Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Kasım '20

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
33
 

YAZAR ENDÜSTRİSİ

Hepimizin toplum içinde iyi ya da kötü bir yeri vardır. Bazen toplum içinde konduğumuz yeri beğenmez, kendimize yeni yerler ararız ve çoğu zaman bu yeni arayışlar bizi küçük felaketlere sürüklerken, bilmediğimiz yollarda körlemesine, el yordamıyla yürümeye çalışır, çoğu zamanda komik durumlara düşeriz.
Bir özel olma çabası hakim son zamanlarda. Bir telaş, bir acelecilik! Niçin?
Son zamanlarda para karşılığı kitap basan yayınevleri epeyce çoğaldı. Bazılarının kullandığı sloganlar açıkçası midemi bulandırıyor. Bu sloganlar, bu yazıda dile getiremeyeceğim kadar berbat! Halbuki bu sloganları eğip büküp iyice bir paralamak ve bunları uyduran dil yoksunu kişileri biraz utandırmak isterdim. Tabii utanırlarsa! Ar sahibi olsalar belki! Fakat sanmıyorum!
Bu yayınevlerinin doğru dürüst bir editörü bile yok. Çoğunu da uzaktan yakından tanıyorum. Lafa geldi mi edebiyatın hakkını teslim eden bu yayınevi sahipleri eser diye niteledikleri eciş bücüş metinleri yayımlıyor, iyi kötü ceplerini dolduruyor, sonra da edebiyat üzerine nutuklar atıyorlar!
Bunun adı ticaret! Günümüzde ahlak bazı şubelere bölündü. Bu şubelerden biri de ticaret ahlakı! Artık neyse bu ticaret, kendine göre bir ahlaksal anlayışı var. Türlü türlü hokkabazlık, "Eee, ticaret bu!" denerek mazur sayılabiliyor artık!
Müşterileri de bol bu yayınevlerinin. Bir bakıyorsunuz hiç ummadığınız kişiler bir anda yazar olmuş. Orada burada kitaplarıyla poz veriyor, kitap yazmaktan çok atomu parçalamış gibi tavırlarla, adeta bir statüye ulaşmış gibi afra tafra yapıyorlar.
Size Hüseyin Cahit Yalçın'dan bahsedeceğim. Tabii yazının bu bölümüne kadar tahammül edebilirseniz. Malum sosyal medya kullanıcısı olup da kitabı olmayan az kişi var artık!
Hüseyin Cahit'in çalkantılı yaşamı kendisini ilgilendirir. Ben, Hüseyin Cahit'in henüz 16 yaşındayken yazdığı romanı "Nadide" ile ilgili anlattıklarından bahsedeceğim.
"Bir gün beni alt üst eden bir olayla karşılaştım. Gazetelerin birinde kocaman bir makale. Sanırım Asaf adında genç bir öğrenci, "Seyyie-i Tesamüh" ( Hoşgörünün Kötülüğü) adlı bir roman yazmış, Recaizade Ekrem Bey'de buna övücü bir önsöz eklemiş. Gazete, işte bu eserden bahsediyor, Recaizade'nin beğencesini basıyor, pek övücü bir dil kullanıyordu. Ne büyük bir olay. Bu mutlu genç acaba kimdi? Recaizade Ekrem Bey gibi büyük bir edebiyatçıyı tanımak üstelik eserini ona beğendirmek mutluluğunu nasıl ele geçirmişti? Sanırım aklım, bize ders diye ezberlettikleri Nun Kasidesinden çok bununla doluydu. Ben de bir roman yazsam! Benim de adım gazetelere geçse! Böyle koca bir makale ile, ünlü bir beğenceyle halka tanıtılmak değil, iki satırlık bir övgüye ulaşmak bile beni mutlu ederdi."
Temayül size tanıdık geldi mi? Devam edelim.
"İçimde bir tedirginlik, bir rahatsızlık duyuyordum. Ne olursa olsun bir şeyler yazmalıydım. Sonunda kararımı verdim. Serez'de iken dinlediğim bir hikaye vardı. Onu biraz değiştirerek roman haline sokacaktım. Bu karara varınca hemen kaleme sarıldım, yazdım, yazdım, Nadide işte bu çabanın ürünüdür. Tam beş yüz iki sayfalık bir kitap."
Peki ya bu çaba tanıdık geldi mi?
Beni bu yazıyla huysuz ve aksi bulanlar ayrılabilirler efendim. Çok da umurumda değil! Fakat duracaklar için devam edeyim.
"Nadide'yi yazmakla iş bitmiş olmuyordu. Önce Maarif Nezaretinden basımı için izin almak gerekirdi. Sonra ünlü edebiyatçılardan birinin beğence yazısı. En az önem verdiğim nokta buydu. Böyle bir kitabı, özellikle başında bulunan övücü bir sunuş yazısıyla birlikte hangi kitapçı basmamazlık edebilirdi."
Son cümledeki kendi ile alayı sezdiniz mi? Yahut bu tavrı size tanıdık geldi mi? Hala burada olanlar için devam edeyim.
"Romanımı bir dilekçeyle 'Encümen-i Teftiş ve Muayene'ye (Yoklama ve Denetim Kurulu) verdim. Basılması için gerekli izni aldım. Beğence yazma sorununu da sınıf arkadaşlarımdan Arif Bey sağladı. Arif Bey, Ahmet Mithat Efendi'yi tanıdığını söylüyor, özel yaşamı üzerine hikayeler anlatıyordu. Bu en büyük romancının en çok tad alarak okuduğu yazılar lokantaların yemek listesiymiş. Nadide, böyle dişe dayanacak bir şey olmamakla birlikte onu Ahmet Mithat Efendi'ye sunarak bir beğence yazısına ulaşmak, benim en büyük dileğimdi."
Ahh! Şu, "Yemek Listesi" ironisine bayıldım.. ??
"Uzunca bir süre yürek çarpıntısı geçirdim. Çünkü götürülen eser bir türlü gelmiyordu. Yitirilecek diye korkuyordum."
Bakın burası kesin size tanıdık gelmiş olmalı. Hani çoğunuz o paylaştığınız eciş bücüş kelimeler çalınacak sanırsınız ya! Ahh! Nereye gidiyorsunuz, daha yazı bitmedi, hemen kızmayınız canım.
"Bir gün Arif Bey, Ahmet Mithat Efendi'nin beğence yazısıyla birlikte benim üstün eserimi okula getirdi. Gerçi bu beğence desteği, Recaizade Ekrem Bey'in o imrendiğim övgüsü kadar parlak değilse de kitabımın başına Ahmet Mithat Efendi'nin önsözünü basabilmek mutluluğu beni o gün dinlediğim derslerin hiçbirini anlayamayacak kadar kendimden geçirmeye yetti."
Kaçımız istemeyiz ki böyle bir yazarın kitabımızı övmesini? Değil mi?
"Okuldan çıkar çıkmaz Babıali Caddesi'ne koştum. Eserimi kitapçı Arakel'e verecektim. O dönemin ünlü yayımcısı idi. Dükkanına girip çıkarken bazı yazarlara rastlar, sıkılırdım. Ama şimdi ben de oraya bir fatih gururuyla giriyor, hiçbir eksiklik ve utanç duymuyordum."
Hadi bu da tanıdık gelmedi deyiniz de düşüp bayılayım! Yahu kendi eserini öve öve bitiremeyen siz değil misiniz yoksa? Üstelik utanmıyorsunuz da1
"Arakel Efendi, ne benim o büyük eserimi okudu, ne ona patlak bir gelecek vereceğini sandığım beğence yazısına baktı. Romanımı basmayacağını söyleyerek önündeki hesapla uğraşmayı sürdürdü."
Kesin sizi de anlamıyor eserinizi gönderdiğiniz yayınevleri, editörler, hatta okumaya bile tenezzül etmiyorlar değil mi? Ahh ne çok yeniyordur hakkınız!
"Bu soğuk davranış kovumsama gibiydi. Hiç değer bilmeyen bir adam! Tiksintiyle dolarak dükkandan ayrıldım. Babıali Caddesi'nin bütün basımevlerini birer birer dolaştım. Hiçbiri kendilerine getirilen değeri ölçemiyorlardı. Böyle büyük bir fırsatı kaçırıyorlardı."
Kimbilir sizin o büyük eserlerinize de nasıl burun kıvıranlar olmuştur. Anlamıyorlar efendim sizdeki derinliği! Ne sanıyor bu yayıncılar kendilerini! Fakat şimdi sosyal medyada aldığınız beğenileri görünce kimbilir nasıl pişman olmuşlardır da gururlarından söyleyemiyorlardır!
"İyice şakın bir durumda eve döndüm. Bütün bu girişim içinde hiç önem vermemiş olduğum şu küçük ayrıntı noktası, şimdi her şeyi bozabilecek bir tehlike gösteriyordu. O gece düşüne düşüne uykum kaçtı. Ne çare bulabilirdim? Kitabı kendi paramla bastırmak. Ne ile? Sonunda bir umut parladı. Çocukluğumdan beri biriktirmiş olduğum tüm parayı babam saklıyordu. Ona yazar, yalvarırım, dedim. İlk posta ile babama pek yanık bir mektup uçurdum. Ne diller döktim. Ama yazık ki sözler etkili oldu; babam isteğimi kabul etti. Biriktirmiş olduğum para toplamının kırk beş lira olduğunu söyleyerek onu bana postaladı."
 
Bakınız o zamanlarda bile parayla kitap basılabiliyormuş.
"Doğru Alem Matbaası adını taşıyan Ahmet İhsan ve ortaklarının matbaasına koştum. Bu, gösterişli kitaplar basarak ün kazanmış yeni bir Türk matbaası idi. Ahmet İhsan Bey ile ortağı Asım Bey'le dostluğumuz işte o tarihten başlar. Matbaa, Ebussuut Caddesi'nde, dar, kötü bir yapıda idi. Ama ilk kez içine ayak bastığım bu matbaa, pis kokuları, uğultulu havası ile bana bir tapınak gibi kutsal göründü. Hele onu yönetenlerin ne büyük adamlar olması gerekirdi!"
İşte gördüğünüz gibi "Parayı veren düdüğü çalar." Ahh, pardon! Bunu siz benden daha iyi bilirsiniz tabii!
"Kitabın düzeltileri için matbaaya gidip gelmeye başladım. Bu beni kendi gözümde çok yükselten bir uğraş olmuştu. Çevremdekilere, " Matbaaya gitmiştim", "Matbaadan geliyorum", sözlerini yinelerken nasıl şaşkınlıklar ve imrenmeler içinde gözlerinin açılmadığına şaşar kalırdım."
Hala mı tanıdık bir şey yok bu anlatılanlarda? Yapmayın efendiler! İnsaf!
"Nadide'yi yazıp bitirmekle içimdeki yazı hevesi geçmiş değildi. Tersine bu hastalık gittikçe tehlikeli bir biçime dönüşüyordu."
Hadi bakalım. Sizde durum ne? Başladı mı ikinci kitap için çalışmalar?
"Nadide'nin basılışı bittiği zaman, arkasına "Yazarın Basılacak Eserleri" diye koca bir liste ekledim. Böyle bir şey yapmazsam, sanki edebiyatçı onurum zedelenecek kanısındaydım. Bunun için bütün çabamla başka eserler hazırlamıştım. Bana göre, bu yüklü listeden sonra okuyucular büyük bir yazar karşısında bulundukları gerçeğini kabullenmezlerse çok insafsız davranmış olurlardı."
Hazır mı sizin basılacak eserler? Bakın önemli bir mesele imiş bu. Lütfen bu şartlara riayet ediniz!
"Çok şükür ki bunlardan hiçbiri basılmadı."
Efendim bu macerayı yaşayan Hüseyin Cahit'in o zamanlar 16 yaşında bir çocuk olduğunu unutmayalım. Sizler, koca koca insanlar. Elbette hakkınızdır bir şeyler yazmak, çizmek, kitap bastırmak. Size kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Fakat kendi eserciklerinizle bu kadar övünmeniz, doğru dürüst bir okur dahi olamadan yazar kisvesine bürünüp, hariçten gazel okuyarak kendinizi bu kadar ön plana çıkarmanız gerçekten çok çocukça. Hatta ayıp efendim! Unutmayınız ki siz yazardan önce o kitaplarınızı bastırdığınız merdiven altı matbaaların sahibi yayınevlerinin müşterilerisiniz.
Son sözü yine Hüseyin Cahit'e bırakalım.
"Nadide'nin konusundan söz edecek değilim; zahmete değmez. Uslup ve düzeni baştan başa Ahmet Mithat Efendi'nin kötü bir taklidiydi."
Kaynak: Edebiyat Anıları. 
Hüseyin Cahit Yalçın. 
Türkiye İş Bankası Yayınları 1975. 
Birinci Baskı
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 51
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster