Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Şubat '09

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
4692
 

Yazmak keyif verici bir yalnızlıktır...

Yazmak keyif verici bir yalnızlıktır...
 

Uzay Gökerman Arşivi


Bütün yazarların ortak noktası nedir diye sorsalar, ne çıkar? Aşırı derecede yazmaya karşı duydukları tutku. Diyelim ki, Beşiktaş’tan Üsküdar’a doğru giden motorlardan bir tanesinin içindesiniz. Yaklaşık elli kişi vardır. Hadi bunların yirmi tanesi sigara içiyor ve batmakta olan güneşi izliyor olsun. O an bütün bu insanların içinde kaç kişi bu zaman dilimini ya da başka bir anı yazmak için evine gitme telaşı yaşıyor olur?

Birçok kişi için yazmak büyük bir sıkıntıdır.

Yazmak benim hiç bir şeye değişmeyeceğim özgürlük, duygusu. Bu nedenle iyi bir bilgisayarımın olmasını istiyorum. Hatta o taşınabilir olmalı. Ben onu alıp, Büyükada’ya gitmeliyim. Yalnız, elbette. Sonra faytona binip, Lunapark Meydanı’na varmalı ve oradan ver elini Aya Yorgi Kilisesi diyerek, o yokuşu tırmanmaya başlamalıyım. Yokuş uzun sürmez, çünkü bir hedef var. Hedefin sonunda kendime oturacak bir yer bulurum. Her noktada insana ilham verecek bambaşka bir manzara yok mu zaten. Var, olmaz mı? Hayatım boyunca hiç yapmadığım bir şey yapabilirim örneğin. Tepede kendi halinde olan o lokantanın masalarından bir tanesine oturabilirim ve bir şişe şarap ısmarlayabilirim kendime. Bu bir değişim işte. Hani, bazı romanlarda kahramanların serüvenlerine eşlik eden o kan kırmızısı şarap neden benim yazma sürecime de arkadaşlık etmesin değil mi?


İnsan bazı şeyleri hayattan ödünç alıyor. Yazmak da öyle bir şey.

Kendime ayırdığım o zaman diliminde, kendimi kapatıp, herşeyle ilişkiyi kesip, sadece klavyenin tuşlarıyla başbaşa kalıp, Umberto Eco’nun dediği gibi, eğlenerek; hiç bir sınır tanımadan yazmak.

Eskiden, üzerinde ders notlarının bulunduğu fotokopi kağıtlarının arkasına yazardım. Yüksek Matematiğe ait üç katlı integrallerin anlatıldığı ve benim final sınavı için hazırlandığım, gecelerin birinde, yine ben hayatın içinden ödünç alarak, o günlerin duygusallığını döküyordum kağıda. O zamanlar. Çok yalnızdım. Gerçek anlamda yalnız hissediyordum. Tutunabildiğim bir sevgilim yoktu. Her şey bir arayışa dönüşüyordu. Birini arıyordum. Ama kimi? “Sana verdiği "tek şey" her an gidecekmiş hissidir.” o günlerde kaleme alınmış olabilir mi? Hiç bilmiyordum ama aradığım öylesine mükemmeldi ve ben onunla ideal aşkı yaşıyordum, bu kez akışkanlar mekaniği notlarının yazılı olduğu fotokopi kağıtlarının arkasında. O mükemmelliği hiç bulamadım. Şimdi yazmayı düşündüğüm romanda anlatacağım şey de mükemmellik değil elbette.


Yine o yaz dayımdan daktilosunu ödünç almıştım. Bir iki ay kaldı bende. İlk zamanlar ne kadar zordu, yazmak. Düşüncelerim, parmaklarımın üzerinde takılıp kalıyordu. Yazamıyordum. İfade etmek istediğimi hiç bir şekilde ortaya koyamıyordum. Cümleler bitemiyordu. Bir arkadaşım askerdeydi. Makina ile mektup mu yazılır, ne anlattığın da anlaşılmıyor demişti. Direndim her zamanki gibi.

Âşık olmak bir şifa yoludur.

Benim huyumdur. Bildiğimi sonuna kadar yapacağım. Doğru ya da yanlışı yaşamadan ayırt etmesini bilemem. Duygularıyla yaşayan insanlarda görülen bir çeşit rahatsızlık bu. Tedavisi de yok. Bulunamamış. Doktorlar o süreci mümkün olduğunca çabuk yaşamayı ve bir an önce ders çıkarmayı öneriyorlar. Sonrası yıkım da oluyor ama kendini topluyorsun bir şekilde. Yaşadığım ve sonunda gerçekten yıkıldığım ne kadar çok şey oldu değil mi? Geçelim bunları. Sonunda direnişim sonuç verdi ve ben daktilo ile yazmaya alıştım. Sonra dayım geri aldı. Artık, kağıda yazmak zor geliyordu. Bu nedenle yıllarca bir makinaya sahip olma düşü kurdum. O zaman beklenen romanımı yazabilecektim.

Bir arkadaşımın bitirme ödevi için, onun verdiği, elektrikli daktilo ile yazdığım, Murat Belge'ye ait bir kitabın (Türkiye Dünya'nın neresinde?...) eleştirisini yaptığım o yazılar...


Artık o kumral kız yok...

1998 Ağustos ayıydı. Evime bilgisayar alabilmiştim sonunda. Günlerce onun başına oturup hiç bir şey yazmadan beklediğim zamanları bilirim. Hadi yaz derdi içimdeki ses. Ne yazacağımı bilmiyorum ki, derdim. İşyerimden akşamları biraz geç çekerdim. Trafiğin azalmasını beklerdim. O zaman dilimlerinde bilgisayarımın başına geçip, azar azar yazardım. İşte o azar azar yazmalar birikmeye başladı. Devinim artardı. Bilgisayara alışmıştım. Artık gerçekten deftere yazmak zor gelirdi. Yazamazdım. Düşüncelerim kalemin ucunda sıkışıyordu. İlk romanımı yazdığım günler hayatımın üzerine çöken karabulutların altındaydı. Dışarıda yağmur vardı. Giderek soğuyordu. Hastalanmıştım. Geceyarıları uyanıyordum ve beni nefessiz bırakan o astım başlangıcı öksürüklerin etkisiyle, her şeyin ne kadar kötülediğini yaşıyordum. Ama bu etki hiç bir zaman romanın havasına yansımadı. Bilgisayarımdaki o dosyayı bulduğumda orada yarattığım yaşamın içine giriyordum.

O roman benim gerçekten yaşamdan kaçtığım yegane boşluktu. Kelimenin tam anlamıyla kaçıyordum. Bitsin istemiyordum. Ama bitti. Ondan sonra yarışma heyecanı... Tüyap’a gidip, Can Yayınları standına ürkerek yaklaşıp, yarışma sonucunu öğrenmek için sorumu sorduğumda, bana açıklama yapan kadının yüzündeki alayı sanırım hiç unutmayacağım. "Ödüle layık, bir eser bulunmamıştı." Kısaca diyorlardı ki, siz beceremediniz. Yıllar sonra o romanın hakkında bir başka yazarın yorumlarını dinledim. “Siz yazarsınız, hatta piyasada basılı eseri bulunan bir çok kişiden daha fazla yazarsınız...” Eee, bu karnımızı doyurmuyor. Bir yazarın kitabını yazmak üzere karar verecek misiniz? “Ama sizin kitabınıza on milyarlık bir yatırım yapmak gerekiyor.” Anlaşılmıştır... Tanınmıyorum ve sizin için bir risk taşıyorum. Gerisi hikaye.

<ımg ondragstart="if (navigator.cpuClass)return false" height="300" src="http://th05.deviantart.com/fs37/300W/i/2008/243/0/2/The_Moon_by_swashbuckler.jpg" width="300" collect_fullview="25259331">

Üniversite yıllarından bir kız hatırlıyorum. Ankaralıydı. Ben yazıyordum; o resim yapıyordu. İsmini şimdi net olarak hatırlayamıyorum. Sema olabilir... Kare kağıtları kullanıyordu, resim için. Yengeç burcuydu, benim gibi. O dönem bir yengeç grubu da kurmuştuk. Ben Lady’e Mektuplar yazarken, (...bir dönem, üniversitede gazete çıkarırken bu mektuplardan yazdım bol miktarda. Çünkü başka çarem yoktu. Öylesine çıkmaz bir yolun içindeydim ki, fotokopi kâğıtlarını kullanıyordum. Lady’e Mektuplar o arada doğdu. Aslında onun doğuşu ile devam edişi arasındaki ilişki de çok ilginç oldu.) o da kare kağıtlara resim yapıyordu; Dolunay. Bir bayramda Ankara’da yaptığı dolunay resmini göndermişti. Umarım onu bıraktığım yerde bulabilirim. Bana “etrafınla aranda çok ince, dışarıdan bakıldığında görünmeyen ama biraz yaklaşıldığında fark edilebilen zar var” demişti. Sanırım bu zarı hala yırtıp atabilmiş değilim. Bunun iyi bir şey olup olmadığının kararını veremedim.

İhtiyaç duymasam, yazmam. Yazıyor oluşum içten gelen bir tepki. Neye karşı; kendime... Bir süredir içimde bazı şeylerin yer değiştirdiğini, üstelik eskisi gibi olmadığını da hissediyorum. Eski olan ne? Muhtemelen çok daha düzenli ve disiplinli bir ruh hali… Bu da bir keşif yolculuğu olsa gerek. Hani içim bunalıyor, deriz ya. Bunalan nedir? Basbayağı ruh! Ruh neden sıkıntı duyar? Mutsuzluktan, çoğu zaman bedenin yaptığı eylemsizlikten sıkılır. Bedenin yorgunluğu ruhun içsel güzelliğini ve huzurunu örtmeye başlar. Ruh kendine bir boşluk aramak için büyük bir mücadeleye başlıyor maddi olanla. Sanırım bu ikisi arasındaki mücadele kişinin varlığına, bütünlüğüne büyük zarar veriyor.

Son olarak neden yazıyor olduğum sorusuna aslında çok basit bir cevap vererek bağlayayım. Yazmak benim için düşünmenin bir aracına dönüşüyor çoğunlukla. Yazarak düşünmeyi seviyorum kısaca.

Gelelim Mim'leme kısmına...

Yaklaşık bir senedir düzenli bir Milliyet Blog yazarı oldum.

Bu süre içinde kesiştiğim blog yazarları; kimler?

Bibliyofil... Berk Yüksel... Ruksan İldan... Işın Çavdar... Mehmet Sağlam... Vakayinüvis... Başak Altın... Muharrem Soyek... Ayrıntıda Gezinmek... Yeşilsoğan... Sema Güzel... Ezgi Umut... Sema Çürük... Beran Uzer... Ahmet Çeliksüngü... Maveran... Ersin Kaboğlu... Sabiha Rana... Rosemoon... Aynur Akkaya... Burcu Ege... Beenmaya... Yıldız Nihat... Homeros... Murat Gülcek...

Bir çırpıda aklıma gelenler... Unutuklarım vardır mutlaka, aklıma geldikçe onları da ekleyeceğim...

Grev yapan yazarımıza rağmen bu bloğu yazmak biraz zor oldu...

Uzay Gökerman

İlk kitabım, "Adalar ve Kıtalar" çıktı.

<ımg height="265" hspace="0" src="http://www.indigodergisi.com/adalar_ve_kitalar_uzay_gokerman_indigo_dergisi.jpg" width="170" border="0">

selma er bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bugün yorumuma tekrar gözatınca, yoruma cuma gününe kadar biriken gerginliğin fazlasıyla yansıdığını hissettim. Bunda zihnimde 3 adet yazı varken, bunları klavyye dökecek zamanı bulamamanın verdiği moral bozukluğunu da ekleyebiliriz. Söylediklerim elbette teorik olarak doğru. Ama bulunduğumuz duruma çok fazla denk geldiğini söyleyemem. Ne de olsa bugün teknoloji ve bilginin gediği düzey ortalama bir insanı, 100 yıl öncesinin burjuvasından daha donanımlı kılabiliyor, zamanı daha verimli kullanmasına neden olabiliyor ve sanatsal anlamda daha üretken kılabiliyor. Yazının ardından bu kadar uzun cevap verdirdiğim için kusura bakma, saygılarımla

Bibliyofil 
 07.02.2009 16:58
 

...giriyor. Düşünüyorsanız, sorguluyorsanız, bunun ne olduğu önemli değil, işte sevgilizi size terk eder, bunu düşünürsünüz o bambaşka şeye dönüşür ve eninde sonunda sanatsal bir imge ile yeniden yaratılır. İnsani varoluşunun yansıması direkt olarak sanattır. Blog yazmak sanat mıdır? Kuşkusuz tam olarak onu yansıtmıyor; ancak ben burada başka örnekleri de paylaşıyorum. Burada paylaşmadığım başka birikimlerim de var. Bu benim için çok önemli. Hayatımın en zor, en az zamanımın olduğu bir dönemde 250 sayfalık bir roman yazdım. Hayatımın en boş iki yılında da yüz sayfayı olduracak bir şey yazamadım. Bunun nasıl bir çelişki olduğunu anlatamam. ama insan hayatı en dolu dolu olarak yaşadığı sırada üretebiliyor; sizin deyiminizle "bence." Zamanı çalma hadisesi de bir imgedir. Asla bir yerlerden bir şey çalmıyorum. Ama üretmek için ihtiyaç duyduğum zaman darlığı bazen bende gerilim yaratabiliyor. Bu doğru. Saygılar...

Uzay Gökerman 
 07.02.2009 8:14
 

Bir çok yazınızı keyifle okudum. Okumaya devam ediyorum. Hele hele Fenerbahçe yorumlarınız daha bir başka geliyor bana. Yazın ve bizde keyifle okuyalım. Ne güzelki sizin gibi bir düşün adamı ile aynı platformada yazı yazıyorum. Sizi tanımaktan ne denli memnuın olduğumu bilmenizi isterim.

Yıldız Nihat 
 06.02.2009 22:43
Cevap :
Bilmukabele Yıldız Bey. Aynı düşünceleri taşıyorum. Saygılar...  07.02.2009 12:05
 

Yazmak neresinden bakarsan bak bir burjuva faaliyetidir. Yazı konusunda bana düşen ise küçük bir burjuva (kafa emeği ile çalışan birisi olarak) olarak, sınırları olmayan bir okyanusun kıyısından suya temas etmeye çalışmak. Yazmak zamanla eşdeğer birşey. Hani Beran Hanım bugün yazısında diyor yaaa, "tüm gün boyu işte çalışıp, akşam eve gelince masamım başına geçiyorum" işte bizim faaliyetimizin boyutu bu. Aynı şey benim içinde geçerli neredeyse. Denizde de öyledir, derinlik aldığın mesafe ile ölçülür. Kıyıda sığ sulardasındır. Ben oldukça kenardayım. Ama anlayabildiğim kadarıyla derinlere gitme konusunda oldukça çabalamışsın ve göründüğü kadarıyla bayağı bir mesafe almışsın. Yazmak konusunda hayattan birşeyler çalmak gerçekten anlamlı bir tanım ama galiba en fazla çalınan şey zamanın kendisi. Ancak varolabilen şeyi çalabilirsiniz. Eğer az olan şeyi çalmaya kalkarsanız ortaya verimli bir bilanço çıkmaz. Kendim adıma sınırlarımın belli olduğun düşünüyorum ama senin yolun açık olsun, sygl

Bibliyofil 
 06.02.2009 16:40
Cevap :
Bibliyofil öyle bir giriş yapmışsın ki, cevap vermeden bir gün geçsin istedim. Entelektüel faaliyetin egemen güçlerin gerçekleştirdiğini biliyorum. Günde 18 saat kol emeği ile çalışan birinden entelektüel olmasını bekleyemeyiz. Bu çok doğru. Sokrates'in bütün gün düşünmesine yetecek kadar zamanı olması için köleleri vardı. Bugün aydın olarak sahnede boy gösterenlerin kökeninde aristokrasi ve burjuvazi var; yani zenginlik. Size geçen gün solcumuz aynı zamanda handihapımızdır derken bunun altını çiziyordum. 15 yılımı eğitim ve öğretime vererek mühendislik diploması aldıktan sonra kuşkusuz kol emekçisinden ayrıldım. Yazdıklarımın önemli bölümü küçük burjuva duyarlılıklarıdır. Ama ben zaten öyleyim. Her ne kadar farklı bir siyasi görüşü benimsiyorsam da bir küçük burjuvayım. Şantiyede bir formen, ustaya, işçiye bir iş tarif ederken de öyleyim. Bu özellikle çalışma hayatında benim yaşadığım en büyük çelişki. Ben bunu nasıl kapatmaya çalışıyorum; işte düşünsel faaliyet ve yazı burada devreye  07.02.2009 8:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1882
Toplam yorum
: 2000
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1349
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster