Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '08

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
1049
 

Yazılmamış bir mektup

Yazılmamış bir mektup
 

http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.chip.com.tr/images/content/20080601050453.jpg&i


Yarın zorunlu bir iş seyahati için Constantinapolis’e gitmem gerekiyor. Antep’ten Constantinapolis’e gitmek için almam gereken, seyahat gerekçe chipinin (eskiden vize dediğimiz) kimlik kartıma yüklenmesini bekliyorum. Aslında böyle bir işleme de ihtiyaç yok ama Türk olduğum için yaşadığım yerden izin almadan başka bir yerleşim bölgesine geçemiyorum. Bu uygulama ruhumu acıtsa da mecburuz. Bir kitap da okumuştum. Sanırım 1990–91 yılı öncesinde var olan Sovyetler Birliği devletinde de aynı uygulama varmış. Aynı devlet de olsa insanlar izin almadan seyahat edemezlermiş.

Daha önce yazmıştım biliyorsun, çalıştığım şirket bölgenin en büyük petrol üreticisi. İngiliz kökenli patron bu tip seyahatlere genelde benim gibi ikinci sınıf yöneticiler yerine Alman veya Fransız kökenli üst düzey yöneticilerini gönderir. Nedense bu sefer beni gönderdiler. Malum bizler üst düzey yönetici grubuna dahil olamıyoruz, senin ben küçükken “bunlar hain oğlum dikkat et” diye gösterdiğin kişilerden başka.

En son 45 yıl önce gitmiştim Constantinapolis’e. Hatırlıyor musun, annemle, ablamla birlikte o ilk gittiğimizde ne güzeldi o zamanki adı ile İstanbul. Emirgan Korusunda gezmiş, boğazda balık yemiş, Ortaköy’de ki çay bahçesinde boğazı ve gemileri seyrederken ıhlamur içmiştik. Bebek’te yürürken kağıt helva yemiş, akşamda Beşiktaş’ta midye tava ile doyurmuştuk karnımızı. Topkapı sarayı, Sultanahmet Cami, Miniatürk derken ne keyifli geçmişti o tatilimiz. Şimdi gittiğimde hangilerini bulabilirim, o zevki alabilir miyim, bilemiyorum.

Artık hayatımızı nasıl yaşayacağımıza biz değil de kolumuzda takılı olan bileklikler karar veriyor. Ne zaman nerede olduğumuz ne yaptığımız her zaman izleniyor. Aynı zamanda ilk bakıldığında da kim olduğumuzu anlıyorlar. Çünkü bu bileklikler yalnızca Türk olanlarda var.

Geçen haftaydı sanırım, büyük kilisenin karşısında ki cafede arkadaşlar ile bir araya geldik. Yani bir araya geldik dediysem toplamımız dört kişi. Daha fazla kişi ile bir arada olmamız zaten yasak. Arkadaşlarımı iyi tanırsın. İlkokula başladığımız gün tanışmıştık daha. Hepimiz birbirimize sıkıca bağlandık ve dostluğumuz hiç azalmadan devam etti çocukluğumuzdan bu güne kadar. Eski günleri konuşmak, şimdi bulamadığımız o mis kokulu Türk Kahvesi ve tavşankanı demli, ince belli bardakta keyifle içtiğimiz çayımızın özlemini, malt kahvede, expressoda aramak için buluştuk. Gizli gizli Türkçe konuşup, yaşayamadığımız kültürümüzü anılarımızda tazelemek ve unutmamak için buluştuk baba. Mert şimdi Dicle ve Fırat’ın sularını içme suyu haline getiren bir Amerikan firmasında çalışıyor. O bize göre şanslı, çünkü Mert işi gereği Urfa, Elazığ ve Mezopotamya bölgelerine seyahat iznine sahip. Ablamda Ankara’da aynı firmanın genel merkezinde görevli, bu bölgelerden elde edilen içme sularının Amerika ve Avrupa bölgelerine dağıtım işinin organizasyonunda çalışıyor. Ablam işi gereği Antep’e gelmese hiç görüşemeyeceğiz. Çünkü ben oralara gidemiyorum. En son üç ay önce görüşebildik ablamla, o da ancak bir saat kadar. İki yeğenim var ama şimdiye kadar hiç göremedim. Benim çocuklarımda kuzenlerini tanıyamadılar. Benim büyük oğlanla ablamın küçük kızı aynı yaştalar, ikisi de üniversite son sınıfta. Ablamın büyük oğlan yeni evlenmiş. Bir İtalyan kızla. Benim küçük kız lisede. Evet, dört torunun var ama kuzenler birbirlerini, yeğenler halalarını ve dayılarını bilmiyor baba. Torunların ayrı kaldılar, o hep söylediğin çok önemli dediğin aile bağlarını unuttuk biz bu zamanlarda.

Diğer arkadaşlarım Emre ve Barış İtalyanların yönettiği ve Vatikan’a bağlı bir firmada çalışıyorlar. Emre Çin, Barış Hindistan sınırlarında ki görevli güçlerin lojistik desteğini sağlıyorlar.

O iç savaştan sonra yani tam kırk yıl önce yaşadığımız dehşetten sonra hayatın bir anlamı kalmadı artık bizim için. Sen göremedin baba ama biz yaşıyoruz bu günleri. Hani sen hep anlatırdın bize, küçükken okullarda derslerimizde okurduk, bir kurtuluş savaşımız vardı bizim. Dedelerimiz, atalarımız derdin bu ülke topraklarını bizlere kanları ile sulayarak teslim ettiler diye. Biz onların şehitlik ve kahramanlıkları ile bu gün rahat ve huzurlu yaşıyoruz, özgürlüğümüzü ve hürriyetimizi yaşayabiliyoruz derdin. Bu ülke bizim için çok önemli derdin. Baba biz şimdi sizin gibi anlatamıyoruz, biz şimdi sizin gibi özgür ve hür değiliz. Sen benim canımdın, hayatta en sevdiğim varlığımdın babamdın, ama neden dedelerinizin, atalarınızın size bıraktıklarını sizde bize bırakmadınız. Neden bizim özgürlüğümüzü, hürriyetimizi ülkemizi başkalarına teslim ettiniz. Neden bizim hayatımız için mücadele edipte bu günlerimizi özümüzle, kültürümüzle dinimizle yaşamamıza izin vermediniz? Neden..!! Ve bunların hepsinin sebebi de içiniz deki savaştı. Dedeleriniz düşmanla vuruşarak, savaşarak şehit oldu ya siz. Kimle, kimin toprakları için savaştınız? Göremediniz mi, bilemediniz mi asıl düşmanınızı. Yalnızca, kazançla lüksle yaşamaya, bize servet bırakmaya, mal mülk bırakmaya çalıştınız. Ama ülkemizi unuttunuz. Mal mülk yok şimdi zaten. Onların hepsi boşunaymış. Keşke bize vatanımızı, ülkemizi, hürriyetimizi bırakabilseymişsiniz!

Bu gün 18.Mart.2060. Seni kaybedeli tam 40 yıl oldu. İçim hasretinle ağlasa da saygım ve sevgim ne denli büyük olsa da bunu sana sormak zorundayım baba. Beni duyamasan bile cevap veremesen bile bunu sana sormak zorundayım baba. Çünkü bizim, evlatlarımıza bıraka bilecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Çünkü bize evlatlarımız, bizim sizlere baba olarak baktığımız gibi, saygı duyduğumuz gibi bakmıyorlar. Çünkü biz sıradan çalışan olmaktan başka hiçbir şey değiliz…

Şu kahrolası seyahat chipi sırası beni nerelere götürdü. Bu gün 59 yaşında bir adam olarak yediremiyorum kendime, her an yaşadığımız bu onursuzluklardan içim yanıyor. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Ancak SORUYORUM, sana ve o gün yaşayan tüm yetişkinlere, bu hayatı bize NEDEN yaşattınız diye!…

Seni Çok Seven Canın Oğlun...

M.Refik BARLAS

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

öncelikle cvp yazdığınız için tşk ederim yorumum asla size karşı gard almak değil ben sadece istemediğim bi olayı söledim biz atatürk gençliğiyiz asla bu vatan üserinde oynanmasına izin vermeyiz tekar cvbınız için tşk ederim

vedat kaan 
 18.11.2008 1:11
Cevap :
Vedat Kardeşim. Yorumunun bana karşı bir tepki olmadığının farkındayım. Hassasiyetinde ki heyecanı dahi hissettim. Aslında size cevabım, yazımda gizli olarak sorulan soruları tekrarlamak oldu. Duyarlılığınıza teşekkür ederim. Selam ve sevgiler.  18.11.2008 13:45
 

ya bu olması imkansız bişey olamaz bu imkansız istanbul istanbul olarak kalacak

vedat kaan 
 17.11.2008 13:56
Cevap :
Mutlaka ki olamayacak. Yazının ismi bu sebepten Yazılmamış Bir Mektup . Biz bu mektubu yazdırmamak için varız. Ama aksini isteyenler kim? Bunu görebiliyormuyuz? Bu sonucu yaşamamak için neler yapmalıyız? Bunu biliyormuyuz? Ben kabusumu yazdım. Çocuğumun bana bu soruları sormasını istemediğim için yazdım bu yazıyı. Okuyanlar ne der bilemem. Selam ve sevgiler Vedat kardeşim.  17.11.2008 14:47
 

Uzun zamandir bastan sona okudugum ilk blog yazisi oldu, yazmaya ayirdigin zaman icin tesekkur ediyorum.

Alihan yenisehirlioglu 
 17.11.2008 11:45
Cevap :
Sabırla okuduğunuz içinben size teşekkür ederim. Umarım yazı size zevk vermiştir.  17.11.2008 12:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 26
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 4381
Kayıt tarihi
: 22.10.08
 
 

1962 Gaziantep Doğumluyum ve Gaziantep'de yaşıyorum. 1979 Gaziantep Lisesi ve 1984 Bursa UÜ İİBF ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster