Eniştemle Ergül ablam da hastaneye geliyorlar.

Ergül ablamın yanımda kalmasına karar veriyorlar, Nuran ablam çocuğu ve 5 saatlik yol boyunca ayağımın dibinde hiç kıpırdamadan duran Oya’yı da alıp Ergül ablamın evine gidiyor. Hemşire çok seviniyor, daha önceden tanıdığı Ergül ablama “O kardeşin bir daha gelmesin, siz kalın burada” diyor. Serum damarlarında dolaşmaya başlayınca içimi bir sıcaklık sarıyor ve uyuyorum. Ergül ablam da yorgunluktan uyuyakalıyor. Gece yarınsa doğru bir erkek sesi beni uyandırıyor. Bakıyorum odada ablamla benden başka kimse yok. Korkuyorum. Kulağımdaki ses “Serumun bitmek üzere, damarlarına hava gitmesin. Çek kolundan serumu” diyordu. Ben hem korkuyordum hem de ablama sesleniyordum bir türlü onu uyandıramıyordum. Yanımda ne varsa ablamın yattığı yere doğru attım ve onu uyandırdım. “Abla bir erkek bana serumun bitiyor diye sesleniyor. Bakar mısın serumum bitmiş mi?” Ablam serumun bitmek üzere olduğunu görünce hemşireyi çağırdı ve serumu çıkardılar. O zaman kadar ölümü kabul etmiştim yaşayacağıma dair içimde bir umut belirdi. Ertesi günü Zonguldak’tan Ömer, Karabük’ten Türkan ablam, Ereğli’den Rasim Ağabeyim geldi. Bedenimde kan kalmamıştı. Belediyenin hoparlörü sürekli anons ediyordu. Türkan ablamla, Ömer’in kanının uyduğu belirlenince ikisinden alınan kan bana verildi. Durumum biraz daha iyileşmişti. Ama doktor henüz daha ortada görünmüyordu. Olayları hep dışarıda izleyen o güne dek öleceğimi kabullenen ben damarlarımda dolaşan kanın da etkisiyle birden yaşama sarılmam gerektiğini anladım. Gözümün önüne Oya, Bora, Ömer, annem, ablalarım, ağabeylerim ve tüm ailem geldi; “Ben ölmek istemiyorum. Ne yapacaksanız yapın beni kurtarın” diye bağırmaya başladım. Hemen doktora haber verilmiş. Hemşireler beni ameliyathaneye aldılar. Doktoru ilk kez orada gördüm. Ameliyathane çok kalabalıktı ve doktor beni uyutmadan canlı canlı ameliyat etti Hiç sesim çıkmadı, zaten bağıracak halim de yoktu. Operasyon bitti. Doktora “Şimdi ben ölecek miyim, yaşayacak mıyım?” diye sordum. Doktor; “Ben tıbbın gerektirdiği her şeyi yaptım. Şimdi dua ederek bekleyeceğiz. Peki, senin çocuğun nerede?” Diye sordu. Ben de “Evde annemle ablam bakıyor. O sağlıklı” dedim. Doktor “Siz benim bu güne dek neden ortaya çıkmadığımız merak ettiniz. Eğer ben sizin yanınıza gelseydim aileniz beni size müdahale etmem için zorlardı. Hepsi çok sinirliydi ve sizin için çok endişe duyuyorlardı. Vücudunuzda hiç kan kalmamıştı, serum ve kanın damarlarınızda dolaşmasını bekledim. Şu anda bile sizi uyuşturmadan müdahalemi yaptım. O zaman sizi ameliyat masasından kaldırmazdım. Beni anlayacağınızı umarım. Dilerim buradan ayağa kalkarak gidersiniz. Geçmiş olsun.” Dedi ve beni odama aldılar. Bir mucize gerçekleşti ben ertesi günü sağlığıma kavuşarak hastaneden çıktım.

Yaşam bir ses bağlıyor insanı. “Serumu çıkar” diyen ses babamın sesi miydi diye düşünürüm hep.

16 Ocak 1977 de saat 01.00 de ağlayan ses miydi yoksa beni yaşama bağlayan.

Beni yaşama bağlayan bu iki sese sonsuz teşekkürler.

Tam 30 yıl geçti aradan o çocuk şimdi büyüdü.

Askerliğin yaptı geçen yıl. Bir günde beni 15 kez arayarak belki de bir rekor kırdı. Ben de her o sesi duydukça telefonda 15 renk motif ördüm bir şal yaptım. Adını da Bora askerde koydum. Onun dünyalar güzeli, iyi huylu benim ikinci kızım olan eşine Mehtap’a hediye ettim.

Yaşama başlayan sesler hiç eksilmesin, nefesler tükenmesin.

Doğanın müziği yeni seslerle zenginleşsin.

Hoş geldin oğlum, hoş geldin yaşama, zenginleştirdin bizim yaşamımızı da, doğum günün kutlu olsun…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Genelde yaşama gelirken problemler yaşayan çocukların ilerki yaşamlarında da sorunlu olmaları ilginçtir. Daha bencil yapıda olmaları acaba doğarlarken çektikleri sıkıntılardan mı? Duygusallıklarının acılarla ilintisi var mı? İnsanı ister istemez düşündürüyor. Onun için doktorlar sezeryanı öneriyorlar. Stresin çocuğa yansımaması için. Siz şanslısınız sanıyorum sizin oğlunuz bu konunun dışında kalıyor. Sağlıklı nesiller dileğiyle.

tuncay ertekin 
 24.01.2007 23:01
Cevap :
Bu savınızı kabul etmem olası değil. Yaşama merhaba derken sorunlar yaşayan çocukların gelecekte bu sorunları yaşamlarına taşıyacaklarını sanmıyorum. Bu konuyu araştıracağım. Yorumunuza teşekkür ederim.  25.01.2007 10:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 222
Toplam yorum
: 475
Toplam mesaj
: 117
Ort. okunma sayısı
: 1321
Kayıt tarihi
: 22.07.06
 
 

Matematik öğretmeniyim. Liselerde okutulan MEB Talim Terbiye Kurulundan onaylı matematik ders kit..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster