Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Mustafa Orhan Ertuğruloğlu

http://blog.milliyet.com.tr/oertugruloglu

21 Mayıs '15

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
149
 

Yeni bir roman Türü-Yeni bir romancı

Yeni bir roman Türü-Yeni bir romancı
 

Paula Hawkins


YENİ BİR ROMANCI: PAULA HAWKİNS
 
YENİ BİR ROMAN: THE GİRL ON THE TRAIN
 
DOMESTİC NOIR polisiyenin yeni bir alt dalı. İsmin anası Julia Crouch. Bu tür polisiyeler kadınların aşk-ev ve iş ilişkileri üzerine kuruluyor, ev-iş ortamında çoğunlukla kadınların başından  geçenlere odaklanıyor, ve feminist gözüyle evi hane halkı açısından vahşi ve  tehllikeli bir orman olarak görüyor.
“Gone Girl” (Kayıp Kız) ,Gillian Flynn tarafından yazıldı ve 2014 ‘de filme çekildi. Kitap eleştirmenleri Paula Hawkins’in piyasaya çıkan “The Girl on the Train” (Trendeki Kız) romanı için acaba yeni bir Kayıp Kız mı? sorusunu tartışıyor.
 
Paula Hawkins henüz tanınmaya başlayan bir İngiliz kadın yazar. “The Girl on the Train” kendi ismiyle yayınladığı ilk roman. Daha önce Amy Silver adıyla yayınlanmış dört romanı daha var. Kendi adıyla yayınladığı son kitabı için “ son zarımı attım” diyor. “The Girl on the Train”i yazarken çok  telaşlı ve gerginmiş. Bu hava romana da yansımış. Önceleri takma isimle aşk romanları yazmış. Fakat hiçbiriyle özdeşleşemiyor. Bunlardan ilki gırgırmış. Kitaplar giderek polisiye havasına bürünmüş. Paula “ korkunç olaylarla yüklü son roman bir çok bakımdan trajik bir çekilde sona erdi “ diyor ve gülerek “ o nedenle kimse almadı” diye ekliyor.
 
Bunun üzerine paniğe kapılıyor. “ Tek başımayım. Beraber yaşadığım erkek arkadaşım veya kocam yok ki evimin taksitini ödesin. Evi satsam mı yoksa başka iş mi arasam diye düşünüyordum. Gel gör ki ev pek iyi bir semtte değil. O yüzden “The Girl on the Train” son şansımdı. Bu gerginlik romana konsantre olmamı sağladı. Altı ay kapanıp yazmaktan başka hiçbir iş yapmadım” diye anlaıtyor. Tabii geçinmek için babasından borç almış. “ Bu da korkunç bir şey. O yaşa gelmiş adamın çocuklarının para istemek durumuna düştüğünü görmek istemezsiniz “ diye sözüne devam ediyor. Sonra gene gülerek “ Artık borumu ödeyecek durumdayım” diyerek sözü noktalıyor.
“The Girl on the Train” , Domestic Noir türü bir roman ve satışlar Gillian Flynn’in mega satanlar listesine giren “Gone Girl” romanının satışlarını sollamış durumda. Ocak ayından bu yana ciltli nüshaları 120.000’den fazla satmış . “e book”(e-kitap) ve diğer ülkelerdeki satışları 2 milyon civarında. Amerikan pazarı kitaba özel ilgi gösteriyor. 13 haftadır kitap, New York Times’ın en çok satanlar listesinde ilk sırada. Dream Works kitabın film hakkını satın almış.
Paula, bu kitabıyla yazarlıktan rüyasında bile göremeyeceği kadar çok paralar kazanıyor. Acaba para onu değiştirdi mi? “Yaşamın değişmedi. Sadece artık borçlarımı ödeyecek duruma geldim. Ev tamirat istiyor. Belki başka bir yere taşınırım. Ancak aptal değilim “ diyor. Kısacası yaşamı hiç değişmemiş Batıda ünlü yazarlar göze batmamayı sever. Nitekim Londra’nın güneyinde bir kafede buluşuyoruz ve kimse dönüp bize bakmıyor.
Hawkins için “ Gone Girl” romanının yazarı Gillian Flynn’e rakip diyorlar. Oysa ki o, “Gone Girl” romanını okumadan çok önce “The Girl on the Train” romanını yazmaya karar vermiş. Her iki romanın adında Kız anlamına gelen “Girl” geçtiğinden ister istemez Laura’nın kitabı, Flynn’in romanını çağrıştırıyor. Romanın kahramanı Rachel zaten kız sayılmaz. Otuzlu yaşlarda. “Ben herkese kız derim. Kırkı geçtim, kendimden bile kız diye söz ediyorum” diyor.
Her iki kitap arasında benzer açmazlar var. Katile ilişkin bezer ayrıntılar okura ayağının altından yer kayıyor hissi veriyor. Her iki kitapta roman kahramanları sözüne itimat edilmez , yamuk, geçmişte başarısız veya feci evlilik ilişkileri ya da aşk ilişkileri olmuş ,güvenilirliğini yitirmiş  kadın tanıklar. Benzerlikler burada bitiyor. “Gone Girl” romanında Amy ,hikayesinin içten pazarlıklı mimarı iken; “The Girl on the Train” romanında Rachel ,sebatsız, kendine itimadı olmayan, sürekli bocalayan bir tip.
 
Paula’nın romanında, Agatha Christie’yi çağrıştıran bir hava da var. Rachel’in hergün işine gidip geldiği tren, aynı işarette kısa bir süre duraklıyor ve Rachel, arka bahçeleri tren yoluna bakan bir çifte kafayı takmaya başlıyor. Başarısızlıkla sonuçlanan evliliğinin ve alkolizmin verdiği ruh yıkıntısı içindeki Rachel, fantezi dünyasında onları mükemmel bir çift olarak hayal ediyor. Birgün çiftin bahçesinde gözüne çarpan bir şeyle şok yaşıyor ve kısa bir zaman sonra evin hanımı ortadan kayboluyor. Böylelikle Rachel, gözünde büyüttüğü çiftin gerçek yaşamına bulaşıyor. Öte yandan sık-sık alkol nedeniyle koptuğundan ve hafıza kaybı yaşadığından kimse sözlerine inanmıyor.
 
Kitap alışageldiğimiz bir polisiye veya gerilim romanı değil. Özünde kadınlara yönelik tehditler, önyargılar, baskılar barındırıyor. Bunlar evlilik içi şiddetten yaşlılığa ve anneliğe nasıl yaklaşıldığına kadar uzanıyor. Cinayet varsa da birçok cinayet romanında okuduğumuz genç ve güzel kadınların keyfi veya tecavüz edilerek öldürülmesi türünden değil.
Yazar, “ Kadınların cinayette kurban gittiğini biliyorum. Bu filmleri televizyonda bol bol seyretsem de basma kalıp bir hal almış şeylerle ilgilenmiyorum “ diyor.
Yakışıklı seri katillerin genç ve güzel kadınları işkenceyle öldürdüğü “The Fall” türünden filimlere “ kuşkuyla bakıyor  ve bunlar ilginç olsa da hikayeyi çekici bir hale getirmiyor” diye düşünüyor.
 
Hawkins küçüklüğünden beri yazar olmayı düşlemiş. Zimbabve’de, evde çocuklarıyla zamanını geçiren ev kadını bir anne, gazeteci ve iktisat profesörü bir baba ve yüzme havuzlu kocaman bir evde şiirsel bir çocukluk geçirmiş.
Çocukken garip hikayeler yazdığını söylüyor. Genç kızlığa adım attığı dönemde Agatha Christie’yi okumaya başlamış ve birkaç cinayet romanı yazma girişimi olmuş. Oysa gönlünde gazetecilik yatıyormuş. Babası gazeteci olduğundan evlerine gazeteciler gelir gidermiş. Hawkins dış haberler muhabirlerinin anlattığı hikayelere bayılırmış ve o nedenle gazeteci olmaya karar vermiş. Romantik bir istek tabii. 17 yaşında İngiltere’ye dönmüşler. Oxford üniversitesine girdikten sonra savaş hikayeleri çekiciliğini yitirmiş. “Tabansızın biriyim” diyor.
Ekonomi muhabiri olarak işe giriyor. 1990’ların ortalarında serbest pazara açılmaya başlayan Doğu Avrupa ile ilgili yazılar yazıyor ve sonra Times’a geçiyor. 2004 yılına kadar Times’da çalışıyor.
 
Menajeri, Amy Silver takma adıyla aşk romanları yazması için bir iş buluyor. Bu kitaplar onun için iyi bir hazırlık oluyor.
Hawkins, başarısından şaşırmışa benziyor. Sürekli konferanslara çağrılıyor, söyleşiler yapıyor ve poz-poz fotoğraf çektiriyor. Pek sandığı kadar kötü olmasa da rahatı kaçmış. “Dışa dönük değilim. Yazarım. İşim bir odada oturup uydurmak. O zaman çok mutlu oluyorum” diyor.
Yazar, kadınların casuslara, seri katillere değil, daha çok günlük aile içi dramlara ilgi duyduğunu düşünüyor.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 99
Kayıt tarihi
: 19.05.14
 
 

1964 Yılında Ankara ODTU ve 1971 yılında Birmingham Universitesi'nden mezun oldum..4 yıl TRT'de r..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster