Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ekim '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
885
 

Yazmak insanın kendini, başkalarını ve yaşamı keşfetmesidir

Yazmak insanın kendini, başkalarını ve yaşamı keşfetmesidir
 

Copyright©ALP ICOZ 2010


İnsanın kendine biçeçeği en düşük değerin başkalarının da ona biçeceği en yüksek değer olabileceğini göz önüne alarak, insanın kendisine hakettiği değeri vermesi ve kendisini ve yaptıklarını o düzeyde değerlendirmesi gerekir. Çoğu zaman pek çok yetenekli ve üretken sanatçı bunun bilincinde olmaz, sanatçı ruhu yani ‘duygusal’ yanı ‘ego’sunu, yani içindeki ‘ben’i bastırır. O nedenle, ben bu yanlışa düşmeden, alaca karanlıkta bir ışık yakmak açısından, hem eğitimci bir yazar, hem de şair olarak, hangi evrimi geçirdiğimi ve yazarlık konusundaki düşüncelerimi kısaca paylaşmak istiyorum sizlerle… Çünkü iyi bir okuyucu olmak da, yazarı ve onun ne mesaj vermek istediğini anlamakla mümkün oluyor.

Yıllardır değişik alanlarda hem eğitim görerek, hem çalışarak, hem de birbiriyle tamamiyle zıt ortamların içinde doğrudan ya da dolaylı olarak yaşayarak derinlemesine gözlemler yapma fırsatı buldum. Bu gözlemlerimi orta okul yıllarımda şiirlerle başlayarak, yazdığım mektuplarda, makalelerde, denemelerde, hikayelerde, günlüklerde, felsefi sözlerde, yaptığım karakalem çizimlerde, çektiğim fotoğraflarda yansıttım hep. Basılmamış yazılar ve okunmamış şiirler yazdım. Türkiye’de, ve Amerika'da yirmi yıldan fazla bir süre içinde, çok çeşitli görevlerde ve farklı disiplinlerde ve iş ortamlarında eğitimcilik ve yöneticilik yaptım; yaptığım iş ne olursa olsun ona kesinlikle kendi kişiliğimden ve yeteneklerimden birşeyler kattım. Bunların yanısıra, sıkıntılarla boğuşarak ve insan kalmaya çalışarak yaşadığım içinde hem sosyal yalnızlık hem de zorlu geçen yıllar ve bu süreçte geçirdiğim kişisel evrim, yaşama, olaylara ve insanlara, pek çoğunun hem kafasını karıştıran hem de başka boyutlara götüren, kendime özel, karizmatik bir felsefi pencereden bakmamı sağladı. İnsan dünyayı keşfetmek istiyorsa önce kendisini çok iyi tanımalı, bilinmeyen yönlerini, ulaşamadığı boyutlarını keşfetmeli. Ben önce bununla başladım... Buna ‘içine kapanmak’ demiyorum; aksine, ‘içine açılmak’ ya da ‘içini açmak’ diyorum. Bir yazarın, bir insan olarak önce kendine karşı dürüst olması gerektiğine inanıyorum. Belki de, ünlü bir yazar olmadığım için kendime ve okuyucularıma karşı daha dürüstüm. Okunma ve beğenilme hırsı olmaksızın hem kendime hem de paylaştıklarıma karşı daha içtenim ve dostum. Kimilerine göre çok duygusal, kimilerine göre de aşırı acımasız gelen yorumlar yaptım yazdıklarımın pek çoğunda. Gençliğimde kendi dünyamı paylaşmakla başlayan bu yazma serüvenim, tornada geçen yıllarla beraber toplumsal boyuttaki sorunların bireysel boyuttaki yüklerini kendi sırtımda bir yük ve kendi yüreğimde bir gönül yarası olarak yansıtmak şekline dönüştü. Şairler biraz melankoliktirler... Sanırım ben de onlardan biriyim...

Çok boyutlu ve iç içe geçmiş değerlerin ışığında olayları ve insanları incelemek, bana hem anlamlı hem de heyecan verici geliyor. Belki de sadece o nedenle, medyada yayınlanan ve yüzeysel bakıldığında birbiriyle hiç ilişkisi olmayan ve pek çok okuyucunun ya da izleyicinin sıkıcı bulduğu ve esnemekten çenesinin ağrıdığı ve oturduğu yerde uyukladığı konular üzerine yazılan yazıları, haberleri, makaleleri dikkatle okuyor ve yapılan programları ilgiyle izliyorum. Sosyal bilimlere gönül vermiş bir aydın olmakla beraber, yaşamın ve olayların analiz ve sentezini yaparken her zaman pozitif bilimlerin doğrularından ve prensiplerinden ilham aldığımı da söylemek istiyorum. Tanrı’yı, evreni, yeryüzünü, olayları, toplumları, insanları ve bizi hem yaşatan hem de öldüren mikropları görmek için kullandığım mikroskobun ya da ulaşılmaz yıldızları keşfetmek için baktığım teleskobun aslında kendi içimde olduğunu anlamak yıllarımı aldı. Merceği ‘gönül gözü’ olan bu doğa harikası aleti kullanmayı öğrenmek yaşamımdaki en önemli başarı oldu. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, küçük ya da büyük yaşadıklarımın ve yaşamdan edindiklerimin, hem yazılmaya hem de öteki insanlarla paylaşılmaya değer olduğu gerçeğini sonunda keşfettim. Şiirlerimdeki mısralarda, yazılarımdaki satırlarda mürekkebimin ne kadarının gözyaşı olduğunu bir Tanrı, bir de ben bilirim... Sabahın erken saatlerinde herkes yataklarında düşler dünyasında huzur bulurken, iki gözü iki çeşme yazdığım onca yazının yürek yarasını ve aynı zamanda yeni doğan bir bebeğin getirdiği mutluluğu ancak yaşayanlar anlar. Ve sonunda bunlar olmaksızın gerçek bir yazar olunamayacağını öğrendim. Unutmamak gerekir ki, yazmak, yazarın önce kendine, sonra da diğer insanlara yüreğini açmasıdır; cesaret ve yetenek isteyen içtenlik dolu dev bir adımdır yaşama karşı attığı... Ünlü İngiliz şairi Samuel Johnson şöyle diyor: ‘‘Bir şair için hiç bir şey yararsız olamaz. Ona göre, güzel olan ve dehşet veren ne varsa, onun hayal gücüne tanıdıktır.’’

Yazarlık için, ‘‘Yalnız yapılan bir meslek...’’ deniyor. Doğrudur. Kendimden biliyorum. Yaşamımın çoğu ‘yalnızlık’ modunda geçti... Etrafımda kalabalık olduğu zaman bile. Yıllarca şiirlerimin çoğunu etrafımdaki farklı tür kalabalıklarda hissettiğim yalnızlıkta yazdım. Ama asıl ilhamı insanlardan aldım. Yalnızlığı korkulacak bir düşman değil, değeri bilinmesi gereken yakın bir dost olarak gördüm. Tanrı da yalnızdı, ama bakın evrene... Birisi tek başına birşeyler yapmış işte... Yazmış da yazmış... Herkes kendince anlamış... Hala da tam anlamıyla anlaşılamamış ne demek istediği... Sıradan insanların kafası basmıyor işte. Adamlar kabındaki resme bakıyor, içini okusa da anlayamıyor... Ama okudum diyor. Yazarların işi bu kadar zor işte. Yazarın vermek istediği mesaj okuyanın kapasitesi kadar oluyor. Aydın bir yazarın yazdıklarına cahil bir okuyucunun aldığı mesaj ve yorumuyla, boş şeyler yazan bir yazarın yazısın okuyan aydın bir okuyucunun çıkardığı sonuç ve yaptığı yorum arasında boyut farkı olacaktır. Bazen, yazar sokakta duvarlara yazsa daha çok okunacağını düşünüyor... Basılan kitapların okunmadığı, yazılan yazıların kitaplara ya da internet sitelerine mahkum edildiği bir dünyada yazmak da bazen anlamsızlaşıyor. Ömrünüzden ve yüreğinizden verdiğiniz bir yazıya iki dakikasını verip iki satır bile yorum yazmayan ya da yazamayan bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumda bir yazar olarak, ‘peki kimin için ve neden yazıyorum’ diye kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz...

Kendimi keşfetmek umuduyla esir düştüğüm gurbet yaşamı da, benim için yalnızlığın bambaşka boyutlarını gösterdi. Çocukken beni yoran, korkutan ya da üzen şeylerden, insanlardan kaçmak için ‘yalnızlık kalesi’ inşa etmeye çalışmışken, yıllar sonra şimdi de o kalenin duvarlarını kendi ellerimle yıkmaya çalışıyorum... Koşullar gereği fazla fırsatım olmasa da, takım oyunundan, karşılıklı yardımlaşmadan, sağlıklı iletişimden ve uyumlu çalışmaktan zevk alan bir insanım. Yaşamımda yaptığım herşeyin önemli bir amaca hizmet ettiğini düşünerek üretmek için şevk ve yazmak için de ilham bulabildim. Ama en çok verim aldığım ve beni her gün ileriye bir adım daha atmaya ikna eden ortamlar ya da alanlar, emeklerimin boşa gitmediğini gördüğüm, takdir edildiğim, karşılıklı samimi bir iletişimin bulunduğu ortamlar ve çalışma alanları oldu. Babam, eşim, değerli dostlarım, içten öğrencilerim gibi... İnsan toplumsal bir varlıktır ama bir yazarın ne kadar toplumsal olabileceği de tartışmaya açık... Öyle değil mi?

Maddeciliğin hüküm sürdüğü bir toplumda, gerçekçilikle yoğrulmuş manevi yönüm ve düzenin hala katledemediği duygusal düşünce yapımla yazmak ve emeklerim karşılığında takdir edilmeyi beklemek, okyanusun en ücra köşesinde küçük bir adada kurtarılmayı beklemek gibi bir şey, inanın. Gerçekte, bir sanatçının, ortaya çıkardığı eserin insanlık açısından da anlam ve değer taşıdığını bilmesi, onun en büyük yaşama sevinci ve ilham kaynağı oluyor. İçindeki çılgınca üretme ve daha güzeli, daha iyiyi yaratma coşkusu, bu sayede doruğa ulaşıyor. Ne kadar yetenekli olursa olsun, bir yazarın üzerinde tutukluk olunca, üretme coşkusunda da büyük bir eksiklik oluyor. Sanki soluksuz kalıyor yazar... Ben bu iyileştirilebilir rahatsızlığa ‘yazar iktidarsızlığı’ diyorum. Yazar, bu hastalıkta sanki narkoza yatırılmış ve ameliyat olmayı bekleyen bir hasta moduna girer. Geçici de olsa bitkisel hayat durumu vardır. Aslında bu tutuklukla coşku eksikliği birbirini tetikler. Çevresinde yazar ve sanatçı ortamı olmasa da, en azından duyarlı, derin konuşan, uzun dinleyen, yürekten tartışan insan bulamadığı zaman, yüreği buruklaşır, zihni yorulur ve umudu kırılır. Oysa ki, yazmak umuttur... Ayrıca, benim gibi pek çok duyarlı insan için yazmak özgürlüktür. Umuda kanat çırpmaktır... Acılardan, sıkıntılardan, baskılardan, koşullandırılmalardan kurtulmanın dayanılmaz hafifliğidir.

Bazen yazarın yazdıkları gün gelir en yakın dostu da oluverir... Kendisiyle barışır. Kimi zaman da yürekten yazdıklarından dolayı suçlanır, hapse girer, hatta memleketinden bile sürülür. Kimi zaman da el etek öpüp, kapılara kulluk edip yalanları balçıkla sıvayarak ‘nobel’lendirilir. Anlayacağınız yazmak emek ister, alınteri ister, yürek ister, zaman ister, ortam ister, yorum ister, yetenek ister ama en çok da ilham ister... Aç karna yazanlar da çoktur. Tok karna ıvır zıvır yazıp zengin olan da çoktur. Kimileri boş zamanlarını değerlendirmek için, kimileri de bütün zamanlarını alan mesleklerine yazarlığın saygınlığını eklemek için kaleme sarılır... Bazıları da topluma birşeyleri anlatma çabası içindedir. Takdir görür sevilir, sayılır. Yani, kısacası yazarlık önemli iştir... Sevgiye, saygıya ve övgüye layıktır.

Yazmak, bu yolla duygularımı, düşüncelerimi diğer insanlarla paylaşmak, bana hem ilham veriyor hem de insanlık adına takdir edilme umudu kaplıyor içimi. Yazınca özgür oluyorum. Adeta kanatlanıp kuş oluyorum, uçuyorum; düşlediğim dünyaları görüyor, düşkırıklıklarımı umuda dönüştürüyorum. Yazıyorum ve yazdıkça da, o anı yaşıyorum.

Benim yazdıklarımı en çok kadınların okuduğunu görüyorum. Bir erkek olarak, aydın kadınlar tarafından daha iyi anlaşıldığımı düşünüyorum… Galiba erkekler - aslında, cahil, maganda ve yobazlık sorunundan muzdarip olanlar - bozuluyorlar yazdıklarıma. Erkekliğe toz falan kondurduğumdan olabilir... Erkeklerin kendi niyetlerine hizmet edecek şekilde kurduğu, özellikle ata-erkil ya da erkek merkezli toplum yapısında benim gibi ‘önce insan’ diye düşünen erkeklerin de, kadınların gerçeğini yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Kadının adının olmadığı bir zihniyette biz de adsız yaşıyoruz. Okumuyorlar, okutmuyorlar da. Ama aç da bırakıp yazdırmasalar da biz yine yazıyoruz işte... Dünyaya, olaylara ve insanlara, 'insan' gözüyle bakıp, cinselliğin köleliğinden kurtulduğumuz zaman, ne 'erkek gibi' ne de 'kadın gibi' düşünmek önyargısına saplanacağız. İnsan gibi yazıp insan gibi de okuyacağız...

Kadınların ve erkeklerin "insancıl" özelliklerini seviyorum. Kadınları erkekler gibi, erkekleri de kadınlar gibi düşünebildikleri zaman daha çok seviyorum, saygı duyuyorum. Duygusal zeka ve kişilik gelişiminin sağlıklı toplumların yaratılmasında çok büyük bir önemi olduğuna inanıyorum. Yazarların da topluma bu konuda doğru mesajlar vermesini de çok önemli bir konu olarak görüyorum... Sanırım, kadınlarda duygusal zekanın daha gelişmiş olması dünyayı erkeklerden daha farklı bir boyutta görmesine neden oluyor. O nedenle, ben de, hem bir yazar hem de bir eğitimci olarak karşı cinsten olmak gerçeğini hissetmeksizin aynı boyutta dolaşıyorum. Kendimi başkalarının yerine de koyabilmek çabası gösteriyorum. Yazdıklarım, ne kadınlar için, ne de erkekler… Daha güzeli ve daha anlamlısı, bütün insanlar için… Ve galiba en önemlisi de şu: yazarlık, yukarda anlatmak istediğimin hepsine temel oluşturan ‘duygusal zeka’yı gerektiriyor... O, insanı ‘insan’ yapan ‘duygusal zeka’yı....

Yaşam bir şiirdir…
Mısraların yazarının adını koyamasak da, bir sanat eseri olduğu belli…
Bütün iş, o şiiri üslubuyla, içtenlikle okuyabilmek...
Ve yaşamı bir şiir gibi yaşayabilmekte…”

Okuyun; siz okudukça yazarlar da yazmak için gereken o mucizevi ilhamı kesinilkle sizde bulacaklardır...

Sevgi ve saygılarımla…


Alp İçöz, M.A.

Eğitimci Yazar ve Şair

Copyright©ALP ICOZ 2010

Intellectual Minds –JOURNALTA

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1736
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster