Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Nisan '19

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
75
 

Yerli Malı Sömürgeciler (6)

Ekonomik başarısızlığımızın nedenlerinden birisi de: Hıristiyan Batının ekonomik sistemini öğrenerek bunu (İslam) ülkesinde uygulamaya çalışan insanlarımızdır.  Gerçeğinde Batı tipi ekonomik düzenin: İslam inancına cevap verecek; ne işveren-işçi, ne sermaye-faiz, ne de insani ilişkiler konusunda bir karşılığı yoktur.

Örnek:

-Kapitalizm : Güçlünün zayıfa baskı kurarak haksız kar sağlaması üzerine kuruludur. Buna karşılık İslam inancında, ‘Kul Hakkı’ anlayışı; haksız-yüksek kazancı yasaklamaktadır.

-Kapitalist düzen; “faiz” sistemi üzerine kurulmasına karşılık, İslam faiz uygulamasını yasaklamıştır. Bu durumda bir Müslüman, (Ülkede kapitalizm uygulanması durumunda) birikimini (banka yerine) nerede ve nasıl değerlendirecek, devlet-sanayici ihtiyacı olan birikimi-sermayeyi nereden elde edecektir?

-Kapitalist düzende, Bir Milyar dolar serveti olan bir zengin, eğer, o yıl kar etmemişse vergi vermemektedir. İslam inancında ise bir Müslüman o yıl  kazanmasa dahi her yıl malının kırkta birini “zekat” olarak vermek durumundadır. Bu uygulama İslam ülkelerinde hem kişisel servetler büyümemekte, hem de yoksulluğun artmamaktadır.

-Kapitalist sistemi uygulayan (Laik!) İslam Ülkeleri: Batının Hıristiyan din anlayışına göre geliştirilen yasaları (Medeni Hukuk, Borçlar Kanunu, Ticaret Yasaları, Ceza Yasaları, Boşanma-Miras vb.) uygulamakta ve bunlara göre düzenlerini yürütmektedir. Özetle, bir İslam ülkesinde Hristiyan yasaları uygulanmaktadır.

Soru: (Görünürde) Müslüman olan bir kişi;  Ahlak, yaşayış-anlayış olarak İslam inancı üzerinde değilse, buna nasıl bir yorum getirilmelidir? Bu durumda "Batılılaşmak!" nedir? Veya "Çağdaşlaşmak", "Batılılaşmak" mıdır?

Bu nedenle Batı’ya olan bağımlılık ve Batı hayranlığı, bağımsızlığın kazanılmasıyla da noktalanmamaktadır. “Bağımsızlık”, görünürde bir bağımsızlık olmaktadır.

...

Geçen bölümde kaldığımız yerden devamla:

Batı Avrupalılar, sanayileşmeye gerekli sermaye için altın-gümüşlerini soydukları Latin Amerika’da iş başına  kendi kökenlerinden insanları getirdiler. Yönetime getirilen bu insanlar da yerel halka Avrupa tarzı bir yaşam yolunu empoze ettiler.

Afrika ve Asya’da da benzer uygulamalar yaşanmıştır. Burada yönetimi ele geçiren-yönetime getirilenler, Batı tarzı bir eğitimin tezgahından geçmiş kimselerdi. Bunlar Cambridge Londra veya Paris’te yüksek öğrenimlerini yaparlarken. Batılı siyaset yazarlarının eserlerini büyük bir dikkatle incelemişler ve bağımsızlık arzularına bu satırlar arasında destek, bağımsızlık meşalelerine bu satırlar arasında malzeme bulmuşlardı.

Nehru’nun şu satırları son derece dikkat çekicidir:

“İngilizler, Hindistan’da yeni bir sınıfın ortaya çıkmasına sebebiyet verdiler. Bu, İngiliz usulü eğitim görmüş insanların oluşturduğu bir sınıftı. Bu sınıfa mensup insanlar kendi kapalı dünyalarında yaşıyor, halkın gerçeklerinden, acılarından bütünüyle habersiz bulunuyorlardı. Protesto ederken bile yöneticilerinin ellerine, yöneticilerinin gözlerinin içine bakıyorlardı.”

Yeni yöneticilerden ancak pek az bir kısmının yerli motiflerle bezenmiş kalkınma modellerini devreye sokarken, pek büyük bir kısmının Batı’yı taklit etmenin ötesine geçememelerinin sebebi, gördükleri eğitimdi.

Yeni yöneticilerin çoğu, geleneksel seçkinler sınıfından gelmiyordu. Güçlerini bilgilerinden, gördükleri Batı tarzı eğitimden, Batılı düşüncelerle olan aşinalıklarından, Batılı hükümet etme anlayışının kurumlarından haberdar olmalarından alıyorlardı.

Amaçları, mümkün olan en kısa zamanda ülkelerinin Batılaştırılması sürecini tamamlamak, Batı’nın tüm kurum ve kuruluşlarının paralellerini ülkelerinde oluşturabilmekti. İşe, büyük kentlerin merkezlerinde Batılı çekirdek toplumlar oluşturmakla başladılar.

Bu çekirdekleri zaman içerisinde halka halka genişleterek tüm ülkeyi kapsamayı planlamaktaydılar.

Bu yoldan ve bu kafayla giderek, arzu edilen sonuca ulaşılabilmek için asırlara ihtiyaç, duyulacağını ise, içlerinden ancak pek azı idrak edebildi.

Sömürgeci güçlerin ayrılışı, bir statü boşluğunun doğmasına sebebiyet verdi. Bu boşluğun doldurulması için verilen uğraşılar ise, Batılılaşma sürecine hız kazandırdı. Geleneksel toplumsal hiyerarşi ölüyordu. Siyasetçiler, bürokratlar, iş adamIarı- yeni oluşumda kendilerine gönüllerince bir yer kapabilmek için, birbirleriyle kıyasıya bir mücadeleye girdiler.

Modern devletin ve modern ekonominin gelişmesine paralel olarak geleneksel statü ve milli değerlerin altı oyulmaktaydı.

Batılı bir tarzı benimsemiş seçkinler, toplum için örnek oluşturmaktaydı. Herkes boyunun ölçüsünü bu sınıfa göre alıyordu. Însanlar para harcama yarışına itiliyorlardı. Herkes, parası kadar konuşuyor, yaptığı harcamalar miktarınca adam sayılıyordu.

Însanlar kendilerine statü kazandıran kaynaklan temin için, her türlü geleneksel sınırlamayı aşmağa, tahrip edip üzerinden geçmeğe hazır hale getirilmişlerdi.

Bu ülkelerin çoğunda yeni yöneticiler kendi halklarını bir sömürgeyi yönetiyor gibi yönettiler. Bu durum en açık şekliyle Latin Amerika ülkelerinde görüldü. Bu ülkelerde hâlâ ırkçılık vardır. On dokuzuncu asrın başlarında iş başında bulunanların torunları, gene toplumun seçkin sınıfını oluşturmakta ve yönetimi ellerinde bulundurmaktaydılar. Kızılderililer, zenciler köle muamelesi görmeğe devam ettiler. En adi işler bu insanlara gördürüldü. Avrupa kültürünü benimsemeğe mahkûm edildiler. Dillerini konuşamaz oldular, ibadetlerinde serbest bırakılmadılar. Hristiyanlaştırıldılar.

Afrika ve Asya’da da durum pek farklı değildi.

Bazı ülkelerde dahili sömürgecilik ırkçılık esasına istinat ettirilmişti. Geri kalanların büyük bir kısmında sömürgecilik kültüreldi. Sömürenler, Batılılaştırılmış seçkinlerdi.

Bunlar, nevi şahıslarına mahsus bir felsefe geliştirmişlerdi ve halktan bütünüyle kopuktular. Sömürülenler, bu Batılılaştırılmış gruba dahil olamamışlar veya olmamışlardan oluşuyordu.

Bunlar hükümetin harcamalarından paylarına düşmesi gerekenin ancak pek az bir kısmını alabiliyorlardı. Daha da kötü olmak üzere giderek köleleştiriliyorlar, giderek kendi ülkelerinde kendi insanlarının esiri durumuna düşüyorlardı. (1)

...

Yukarıdaki ifadelerden bir sömürü düzeni için:

-Sömürge olacak ülkelerin yönetimine Batı tipi eğitim alanların getirilmesi, getirilenlerin Batılı insanlar gibi giyinmesi ve yaşaması. Bunların halktan kopması, ırkçılık yapılması,

-Ülkede Batılı yazarların eserlerinin okutulması, Halka Batı yaşamının dayatılması,

-Yerel yöneticilerin sömürgeci efendilerinin gözüne girmek için (Siyasetçiler, Bürokratlar, İş Adamları) birbirleriyle yarışmaları,

-Milli Değerlerin altını oyulması, Însanlar para harcama yarışına sokulması; Herkes, parası kadar konuşuyor, yaptığı harcamalar miktarınca adam sayılıyordu. (Bu ifadeler tanıdık gelmiş olmalı)

...

Bugün Üçüncü Dünya’da Batılılaştırma süreci (Medya-Web aracılığıyla) en ücra köşelere kadar ulaşmış, işin farkında olmayan gençlerin yardımıyla hızla etkinlik kazanmaktadır.

Gençler, Batılılaştırma faaliyetinin bayrağını şuursuzca taşımaktadırlar. Batının giysilerini giyip Batılı gençler gibi yaşamak, onlar için bir “hippy” ya da ne bileyim bir “punk” olmak gibi bir şeydir.

Bu şekilde davranmakla sözde bir üstünlük kazandıkları düşüncesine kapılmakta, büyüklerine karşı duydukları nefreti dillendirdiklerini sanmaktadırlar. Bütün bunlar delikanlılık çağının önü alınamaz başkaldırışlarının birer tezahürü gibi gözükmektedir.

Okullar, gençler arasında Batılı standartları yaymak için son derece etkin vasıtalardır, öğrencilerinin üzerine Batılı üniformalar giydirmekte, modernliği, kent yaşamını ve değerlerini öven fikirleri genç dimağlara aşılamaktadırlar. Gençler, köklerinden koparılmış. Kulağına kar suyu kaçmış balıklar gibi aptala çevrilmiş, kendi öz kültürlerine yabancılaştırılmış olarak yetiştirilmektedirler.(2)

Ailelerimizin bugün çocuklarını, Yabancı-Özel Okullara gönderme konusunda neden bir yarışa  sokulduğunu, sorduğumuzda alacağımız cevap aşağı yukarı şunlar değil midir?

-Bir yabancı dil öğrensin,

-Kendini rahat ifade etsin,

-Bir sanat dalı ile ilgilensin,

-Yurtdışı programlarına katılsın dünyayı öğrensin.

Çocuklarımız, Diplomat-Akademisyen-Araştırmacı olmayacaksa bir yabancı dili neden öğrenmelidir?  Veya kendi kültür değerlerinden değilse neden yabancı bir sanat koluna ilgi göstermelidir?

- “Bir Dünya Vatandaşı Olsun!”  Denilecektir. Değil mi?

Peki, Dünya vatandaşı olsun da, kime-neye  hizmet edecek? Dünyayı idare eden küresel efendilere mi? Veya öğrendiği yabancı dili kullanarak yabancı şirketlerde bir çalışan mı olacak?

-Bir yabancı dilin öğrenilmesi, insan hayatının 5-10 yılını aldığını düşündüğümüzde bunun karşılığı nedir? Yabancı şirketlerde iş bulma şansı mı? Öyle ya! Ne kadar ingilizce bilen (yabancı) eleman olursa küresel şirketler o kadar ucuza işçi bulabilecektir.

Biz, çocuklarımızı ucuz emek rekabetine malzeme mi yapıyoruz?

-Amerikalı, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan vb. ülke vatandaşları da bizim gibi yabancı dil öğretmekte ve başka ülkelerin sanatlarına yöneltmekte midir?

-Bunları hiç sorguladık mı?

**

İşin aslına bakarsanız, bugün, üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomik, politik, toplumsal yapısını kemiren ne kadar dengesizlik varsa, bunların tamamının tohumu sömürü günlerinde atılmıştır.

Sömürgeciler, yer kürenin bugünkü bölünmüşlüğünün bir numaralı müsebbibi oldular. İkiye bölünmüş dünyanın bir tarafında sanayileşmiş uluslar, öte taraftan da ise oduncular ve sucular yer alır, oldu. Nereye gittilerse orada yerli sanayinin köküne kibrit suyu döktüler. (Osmanlının çöküşünün ana nedenlerinden birisi de İngilizlerin dayatması ile yapılan “1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması” dır.

İnsanları kendi ürünlerini satın almak için zorladılar. Üçüncü dünya insanlarının özgüvenlerini yok ettiler. Kendi endüstrileri için neredeyse bir hammadde durumuna getirdiler. Bazı ülkelerde kendi çıkarlarına uygun ürünlerin yetiştirilmesi için  sömürdükleri insanlan zora koştular.

Kendi yasalarını empoze ettiler. Tıbbi bilgilerini sömürdükleri insanların hiç değilse bir kısmının hizmetine sundular. Bu suretle bazı faydalar sağladılar. Aldıkları pek basit bazı tedbirlerle ortalama insan ömrünün uzamasını sağladılar. Bu ise sonuçta nüfus patlamasına sebep oldu. Hızla artan nüfus ise, bağımsızlığını kazanan bu eski sömürgelerin karşısına önemli bir problem olarak çıktı. Endüstri teknolojisinde Batının üçüncü Dünya ülkelerini işin başlangıcında kendisine bağımlı olacak tarzda biçimlendirdi.

Bu bağımlılığın derecesi giderek artmağa devam etmektedir. Kendi dillerini anlayıp, kendi arzularına hizmet edecek yönetici ihtiyacını giderebilmek için Batı türü eğitim tarzını empoze ettiler.

Bu eğitimden geçen insanları kendi amaçlarına ulaşabilmek için kullandılar. Bunlar bir taraftan Batı’nın ölçülerine göre eğilip biçimlendirilirken, bu yoldan kendi öz kültürlerine ve toplumlarına da yabancılaştırıyorlardı. Böylece kendilerinden beklenen fayda katlanmış oluyordu.” (3)

Bu tespitler bize değil, Batı’nın değerlerini çok iyi bilen (3.Dünyanın Batılılaştırılması" eserini yazan İngiliz yazar Paul Harrison'a  aittir.

Devam edecek

-Geldiğimiz noktada: Çin-Japonya ve Türkiye, “Batılılaşmak” konusunda sömürgecilere karşı neyi farklı yaptılar ki, bulundukları noktada (görünür) “güç” dengesinde aralarında bariz farklar bulunmaktadır?

 

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1) "3.Dünyanın Batılılaştırılması".  Paul Harrison. Sahife:49

(2) A.g.e. Sahife:50

(3)A.g.e.

 

ali açıköz, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1026
Toplam yorum
: 2653
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1732
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisindeki öğrenciliğim sırasında, bir kamu iktisâdi kuruluşunda başladığım ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster