Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '06

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
555
 

Yeşilçay

Uzun bir süredir akşamları yatmadan önce "yeşilçay" içmeye başladım. Gerçi çok seyrek içerim ama, normal çayı şekersiz içmeyi bir türlü beceremediğim halde, yeşilçay içerken şekere hiç ihtiyaç duymuyorum. Sanırım bu hoşuma gidiyor. Aroması da bana itici gelmeyince böyle bir alışkanlık oluştu. Sanki faydası da var. Bu tamamen benim hissim. Yoksa uzmanların söylediklerinin etkisi altında kalmış değilim.

Etki altında kalmaktan hoşlanmayan bir yapım var. Gerçi herkeste bunun bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama benimki biraz daha farklı sanki. Kendi irademle karar vermediğim şeyleri kolay kolay yapmam. Hele dolmuşa binmeyi hiç sevmem. Ve bunu hemen de hissederim.

Şimdiye kadar kimseye yalakalık yapmadım. Yapanlardan da hoşlanmam. İşin tuhafı, zarar göreceğimi bile bile burnumun dikine giderim. Bu yüzden çok zarar gördüğümü tahmin edersiniz. Ben de biliyorum, ama benim yapım da bu...

İşlerimin yoğunluğu yüzünden iki gündür yazamıyorum. Geç saate kadar bilgisayarda yine işimle ilgili çalışmamı sürdürdükten sonra, hani kafamı dağıtmak bu vesileyle beynimi biraz dinlendirmek için "blog sayfamı" açtım. Aslında yazmayı düşündüğüm birkaç konu vardı. Hangisini yazsam diye düşünürken eşim yeşilçayımı getirdi. Birdenbire bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Konu zarar görmek pahasına kimseye minnet etmemek bahsine gelince hayatımdan bir örnek vermeyi düşündüm... Yeşilçay çağrışım yaptı ve ortaokuldaki Tabiat Bilgisi hocam Handan Yeşilçay'ı hatırladım. Şimdi hayatta olmadığı için onu rahmetle anıyorum.

Handan Hanım titiz, mesleğini ve öğrencilerini çok seven bir hocamızdı. Galiba ben Tabiat Bilgisi dersini pek sevmiyordum. Aslında bu cümle yanlış oldu. Çünkü kelimeleri yazmak için tuşlara bastığımda, hiç de derse karşı olumsuz bir düşüncem olmadığının farkına vardım. Hiç böyle düşünmemiştim. O derse karşı kabiliyetim yoktu belki, öyle diyeyim. Çünkü birinci sınıftaki ilk karnede tek zayıfım Tabiat Bilgisiydi.

İkinci karnede geçer not almayı başaramadığım gibi, bütünleme sınavında da durum aynıydı. Ve ben tek dersten borçlu olarak sınıfı geçtim.

İkinci sınıfta karnemde yine tek bir zayıf vardı. Hangi ders olduğunu söylememe gerek var mı? Tabiat Bilgisi... Fakat bu sefer nasılsa bütünlemede geçmeyi başardım.

Üçüncü sınıfta yine sadece Tabiat bilgisinden hem birinci karnede, hem ikinci karnede, hem de bütünlemede geçer not alamayınca tek dersten sınıfta kaldım.

Bilirsiniz, sürekli sistem değişir ya, Milli Eğitim o yıl tek dersten borçlu geçmeyi kaldırmıştı. Bakan İbrahim Öktem'di. Gazetelerde her gün "Tek dersten kalanlara bir sınav hakkı daha verildi-verilecek" haberlerinin tiraj için yer aldığını henüz o zamanlar anlamıyordum. Bu beklentiyle göz göre göre bir yılımı kaybettim.

Bu arada Handan hocaya ne durumumu anlattım, ne not dilendim, ne de küfür ettim. Sadece çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Üç yıl beraber okuduğum arkadaşlarımın bir üst sınıfta olması, uzun süre alışmakta zorlandığım bir olaydı. Teneffüslerde onların yanına koşuyor, birlikteliğimizin devamını sağlamaya çalışıyordum.

Ama nereye kadar? Bu pek uzun sürmedi tabii. Yeni sınıfımda edindiğim arkadaşlara yavaş yavaş alışmaya, eskilerini de mecburen unutmaya başladım. En çok kanıma dokunan da farklı iki kanaldan tanıdığım, tanıştırdığım ve gerçekten çok sevdiğim iki arkadaşımın, o benim bulunmadığım sınıfta birbirleriyle çok iyi dost olmaya başlamaları ve zamanla benden uzaklaşmalarıydı. Hâlâ da unutamam, resmen bir kıskançlık krizi yaşamıştım.

Sınıfta kalmayı hiç aklımın ucundan bile geçirmezdim. Çok çalışkan değil ama, vasat ve zeki bir talebeydim. Bu da ayrıca beni müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştı. O güne kadar sınıfta kalanlara "tembel" gözüyle bakarken, benim gibi tembel olmayanların da bu sonuçla karşılaşabileceği gerçeğini öğrendim.

İşin bir de ailevî yönü var tabii. Beni okumaya teşvik etmek için sadece "bak sınıfta kalırsan seni okutmam" demekten başka söyleyecek ve yapacak bir şeyi olmayan babamın neler hissettiğini anladığımı söyleyemem. Bunu kendisine ileriki yıllarda sorma fırsatım da olmadı, daha doğrusu bu konu hiç açılmadı. Ama en az benim kadar "münkesir" olduğuna eminim.

Allah rahmet eylesin, babam kaldığım için okuldan kaydımı sildirmeyi hiç düşünmedi ve benim okumamı destekledi. Bir yıl geriden de olsa öğrenimime devam ettim. Liseyi ve üniversiteyi de çalışarak kendi imkânlarımla okudum ve hayata atıldım.

Sınıfta kalmasam bugün nerede olurdum? Daha iyi bir yerde mi, daha kötü bir yerde mi, yoksa aynı yerde mi? Bu soruyu doğru cevaplayabilecek bir babayiğit olduğunu sanmıyorum. Peki ben bu günkü halimden memnun muyum diye sorarsanız, şu kadarını söyleyebilirim ki, Eğer Handan Deliçay beni sınıfta bırakmasaydı, şu anda bana yeşilçay getiren eşimle karşılaşmam ve onunla evlenmem mümkün olmazdı.

Bu sonucu sağlamaya yardımcı olan herkese teşekkür borçluyum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 950
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster