Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Aralık '16

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
37
 

Yasam yasam anayasam

Yasam yasam anayasam
 

*Bilime dayanmayan bir yazı.

Anayasa tartışmaları başladığı günden beri anayasa konusunda nerede ne bulduysam okudum. Ne konuşulduysa dinledim. Çok da iyi ettim.

Araştırıyorum, üniversite sınavına girmek için yaş sınırlaması yoksa hedefim hukuk fakültesi. Bu kadar okumadan sonra bir ders garanti sayılır. Diğerlerini de bütünlemede veririm.

Aslında sadece bir hukuk fakültesinin değil ülkemdeki hukuk fakültelerinin hepsinin birden öğrencisi olmak istiyorum. İnsanın ışınlanması mümkün olsa ne güzel olur. Anfi anfi gezerim. Hiç bir dersi kaçırmam. Böylelikle bir bilim dalı olan "Anayasa Hukuku" konusunda ülkemin bilim adamlarının nasıl bu kadar farklı düşünebildiklerini anlarım belki. 

Aslında hukukun üniversal olduğu, yani durum ve şartlardan, paradigmadan etkilenmeyen, girdiği kabın şeklini almayan pozitif bir bilim olduğu söyleniyor. Öyleyse bu kadar farklı yaklaşım nasıl ortaya çıkıyor. Bilemedim.

Hukukçularımız hukuğu kendi dünya görüşleri paralelinde eğip-büküyor olabilirler mi?

Bu işin esaslarını Romalılar ortaya koymuş. Bu Romalılar da bir alem. Hangi taşı kaldırsam altından onlar çıkıyor. Temelinde adalet olan büyük bir medeniyet kurmuşlar. Hukuk denince akla hala onlar geliyor. Latince bilseydim Roma Hukukunu okurdum.

Okuduğum ve dinlediğim "bilimsel" yaklaşımlar konuyu anlamamı sağlamadı. Anladım ki kapasitem yetmiyor. Ben de sade vatandaş olarak, bilime hiç bulaşmadan, anayasalar hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istedim.

*Anayasalara neden ihtiyaç duyulmuş?

Bir zamanlar ülkeler soydan gelme esasına göre yönetilirmiş. Ülkeleri, gücü eline geçiren belirli hanedanlar yönetirmiş. Sadece o hanedana mensup olanların ülke yönetmek için yeterli donanıma üstelik de doğuştan sahip oldukları peşinen kabul edilirmiş. Ne güzel günlermiş. Hanedanlar için tabii ki.

İşin bir de dinsel boyutu varmış. Yönetme görevinin hanedanlara "tanrı" tarafından verildiğine ve kutsal olduğuna inanılırmış. Görev kutsal olunca "devlet" de kutsal olmuş.

Devletin adına bakar mısınız? "Kutsal Roma Germen İmparatorluğu". Diğer bir deyişle "Alman Halkının Kutsal İmparatorluğu" Breh-breh. Bu ne kutsallık!!!

Tahttaki fani ölünce yerini hanedandan sırası gelen alırmış. Tacını da Papa giydiririmiş ki adamın hem kutsallığı tescil olunsun hem de sıradakiler hadlerini bilip Papayla aralarını iyi tutsunlar diye. Ne yapsalardı yani. Ya tacı vermezse. Herkesin "Sekizinci Henry" gibi katı kurallarından dolayı karısını boşayamayınca, katolik kilisesinden kopup, kendi kilisesini kurabileceği bir adası ve gücü mü vardı?

Bir-kaç hanedan binyıllarca Avrupa'yı yönetmiş durmuş.

Kurumlar farklı olmakla birlikte İslam dünyasında da anlayışlar benzermiş. Başa geçenin adına camilerde hutbe okutulurmuş. Güçlü oldukları dönemlerde bunu Halifeler yaparmış. Halifenin gücünün ermediği yerlerde bileğine güvenen kendi hutbesini kendisi okuturmuş.

Padişahlar Tanrının yer yüzündeki gölgesi olarak algılanırmış.

Devleti ele geçirenin yetkisini meşrulaştırmak ve gücünü pekiştirmek için dine ve dince kutsal sayılan değerlere yaslanması insanlık tarihi kadar eskidir. Halen de geçerli mi acaba? Eh bir dereceye kadar. Halkın demokratik bilinciyle ters orantılı olarak. Demokrasi geliştikçe dine dayanarak siyaset alanına güç devşirmek giderek zorlaşmış.

Her neyse günümüze sonra geliriz. Geçmişte kalmaya devam edelim. Halktan beklenen, sorgulamaksızın, devlet denilen bu kutsal yapıya canla başla hizmet etmekmiş. Vergi vermek, savaşlarda ölmek bu hizmetlerin başlıcalarıymış.

Devletin ve yönetenlerin "kutsal" olduğu bu dönemde anayasaya gerek yokmuş. Yönetenlerin ağzından çıkan yasaymış.

Hiç bir şey sonsuza kadar olduğu gibi durmuyor ki. Hanedanların kolay yaşamı bir yere kadar sürebilmiş.

Zamanla halk arasında kutsal yöneticilerin keyfini kaçıran düşünceler gelişmeye başlamış.

*İlk kısıtlamalar.

Bazı toplumlarda halk kurulu düzene karşı çıkmaya, "Bu iş böyle gitmez" demeye başlamış. Yönetenlerin mutlak yetkilerine kısıtlamalar getirerek yönetiminde söz sahibi olmak istemiş.

Ne istemiş? 

Öncelikle, çok ilginçtir, "vergileri sen değil, ben belirleyeceğim" demiş. İlk kısıtlama vergilerin toplanması ve kullanılması üzerine gelmiş. Ben buna demokrasinin temeli diyorum. 

Siyaset, halktan toplanan vergilerin kullanım öncelikleri konusunda halktan yetki almak ve alınan yetkiyi bu doğrultuda kullanmaktır, derken bunu anlatmak istiyorum.

Başka neler istemiş?

Keyfi tutuklama olmasın, beni en kısa sürede mahkemeye çıkar demiş.

Angarya kalksın demiş.

Delilsiz yargılama olmaz demiş.

Bu  masum sayılabilecek ilk istekler yazıya dökülmüş.

Böylelikle 1215 yılında tarihte bir hükümdarın yetkilerini kısıtlayan ilk yazılı metin olan "Magna Carta Libertatum" un ilan edilmesiyle "demokrasi" süreci başlamış.

Süreç yavaş ve sancılı gelişmiş, hanedanlar yetkilerini korumak istemiş, tarafların savaştığı zamanlar olmuş ama tarih hükmünü icra etmiş. Fransa'yı 1643-1715 yılları arasında yetmiş iki (72) yıl yöneten ve devlet de ne ola ki, "devlet benim" diyen Ondördüncü Louis bile tarihin akışını değiştirememiş. Adamın hakkını yemeyelim. Mutlakiyetçi bir kralmış ama ülkesini iyi yönetmiş, güçlü bir ülkeye dönüştürmüş.

Kişi hak ve özgürlüklerinin adım adım genişletilmesiyle, diğer bir deyişle yönetenlerin keyfi yetkilerinin adım adım kısıtlanmasıyla, yüzlerce yıl sonra çağdaş demokrasiler ortaya çıkmış.

Bu dünyanın her köşesi çağdaş demokrasilerle yönetiliyor demek değil. Keşke öyle olsa. Demokratik gelişimini tamamlayan toplumlar var, sürdürmekte olanlar var, henüz süreci başlatamamış olanlar var. Uluslarası kavgalar da buradan çıkıyor zaten.

Demokrasinin gelişmişllik düzeyiyle toplumun refahı arasında bire bir ilişki var. Refaha ulaşamayan toplumlar kendi yönetim sistemlerini geliştirmek yerine refaha ulaşanların düzenlerini bozmaya çalışıyorlar.

Demokrasinin gelişme sürecinde zamanla yönetenlerin mutlak yetkileri kısıtlanmış ancak "devlet" kutsal bir varlık olarak görülmeye devam edilmiş."Halk içinde muteber bir nesne" olmayı sürdürmüş.

Demokrasinin tam geliştiği, yani halkın kendi kendini gerçekten yönettiği, kendi kararlarını kendisinin alabildiği ülkelerde devlete başka bir gözle bakılır olmuş.

Bu bakış devleti kısaca "halka hizmet eden bir kurum" olarak tanımlamış. Devlet kutsal olmaktan çıkmış. Bu dünyaya taşınmış.

*Halka hizmet eden kurum-devlet-.

Anayasaya bakış açımızı devlete bakış açımız şekillendirir.

Devlet kutsaldır ve her şeyin üstündedir derseniz yapacağınız anayasanın felsefesiyle, devlet bana hizmet etmesi için benim kurduğum teşkilattır, derseniz yapacağınız anayasanın felsefesi birbirinden çok farklı olacaktır.

Bu nedenle Anayasanın felsefesini toplumun sosyal dokusu belirler. Anayasalar toplumun sosyal dokusuyla uyumlu olmak zorundadır. Yoksa o topluma hitap etmezler. Bu nedenle, felsefesi ne olursa olsun, mümkün olan en yüksek katılımla yapılırlar. Katılım ne kadar yüksek olursa o kadar uzun ömürlü olurlar.

Bilime bulaşmadan söylersek; bir insan topluluğu, belirli bir coğrafyada yaşadıklarında bir devlet kurmuş olurlar. Devlet kuran bu halk ülkenin yönetimi için kurallara ihtiyaç duyar. Kural koyma gücüne "egemenlik" denir. 

Bütün tartışma bu egemenliğin kimde olacağında düğümleniyor.

Kutsal devlette egemenlik yönetenlerdedir. Anayasalar yoluyla, yönetenin gönlünden kopan bazı hak ve özgürlükler egemen tarafından halka lütfedilir. Lütuf tek taraflı iradeye dayandığı için yöneten verdiklerini istediği zaman geri alabilir.

Çağdaş demokrasilerde ise "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir".  Devlet halkın koyduğu kuralların halk adına uygulayıcısı ve gözeticisidir. Kendisi kural koyamaz.

*Çağdaş demokrasinin anayasası.

Çağdaş demokrasinin Anayasasında esas olan halktır. 

Anayasada halkın hak ve özgürlükleri belirlenmez. Onlar halkın insan oluşundan kaynaklanan ayrılmaz parçası olarak hep vardır.

Toplum olarak birlikte yaşama zorunluluğu ferdin bazı alanlarda özgürlüğünden feragat etmesini gerektirir. Bu, toplum olarak bir arada yaşamanın getireceği faydanın bedelidir.

Birey, kökü kendinde olan ve kendisinden ayrılamayan bazı özgürlüklerinden gönüllü olarak feragat eder.

Ferdin feragati sadece ve sadece devletin toplumsal ortak yaşam alanındaki faaliyetlerini kapsar. Ferdi yaşam alanını kapsamaz. Ferdi yaşam alanı dokunulmazdır.

Hedef, olabildiğince geniş ferdi yaşam alanı, mümkün olan en dar toplu yaşam alanı oluşturmaktır. Ferdi yaşam alanları ne kadar geniş olursa insanlar o kadar mutlu yaşarlar.

Fert, toplum yaşamı için hangi haklarından feragat edeceği kararını kendisi verir ve pratikte kendisi gibi veya benzer düşünen insanlarla ortak bir platformda buluşur.

Ortak platform, diğer bir deyişle Anayasa üzerindeki uzlaşı, olabildiğince geniş katılımlı olmalıdır. Geniş katılım ihtiyacı toplumun farklı ama yakın düşünen bireylerini diyalogla uzlaşmaya teşvik eder. Geniş katılımın rakamla ifadesi güçtür. Ancak bugün uygulandığı gibi yarıdan fazla, yani yüzde 51 kesinlikle olmamalıdır. 

Anayasa referandumu klasik sıradan bir referandum değildir. Nasıl meclisten geçmesi için nitelikli çoğunluk gerekiyorsa, halk tarafından onayı için de benzer nitelikli çoğunluk şartı aranmalıdır. Benim önerim en az üçte iki kabul oyudur. Halkın yüzde 65-70 inin evet demediği bir Anayasa topluma huzur getirmez ve uzun ömürlü olmaz.

Duyuyorum hiç de bilimsel bir yaklaşım değil dediğinizi. Baştan bilime dayanmayacağımı söylemiştim. Hukuk fakültelerini bitirip aydınlanayım ondan sonra ben de "bilimsel" konuşmaya başlarım.

Devlet ortak ideallere sahip vatandaşların birlikte yaşama arzu ve isteğinin soyut adıdır.

Anayasanın kabul oy oranı, halkın birlikte yaşama arzu ve iradesini ölçütüdür. Yüksek oranda evet oyu güçlü birlikte yaşama arzusunu, yüzde 51 evet oyu ise tehlike sınırındaki ayrışmayı gösterir.

Anayasa toplumun günlük kıyafetidir. Herkes bu kıyafetin içinde kendisini rahat hissetmelidir.

Anayasa üzerinde anlaşan toplum, devlet teşkilatına demiş olur ki, ben şu alanlardaki haklarımı sana devrediyorum. Bunları sen benim adıma kullanabilirsin. Seni yetkilendirmediğim alanlar bana aittir, sakın karışma.

Kurduğu teşkilatı memurlar aracılığıyla işletir. Memurların hizmelerinin karşılığı "maaş" olarak halk tarafından ödenir.

Devletin her türlü faaliyeti halk adına bağımsız yargı tarafından denetlenir. Denetimsiz demokrasi olmaz.

Bu yazdıklarım ideal teorik  durumu anlatır. Ulaşılması zordur. Ulaşan toplumlar huzur içinde yaşar.

*Güzel ülkemin durumu.

Tarihimize kısaca bakacak olursak; ilk Anayasamızı 1876 yılında yapmışız. 1908 yılında değişikliklerle daha özgürlükçü hale getirmeye çalışmışız. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961 ve 1982 yıllarında üç kez Anayasa yapmışız.

1982 Anayasası halen yürürlüktedir. Üzerinde, bugün- yarın "devletin sistemini" tümden değiştiren değişiklikler yapmak üzereyiz. Yapılanın sistem değil rejim değişikliği olduğunu savunanlar da var.

Ortak özelliklerine geçmeden önce Anayasalarımızı tek tek ele alalım.

1876 Anayasası dış baskıları önlemek için yapılmıştır. Başta Rusya olmak üzere Avrupa devletlerinin azınlıkları bahane ederek Osmanlı Devletine yapmak istedikleri müdahalelerin önünü kesmek için alel-acele hazırlanmıştır. Ülkeler tarafından ciddiye alınmamıştır. Hazırlanırken Abdülhamit'in koyduğu tahditler nedeniyle kişi hak ve özgürlüklerini gözeten bir yapısı da olmamıştır. 

1876 Anayasası Padişahın otoritesini kanunileştirerek meşrulaştırmıştır.

Bu yönüyle klasik Anayasa tanımına girip girmediği tartışmalıdır.

1908 değişiklikleri, İttihat ve Terakki Partisi kuvvet kullanarak yönetime el koyduğu ve Abdülhamit'ten hiç de aşağı kalmayan bir baskı rejimi kurduğu için anlam kazanmamıştır. Uygulanmadığı için değerlendirme yapmak mümkün değildir. 

Buradan belki şu sonucu çıkarabiliriz. Anayasada ne yazarsa yazsın esas olan insanların demokrasi anlayışıdır. İki farklı karakterdeki Anayasayla da istibdat rejimi kurma ve yürütme becerisini göstermişizdir. Hürriyet diyerek ayaklananların yarattığı hürriyetsizlik ibret vericidir.

1924 Anayasası nispeten uzun ömürlü olmuştur. Yürürlükte olduğu dönemde 1946 yılına kadar tek parti, 1961 yılına kadar çok partili sistem yürürlükte olmuştur. Buradan Anayasayla oynamadan da yönetim sisteminin değiştirilebileceği yargısına varabiliriz.

1961 ve 1982 Anayasaları askeri rejimlerin hazırladığı yasalardır.

1961 Anayasası kısa ömürlü olmuştur. Ülkeyi yönetemeyen siyasiler suçu bu Anayasanın üzerine atmışlardır. Dünyanın ve Türkiye'nin çalkantılı döneminde günah keçisine dönüştürülen Anyasayla ilgili hükmü, ülkenin Anayasanın kötülüğünden dolayı mı yoksa siyasetçilerin yetersizliğinden dolayı mı yönetilemediğine dair kararı, tarih verecektir.

1982 Anayasası yürürlüktedir. Herkesin muhalefetteyken yerden yere vurup üzerinde tepindiği, ancak iktidara gelince öpüp başına koyup bağrına bastığı 1982 Anayasası sanırım daha uzun yıllar hizmette olacaktır. Çünkü yönetenlere toplumu zaptı-rapt altında tutmada kolaylık sağlamaktadır.

45 yıllık ömrü şimdiden bir rekor oluşturmaktadır.

*Anayasalarımızın genel özellikleri:

*Kısa ömür.

Anayasalarımızın ömürleri kısa olmuştur.

Bu durum yeni Anayasaların toplumun ihtiyaçlarından kaynaklanıp kaynaklanmadıkları sorusunu akla getirmektedir. Hani demiştik ya Anayasalar toplumun sosyal yapısıyla uyumlu olmalı diye. Sık sık Anayasa değiştirerek o uyumu sağlamaya çalışıyor olabilir miyiz?

Bunu savunmak güç. Anayasalar toplumdan gelen talepler doğrultusunda değiştirilmiş olsaydı böyle bir argüman öne sürülebilirdi

Toplumumuzun siyasi yapısının bu kadar hızlı değiştiğini savunmak da kolay değil.

Geriye olsa olsa iyi Anayasalar yapamıyoruz seçeneği kalmış olabilir.

*Hazır verme.

Birincisinden sonuncusuna kadar bütün Anayasalarımız bize hazır verilmiştir. Hiç bir Anayasamız halkın benliğinde doğup gelişen bir talebin sonucu değildir.

Çok yalın bir deyişle, eğip-bükmeden, halkın Anayasa konusunda bugüne kadar, şöyle olsun, böyle olsun diye hiç bir talebi olmamıştır. 66 yıldır bu ülkede yaşıyorum. Her şeyi tartışırım bunu tartışmam. 

Halkın bu yaklaşımı tevekkülden mi kaynaklanıyor? İlgisizlikten mi? Güvenden mi? Nedir?

Sosyologların bize bunun nedenini söylemelerini beklerim. 

Onlar araştıra dursun ben kendi görüşlerimi söyleyeyim.

*Halk Anayasa çalışmalarıyla neden ilgilenmiyor?

*Verileni yeterli görüyor.

Halk, yönetenler tarafından kendisine verilenleri yeterli görüyor olabilir. Yeterli görmese daha fazlasını isterdi.

*Yaşamına etki yapacağın düşünmüyor.

Halk, Anayasanın şöyle veya böyle olmasının kendi günlük yaşamı üzerine etkisinin olacağına inanmıyor. Bunun için önemsemiyor. Siyaset oyununda rol almadaki isteksizliği de bu yaklaşımı teyid ediyor. Seçim zamanı oyumu kullanırım, kalanıyla ilgilenmem diyor.

Der mi, der karışamayız.

İmkanım olsaydı Halkın Anayasaya bakışı hakkında iki şey bilmek isterdim.

Yürürlükteki Anayasayı okumuş olan vatandaşların oranı yüzde kaçtır?

Gündemdeki Anayasa değişiklik teklifinin maddelerinin ne anlama geldiğini bilen vatandaşların oranı yüzde kaçtır?

Kamuoyu ilgi duymadığı için, önemli bir sistem değişikliği sınırlı sayıda insanın katılımıyla, uzmanlara bile danışılmadan hazırlanabiliyor ve Meclise getiriliyor.

Olması gereken, bu teklfin değil her bir maddesinin, her bir kelimesinin haftalarca tartışılmasıdır.

Öneri kanunlaşırsa, değişikliklerin, Anayasanın kalanıyla uyum sağlayıp sağlamayacağı kanunlaşmadan önce simülasyonlarla denenmelidir.

Bu teklifi bir yıl tartışsak ve ortak aklın süzgecinden geçirerek 2018 yılında kanunlaştırıp 2019 yılında yürürlüğe soksak ne iyi olur.

*Liderlerine güveniyor.

Halkımız, liderlerine güveniyor. Partiden çok liderine oy veriyor. 

Bu anlayış toplumun "büyüğe saygı ve onun sözünden çıkmama" ana öğretisinin bir yansıması olabilir.

Halkın ruhunu kavrayan ve onun duygularına tercüman olan liderlerin bu konudaki başarılarını görmezden gelirsek yanlış bir değerlendirme yapmış oluruz.

Halk böyle liderlerin kendisin tam olarak temsil ettiğine inanıyor ve kendisini liderine emanet ediyor. Ona tam yetki veriyor.

Böyle bir güven ve yetkilendirme duygusu oluştuğunda da Anayasanın hangi maddesinde ne yazdığıyla hiç ilgilenmiyor. Liderim yanlış bir iş yapmaz diyor.

Bu durum geçmişte de böyleydi. Ancak son 14 yılda Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın aldığı destek ve sağladığı güven duygusu siyasi literatüre geçecek bir olgudur.

Tarzını ve yaklaşımlarını beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama hakkını teslim etmek zorundasınız.

Benim ne düşündüğümü sorarsanız, itiraf edeyim, biraz kıskanıyorum galiba.

*Din ve dinen kutsal sayılan değerlerden siyasete güç devşiriliyor mu

AKP, Milli Görüş partilerinin ve Merkez Sağ partilerin birleşimi ve onların devamıdır.

Bu niteliğiyle anılan eski partilerin dini değerlere hassas olan seçmenlerine hitap ettiği için dinden ve dince kutsal sayılan değerlerden siyasete güç devşirdiğini kabul etmek gerekir.

Bu devşirme bir istismardan daha çok doğal bir olgu gibi görünüyor bana.

Şöyle diyor anılan parti. Siz neyseniz ben oyum ve sizi ben temsil ediyorum.

*Mütevekkil düşünce.

İnsanımız mütevekkildir. 

Bir konuda elinden geleni yaptıktan sonra, ne yaparsa yapsın, ne olup olmayacağının her zaman Allah'ın takdirinde olduğunu kabul eder.

Olana razıdır. Kadercidir. Olana da olmayana da çok üzülmez. "Hayırlısı neyse o olsun" der.

Bu temel yaklaşım siyasete yön vermede inatçı ve ısrarcı olmaması sonucunu doğuruyor olabilir.

*Halkın siyasi bilinci gelişmemiş mi?

Çok söylenir. "Efendim halkın siyasi bilinci gelişmemiş" diye.

Bu ifade "ben gelişmişim de halk geri, peşimden gelmiyor ama kabahat bende değil, halkta", demenin dolambaçlı yoludur. Demokrasiyi anlamayan siyasetçilerin kendilerini savunma mekanizmasıdır.

Önce şunu vurgulayalım.

Demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesidir. İyi yönetmesi değildir. İyi ve kötü göreceli kavramlardır. Herkese göre değişir.

Halk kendini yönetiyorsa rejim demokratiktir.

Halk kimsenin düşüncesine katılmak zorunda değildir. Onun kendi düşüncesi vardır. Demokrasilerde halkın düşüncesi yargılanamaz, sorgulanamaz. Ona sadece saygı duyulur.

Halkın neyi neden düşündüğü bilimsel yöntemlerle incelenebilir. Araştırılabilir. Eleştirmeden. Aşağılamadan.

Toplumların siyasi bilincinin gelişmesi çocuğun büyümesine benzer. Zaman alan bir süreçtir ve atlamalar mümkün değildir. Çocuk emeklemeden yürümez, yürümeden koşmaz. Toplumlar da öyledir.

Toplumun siyasi bilinci zorlamalarla kesilirse gelişim olduğu yerde durur. Serbest bırakıldığında gelişmesine kaldığı yerden devam eder. Toplumların siyasi bilinç yılı takvim yılıyla aynı değildir. Bu nedenle yeryüzündeki bütün toplumların takvim yılları aynı olmasına rağmen siyasi bilinçleri farklıdır.

Halkımızın siyasi bilincini geliştirmesi yüzyıllar boyunca yapılan müdahalelerle sekteye uğratılmıştır.

İttihat ve Terakki'yle başlayan müdahaleler silsilesi, Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılması, 27 Mayıs darbesi, 12 Mart darbesi, 12 Eylül darbesi ana darbeleri başta olmak üzere irili-ufaklı pek çok zorlamayla sürmüştür.

Tamam artık yeter, her halde hiç kimse eline silah alıp ülkenin kaderiyle oynamaz, o günler şükür geride kaldı derken, yanıldığımızı anladık.

15 Temmuz'da meşum bir darbe teşebbüsüyle sarsıldık.

Anılan tarihten önce halkın siyasi bilinci konusunda çok da iyimser olmayanlar bile anladı ki bu arif halkın içinde derin bir bilinç var.

Ben bunu şöyle tercüme ediyorum. Halk diyor ki, "ben teferruatla uğraşmam ama buradayım ülkeyi benim çizdiğim genel doğrultudan ayırmak isteyen olursa karşısında beni bulur."

Daha ne desin. Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana davul-zurna çalsak ne yazar.

*Son söz.

Gündemdeki Anayasa değişiklik teklifiyle ilgili somut önerilerde bulunmadım. Bunu çok önceden yapmıştım. İlgilenenler bu konudaki blog yazımı okuyabilirler.

Bu teklif yasalaşırsa, toplum olarak Anayasa açısından kendimizi 1876 yılında bulabiliriz. 

Hele bütçe hazırlama yetkisini parlamentonun elinden alırsak ve Cumhurbaşkanı'na parlamentoyu kapatma yetkisi verirsek "back to the future" yapıp 1214 yılına da dönebiliriz.

Hatırlayın demokrasi yolculuğu bütçenin kontrolünü halkın ele almasıyla başlamıştı.

Hangi tarihe döneceğimizin kararı halka aittir ve sorgulanamaz. 

Saygı duyulur.

İnancım, nereye dönerse dönsün, bu halk, engin sağduyusuyla kendisine en uygun sistemi zaman içinde bulacaktır.

Yeter ki kimse onu zorlamasın ve yaklaşımlarına herkes saygı duysun.

Demokrasi iki maddelik bir öğretidir.

Madde bir, halk her zaman haklıdır. Madde iki, halkın haksız olduğu durumlarda birinci madde uygulanır.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 77
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1645
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster