Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '10

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
1013
 

Yazı ve Sözün Geleceği

Yazı ve Sözün Geleceği
 

Kendi objektifimden...



HY: Gelişen teknoloji ile birlikte yazı nereye doğru evriliyor; gideceği yer iyi mi, kötü mü? Pek emin değilim; çünkü bu olgu insanın başkalaşması anlamına da gelecek bir süreç. İnsanın başkalaşmadan kalması iyi mi, kötü mü, ona da karar vermiş değilim
.
Herkeste bir gelecek kaygısı var: ütopyalar, Marduk türünden eskatolojiler (http://tr.wikipedia.org/wiki/Eskatoloji) üretiliyor. Romanın ve şiirin öldüğü/öleceği gibi ezber varsayımlar ciddi biçimde tartışılıyor. Bu konudaki toplumsal kaygılar çok karmaşık... Ve çoğu da bilgisayar teknolojisi ile ilgili.
.
Deniyor ki, insanlık son 5 bin yılda kat ettiği yol kadar mesafeyi son 25 yılda kat etti. Bu hızın ivmesi giderek artıyor/artacak. Bilindiği üzere insanlığın Tarım Devri’ne evrilmesi 12 bin yıl almış. Endüstri Devri’ne geçebilmesi ise 200 yıllık bir evrim sürecinden sonra gerçekleşmiş. Teknoloji Devri’ne geçişi -hepimizin tanık olduğu gibi- 25 yılda gerçekleşti. Fakat bu 25 yıl tüm insanlık uygarlığına denk gelen bir şey!..
.
Bu noktada çok önemli bir ayrıma dikkat ediniz lütfen: Bu uygarlığa ben “İnsan Uygarlığı” diyorum; çünkü daha önceki uygarlıklar doğayı, ovaları, akarsuları, hayvanlar ve bitkileri de içine alan birer uygarlıktı. Bu sonuncusu ise insan odaklı bir uygarlık, yani insanın evrimi üzerine kurulu bir uygarlık...
.
Matbaanın Batı’da ortaya çıkışı uygarlığın Batı’ya kaçışını hızlandırdı. Bu biçimsel bir şey olarak kalmadı; tarihsel bir değişim-dönüşüm yarattığı gibi ulus-devletlerin de ortaya çıkışını sağladı.
.
Yazının otomatlaşması Batı uygarlığının en etkili gücü oldu 1980’lere kadar. Fakat bilgisayardaki mürekkepsiz yazı, yepyeni bir uygarlık değişimine ve matbaadan bilgisayara doğru bir insanlık başkalaşımına yol açtı.
.
AŞ: Yazının ve sözün ne olduğunu tarihsel süreç içinde hepimiz gördük, okuduk, öğrendik. Madem bilgisayar teknolojisi karşısında zaman ve mekânın, söz ve yazının elimizden kaçıp gitmesi korkusunu yaşıyoruz; bu panelde asıl tartışılması gereken şey, zamanın içinden evrilen dilin, yani “söz ve yazı” diye insanı kuran iki temel kavrayışın gelecekte ne olacağıdır...
.
Bu konuyu diyalektik açıdan ele aldığımızda, hemen şunu görürüz: evrende ve doğada sonsuz bir devinim var; hiçbir şey ölmez; ama değişip dönüşüp kendini yeniden kurar. Öyleyse söz konusu olan şey; günümüz sözü ve yazısı ile geleceğin sözü ve yazının ne olacağıdır.
.
Gelecekte de söz olacak, yazı olacak; ama bunların nitelikleri, nicelikleri, biçimleri ve araçları farklı olacaktır. Tüm mesele budur!..
.
Alvin Toffler ve Heidi Toffler’in (ABD Başkanı Reagan’ın siyasal ve sosyo-ekonomik danışmanlığını yapmış 2 kardeştirler) 1996’da yayımladıkları “Yeni Bir Uygarlık Yaratmak - Üçüncü Dalganın Politikası” adlı kitapta üçüncü dalganın belirleyici öğesinin şiddet olduğunu söylerler. İşte bugün kendi coğrafyamızda ve dünyadaki alt üst oluşun altında yatan şey bu şiddettir. Bu noktadan bakıldığında, ileride çok daha büyük trajediler yaşayacağımız görülüyor
.
Çağı kavramak sadece nano-teknolojiyi anlamakla ve bilgisayar endüstrisi terminolojileri üzerinden konuşmakla değil; aynı zamanda hiper-endüstri çağının oluşturduğu yeni bir kavrayışla, “dijitilasyon” kavramıyla düşünmekle olabilir.
.
Dokunmatik, klavyesiz e-tablet bilgisayarlar çıktı piyasaya; yakında bilgisayarlarınızı sadece göz üzerinde oluşturduğunuz kodlarla uzaktan da idare edebileceksiniz; sizden çok uzaktaki tabletlerinizdeki dokümanlara uzaktan erişim olanağınız olacak sanal göz mercekleri aracılığı ile. Kısacası, sanallık kavramı biçim değiştiriyor, başka bir kavrayışa dönüşüyor.
.
Yazı açısından da sanallık ve e-okumalar yeni bir kavrayış getiriyor. Bütün bu yıkım, değişim, dönüşüm ve sıçrayışlardan ürkmemek gerekir; çünkü zaten insanlık tarihinde her sıçrayış bir yıkım gerektirmiştir.
.
Endüstri çağının araçlarına baktığımızda ilk gördüğümüz şey hızdır; fakat hız, bir sanayi üretimi, bir fizik kanunu olmaktan çıkmış, bir ideolojiye dönüşmüştür. Ekonomik, politik, sosyal, kültürel, ahlâk gibi bütün ideolojileri içine alıp tek bir yapıya doğru evrilmiştir.
.
Bu yapı ulus-devletleri tasfiye etmekte olan yapıdır. Ulus-devletleri oluşturan yapı gümrük duvarlarıdır. Gümrük duvarları kaldırıldıkça, içeriye giren küresel şirketlerin parası oradaki maliye disiplinine uğramadan yeraltı ve yerüstü kaynakları üzerinden kârını yaparak, çıkar gider. Sıcak para denen şey budur.
.
Bir ideolojisinin oluşturduğu bir diğer kavram özelleştirmedir. Özelleştirmeler daha önceki kapitalist ekonomi klişeleri çözme aracıdır. Önceki savaşlar askeri ve ekonomikti; şimdiyse savaşı askeri olmaktan çıkardılar; ama özelleştirme adı altında, savaşmadan, ulusların dişleriyle-tırnaklarıyla biriktirdikleri öz sermayelerini çok uluslu şirketlere devretmeye başladılar.
.
Bu tasfiye sürecinde sermayenin birleşerek, aynı amaca bir bütün olarak yöneldiğini yeni bir dünya düzeni ile karşı karşıyayız! Çin sermayesinin Amerika içerisindeki hareketi ne ise, Amerikan sermayesinin İngiltere içindeki hareketi de aynı durumdadır. Yani, bu süreç sermayenin kendini yeniden kurmasıdır. Bu arada az gelişmiş veya çevre ulus-devletler de tasfiye edileceklerdir. (Tabii ABD, İngiltere ve Almanya gibi merkez ulus-devletler varlıklarını sürdüreceklerdir.)
.
Evet, çağın ideolojisinin bir ayağı hızdı, diğer bir ayağı da trendler-imajlar-kastlardır. Bu da ekonomik kavrayışın alt örgütlenmesi olan kültürel kavrayışlardır. Artık hayatımız trendler üzerine kuruludur, imajlar üzerine kuruludur ve bu kavrayış içerisinde de her biri kendini oluşturduğu veya içerisinde yer aldığı kastlar vardır.
.
Hatta iş o kadar ileri gitmiştir ki, bireysel varoluşun kendisi özel hayatınızı ne kadar çok vitrine çıkarabildiğinizle ilgilidir. Ne kadar çok görünebilirseniz, varlığınızdan o kadar emin olabiliyorsunuz. Vitrine çıkardığınız şeyde görünen şeyin bir emek ürünü olduğunu unutuyorsunuz. Böylelikle emeğe yabancılaşma süreci başlıyor ve insan giderek kendine yabancılaşmaya devam ediyor.
.
Sözü edilen zeminsizlik ve mekânsızlık aslında yok değil; var, sadece eğrileri değişiyor. Yani geldiğimiz konumda mekânın geçiciliği üzerine inşa edilmiş mekânlar ve zeminler var. Öyle ki bir imge daha bizde varlığını bulmadan, başka bir imge ile yer değiştirerek, belleksizlik içinde yeni bir zaman ve mekân oluşturuyor. İnsanlar zaman-mekân içerisinde yaşıyorlar; ama bu zaman-mekân içerisinde insanı oluşturan temel argümanlardan, örneğin vicdan, hukuk bilgisi, kardeşlik, bir arada yaşama bilinci gibi hümanizmanın getirdiği birikimlerden habersiz refleks gösteriyorlar veya bunların var olduğunu unutuyorlar.
.
Bugün bizim zamansızlık ve mekânsızlık için şikâyet ettiğimiz şey, insanın toplumsal vicdanını yitirmesi ilgili bir şeydir. Bu kadar. Yoksa zamansızlık ve mekânsızlık diye bir şey olamaz. Zaten varlığın nedeni ve nedenin varlığı mekânla açıklanıyor.
.
“Genişletilmiş Sanallık Mekânları” diye yeni bir kavram var. Gelecek 5 yıldaki buluşlar son 150 yıldan getirdiğimiz buluşları hem aşacak, hem aşındıracak, hem de anlamsızlaştıracak. Oturma odamızdaki dev ekranda, gerçekte var olmayan sanal bir hayvanı besleyip büyütecek ve onu hem sevip hem özleyeceğiz. Bu trend öylesine genişletilip yaygınlaştırılacak ki, bir uçak yolculuğunda bir gölde balık tutmanın veya yemyeşil bir bahçeyi sulamanın keyfini yaşayabileceğiz. Bu teknolojik değişim aslında şaşkınlığımızı da besleyerek bizi sürüklüyor peşinden.
.
Esasen, bu büyük değişimin dinamiği şiddettir. Şiddet dalgaları ve kaynakları öylesine çoğaldı ki; kişisel şiddet, söz şiddeti, davranış şiddeti... Bütün bunlar bireyin örgütsüzlüğünün getirdiği doğal bir durumdur. Bu örgütsüzlük de öylesine bir kişiselleşme getirdi ki, nerdeyse “Ya Aydın, benim için de sen düşün...” diyor insanlar. Bireyden kişiye doğru bir yozlaşma var. Gelecek projesi içinde yer almak istemeyen, alamayacak olan tuhaf bir yığıntı oluştu tüm dünyada ve bunlar toplam dünya nüfusunun üçte ikisinden daha fazlasını oluşturuyorlar.
.
O hâlde, “Geleceğin kültürü nasıl olacak?” sorusunu başka bir soruyla açabiliriz: “Gelecekte sözün, mekânın ve zamanın nedensellikleri ve biçimsellikleri nasıl olacak?”
.
Dünyada “araçsal akıl” diye yeni bir kavram var. Hepimiz aklımızın işlevselliğini birer araçla anlamlı kılıyoruz. Duygusal algı geriliyor, onun yerine bu geliyor. İnsani kimlikler, duygusal ve tensel insanilik geriliyor, araçsal akıl gelişiyor.
.
Her insanın iki kişiliği vardır artık. Net, açık, görülebilen bir kişiliği vardır; bir de sanal hayattaki kişiliği... Gerçek hayatta gerçekleştirmediğimiz istemlerin, taleplerin, davranışların hemen hepsini sanal dünyada gerçekleştirebileceğimiz başka bir kimliğe aktarabiliyoruz.
.
Bu sanal dünyada sözün ve yazının biçimi de sanallaştı, sanallaşıyor. Elektronik mürekkeple yazılmış cihazlardan okuyoruz/okuyacağız e-kitapları. Öyleyse konvansiyonel yayıncılar bu yeni tarzlara uyum içine girmek zorunda kalacaklardır. Üç boyutlu kameralar üç boyutlu görüntüler kaydedecek ve bunları 3 boyutlu televizyonlarda izleyeceğiz. Dördüncü boyut konuşulurken, üç boyutlu oyun konsolları pek çok üç boyutlu oyunu oturma odalarımıza kadar taşıyacak.
.
HY: Bugün, bana göre, dünyayı insanlar, CEO’lar yönetmiyor; bilgisayarlar ve istatistikler yönetiyor. Şirketler bilgisayarlara düşen istatistikî sonuçlara göre kararlar alıp davranış sergiliyorlar. İnsan ve insan iradesi dikkate alınmıyor, teknolojik iradeye sadık kalınıyor. Bu teknoloji, insanın algısını ve beynini değiştirebilecek bir gelişmedir ve insanın başkalaşımının nedeni olacağı için dikkatle takip edilmelidir.
.
Bu algıdan söze ve yazıya gelirsek, bence Sümerlerden, Fenikelilerden, Latinlerden alıp geliştirdiğimiz soyut yazı bugün terk edilmekle yüz yüzdedir. Buradan hiyerogliflerin resim yazısına dönülecektir. Bilgisayarda yazarken sözcüklerin aralarına görsel işaretler konulduğunu ve bunların duyguları ifade eden simgeler olduğunu biliyoruz. Bunlar giderek artacak ve bildiğimiz yazı dili belki de terk edilecektir.
.
AŞ: Burada araya girip hemen şunu söylememe izin verir misiniz?.. Soru sorma yanıt merkezini tetikler; öyleyse “Bir dil nasıl kaybedilir?” sorusunu sorup yanıtını aramalıyız... Bir dille felsefe, edebiyat, hukuk ve bilim yapamıyorsanız, o dil ölü sayılıyor. Bir dili konuşabilirsiniz; fakat o dilin bu değer dizgeleri açısından bir karşılığı yoksa o dilin gelecek projesinin öznesi olma iddiasında olan varlıkların bir arada kümesel, ölçüsel ve yapısal oluşumundan bahsedilemez.
.
Buradan Türkçeye bakarsak, Türkçenin çevreni içerisinde hâlâ felsefe yapamıyoruz, hukuk yapamıyoruz, bilim yapamıyoruz. Bu üç alan bize ait olmayan hâllerle kurulmuş durumda. Buradan evrensel ölçekte bir sıçrama yapabilmek olasılığı düşüktür. Öte yandan da yerelliğin kendisinin korunması, bu vahşi uygarlık projelerinin önündeki en büyük engel olarak algılanıyor. Doğrudur; yerel folklorik anlamı olan kültürü korumalıyız, geliştirmeliyiz; ve fakat aynı zamanda bunun o büyük sıçramaların önündeki büyük engel olduğunu da bilmeliyiz.
.
HY: Aydıncığım, burada önemli bir püf noktası saklı... Sümer dilinin ölümü senin bu söylediğine ters düşen bir şey. Sümer yazısı bugünün İngilizcesi idi. Yaklaşık 3 bin yıl boyunca Ortadoğu’da felsefe ve edebiyat o dille yapıldı, o dille yazıldı ve konuşuldu. Sonunda öldü... Fakat onun kadar önemli bir diğer yazı Mısır’ın hiyeroglif yazısıdır. Hatta denebilir ki, Sümerlerde felsefe yok, Mısırlılarda vardı. Fakat Mısır uygarlığı da öldü. Bence günümüzdeki sanal yazılı iletişimin Mısır alfabesine doğru bir değişimi var.
.
AŞ: Dostum, bizim felsefe yapacak genel bir kültürümüz oluşmadı ki felsefe yapalım. Bizim kültür kaynaklarımızın neredeyse tamamı Batı’dan gelir. Batı’nın bildik kavramlarını alırız, bizim kendi ihtiyaçlarımıza göre şekilleriz. Bu bir zanaatçılıktır, sanatçılık değil. Sanatçılık kendi kaynaklarınızdan yola çıkarak felsefe yapma biçimidir.
.
Kapitalizmin bütün mantığı kâr etmektir. Bunun için sürekli olarak yıkıp yeniden yapmak ister. Bunun için de sadece eşyayı değil, gerekirse doğayı ve insanı da yok eder. Yıkıp kurarken de “yeni bir uygarlık yaratıyoruz, büyük dalga geliyor, yeni bir insan biçimi geliyor” gibi sloganlar kullanır. Aslında tüm yapılan şey, doymuş olan arzı yeniden sıfırlayıp arza dönüştürmektir.
.
Bunun yazı ile ilintisini konuştuğumuzda, görürüz ki bugünkü yazı biçimleri ile 500 yıl önceki yazı biçimleri arasında hiçbir benzerlik yoktur. Bugünün yazısından da geleceğin yazısına doğru evriliriz. Bu nedenle 3 bin yıl önceki yazı biçimleri ile bugünkülerin benzeşmezliği değişimin devamlılığını gösterir. Bugünün dili de bilişim diline doğru gidiyor.
.
HY: E-kitaplar hızla gelişiyor. İnternetten 1500 kadar romana ulaşabiliyorsunuz. Don Kişot artık 3 boyutlu teknoloji ile izlenecek ve dolayısıyla okunmayacak.
.
AŞ: Yalnız burada şöyle bir kritik nokta var: Politik metinlerle estetik metinleri bir şekilde birbirinden ayırmalıyız. Bu kıstasları kaybedersek her metni estetik diye okuma riskini yaratabiliriz!
.
Sanal dünya diye bir oluşum gerçektir, sanallık geleceğin yaşam biçimidir, e-kitaplar kaçınılmaz olarak okunacaktır; fakat burada bize düşen görev bu sanal dünyayı doğru algılamak, oraya kendi varlığımızla bulunmak, kendi ideolojik ve estetik müdahalelerimizi kendi argümanlarımızla yapmak ve oraya kendi kurallarımızı koymaktır.
.
.
Dip not: Bu yazı 20 Nisan 2010 günü TÜYAP-İzmir Kitap Fuarı’ndaki “Yazı ve Sözün Geleceği” başlıklı panelde konuşan Aydın ŞİMŞEK ve Hayri K. YETİK’in sözlerinden derlediğim bir seçkidir.
.
.
.
.
.
.
Günün Sözü: Geleceği iyi okumak, geleceği yarı yarıya üretmek demektir.

semrin sahin bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

büyük emek harcıyorsunuz hocam, elinize sağlık. E-Book Reader'lar Avrupa'da yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Sony bu konuda öncü ve 200 kitaba kadar yükleyebiliyorsunuz. Koca kütüphaneyi çantanızda taşıyabiliyorsunuz. Sevgiler..

Ata Kemal Şahin 
 26.04.2010 21:55
Cevap :
Çok teşekkür ederim Ata Beyciğim, sanıyorum ilerleme/değişim o kadar hızlanacak ki, bazı ürünleri piyasada görmeden yenileri çıkacak ortaya... Bu hız düşürülmezse işler çığırından çıkabilir bence. Selamla, saygıyla...  27.04.2010 18:11
 

İnsanlık değişiyor, değişen insanlıkla birlikte dünya düzeni de değişmekte. İnsanın teknolojiyle beraber başkalaşması kısa vadede kötü gibi gelse de uzun vadede iyidir. Her ilerleme ilk anda ürkütücü gelebilir, alışılmışın dışına çıkıldığı ve alışkanlıkların alt üst edildiği duygusuyla. Teknolojik ilerlemenin olumsuz yanlarını kontrol altında tutabilen, olumlu yanlarını geliştirebilen insanlığın olacaktır gelecek. Aydın Şimşek ve Hayri K.Yetik konuşmalarını okurken "piko-teknoloji" gibi bilmediğim bir kavramla karşılaşıp araştırmak zorunda kaldım, güzeldi. ****** Çok teşekkür ederim H...... Hanım, insanı yararlı olduğuna inandırıp teşvik edebiliyorsunuz... Gıptayla, selamla, sevgiyle...

Mehmet Sağlam 
 25.04.2010 23:18
 

diye bir oluşum gerçektir,sanallık geleceğin bir yaşam biçimidir,bu dünyayı doğru algılayarak,kendi varlığımızla orada bulunmak." Son paragraf bize her şeyi anlatıyor.Önümüzde açılan bir varoluş boyutuna,kendimizi olduğu gibi teslim etmek mi,yoksa bu boyutu algılamaya çalışarak,kendimizi katarak oluşuma kendi ışık ve rengimizle katkıda mı bulunmak?İkinci varoluş,gerçeğimizi,birinci ise,sanalımızı yaratacak.Günün sözü çok güzel özetlemiş,"geleceği okuyabilen"BALIK okuyamayıp boş bakanların başında ki "B" harfi düşerek ALIK olacak.Yani bu yeni varoluş çabamızla katılmadığımız sürece bizi yok edecek,renk ve ışığımız varsa varolacağız.Bu da çok güzel Bence Mehmet Bey,adil bir varoluş.Ben UMUTla bakıyorum,güzel şeyler umarak. 20 Nisan 2010 tarihli Tüyap Fuarında ki paneli yine bize emekle yazınızla taşıdınız,sağolun,varolun,ama biz de renk ve ışığımızla meseleye akıl yormamız gerek ki,VAROLABİLELİM değil m:)? Yüreğinize sevgi,bilininize,EMEĞİNİZE saygımla,Nefis bir Beyin fırtınası idi,se

Şerife Mutlu 
 24.04.2010 12:52
Cevap :
Sevgideğer Yontu Üstadım, taşımız-kilimiz-ağaçlarımız gibi sözcüklerimizi de yontarak nasıl da başka biçimler yaratabiliyorsunuz!!! Balık-Alık ilişkisi nefis bir çağrışım ve özeleştiri olmuş. Yazıyı derinleştirdiniz. Teşekkürle, derin saygıyla...  26.04.2010 9:08
 

...ve bir gün bir bakacak ki büyük insanlık elinde aŞkla şiirden başka hiçbir şeyi kalmamış...'henüz vakit varken gülüm'diyordu ya NAZIM USTA...SELAMLAR...SAYGILAR...

nedim üstün 
 24.04.2010 11:37
Cevap :
Gülme vakitlerinin daraldığını, güleMeme döneminin içine girebileceğimizi ben de sezinliyorum Saygıdeğer Şair dostum; ama Nazım kadar karamsar değilim. Bu süreci iyi yönetir ve elimizi taşın altına koyarak değişim sürecinin aktörlerinden biri olursak, ufuktaki umut gerçeğe dönüşebilir. Tabii sırtını güneşe dönüp yılın 6 ayı siesta yapanlara değil sözüm. Derin saygıyla, teşekkürle...  26.04.2010 9:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 147
Toplam yorum
: 3492
Toplam mesaj
: 296
Ort. okunma sayısı
: 2862
Kayıt tarihi
: 05.05.07
 
 

İngilizce öğretmeniyim, çevirmenim, dilmaçım, araştırmacıyım. / Beş kitabım var: Beynin Kimliği, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster