Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Haziran '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
127
 

Yetim Çocuk “Cemal”i, Göçebe Şair Süreya Üstüne Bir Deneme…

Yetim Çocuk “Cemal”i, Göçebe Şair Süreya Üstüne Bir Deneme…
 

ALİ EKBER ATAŞ

İnsan yaratandır. Var olandan hareket eder, bir başka biçime dönüştürüp, doğaya, insani bir öge katar. İnsan yaratıcılığının konuşulduğu her yerde, Vedat Günyol’un sürekli söylediği Erasmus’un şu söz gelir aklıma:
“Hayvan hayvan olarak doğar, insan insan olarak doğmaz, oluşturulur” derdi.

Bütün derdimiz insan olmak değil midir?
Bunun ilk adımı da babamızla başlamıyor mu zaten?

Karanlık, derin dehlizlerinin bir yerinde annemizin, bizi bekleyen öteki yarımız. Milyarlarcamızla çıktık yola. Babamızdan bırakıldığımız o yeşim vadisinin kiraz kınındaki ilk yolculuğumuzda ölümüne bir yarıştayız. Bizi bekleyen yarımıza ancak birimiz…

Yeşermeye hazır o yurdumuzda, yeşermeyi gerçekleştiren biz… Buluştuğumuz o an başladı her şey. Sevgiyle, aşkla, tutkuyla yaşanan o anda, milyarlarcamız, ölümüne çıktığımız bu kutsal yolculuk sonunda, ancak, birimiz insan olmamızın sığınağına konuşlandık. Artık bu ilk adım, ikinci göçebeliğimize hazırlanacağımız ve insan olmak için kucağına atıldığımızın dünyaya, ilk ve son adım olacaktı. Çünkü artık geri dönülmez bir yolculuğumuzdu o büyük yarılmadan sonrası.

Uzun ve yorucu bir yolculuk bu. Dört bir yanımızla sular içindeyiz. Kapalı ve karanlık, ama bir o kadar ılıman ve güvenli bu yerde, annemizle sohbetteyiz yalnızca. Sonradan ölene kadar izini taşıyacağımız göbek kordonumuzla konuşuyoruz. Kanlar içinde bir gün fırlatılıp atıldık, annemizin bizi yeterince kaldığımızı düşünüp, kucağına alacağı, saatler, günler aylarca beklediği o büyük anın heyecanıyla dünyaya... O ilk nefeste, acıyla attığımız ilk çığlıklarımızla beraber ikinci göçebeliğimize…

“Merhaba” dedik “ey dünya… Merhaba hayat…  Merhaba acılar, sevinçler, hüzünler, mutluluklar merhaba… Annemize annelik, babamıza babalık öğretmeye geldiğimiz bu göçebeliğimizle merhaba ey ölüm…”

***

Aslında babamızla başlayan, bizi hem annemizin gerçek dünyaya getirdiği ikinci göçebeliğimizde sürdüreceğimiz hayata, hem de daha ilk soluğunu aldığımız yeni hayatımızda bizi bekleyen ölümedir bu ilk göçebeliğimiz. Yaşadığımız sürece (şair elbet buradaki kişi) yerleşik bir hayatı asla olmayacak şair göçebeliğinedir bu…  İnsanın gerçek dünyadaki göçebeliğiyle, şairin göçebeliği elbet ki aynı anlam, enlem ve boylamlarda olmuyor, olamaz da. Sıradan insan karasal/coğrafyadan coğrafyaya, iş, aş ve hayatını sürdürme amaçlı göçebelik yaşarken, aynı zamanda şairin dünya yuvarlağı üstünde gitmediği yer, görmediği coğrafyalar kalmaz. Hayali de olsa artık şair, geldiği o yeri terk etmek ve başka dünyalara yol almak zorunda. Yeni arayıp bulma adına, başka göçebeliklere hazırlar kendini.

Kendime döndüğümde; üçüncü ve gerçek göçebeliğimi, dört beş yaşlarımda -1965 ya da 66 yılı olmalı- doğduğum köy Keleriç’ten bir başka ova köyü Altınbaşak’a yerleştiğimizde yaşamıştım. İlkokulu ve ortaokulun ilk sınıfını burada okudum. Depremlerin yaşıtı bir kentti benim Erzincan’ım... Nâzım Hikmet’ten Enver Gökçe’ye, nice şaire ağıt şiirler yazdırmış bu kente, çocukluğumu ve annemi bırakıp, 1977’nin Şubatı’nda göçebeliğimin dördüncüsü olan ve bir daha geri dönmemek üzere bir başka şehre… Hüzün mü? Alabildiğine. Acı mı? Çocuk yüreğimin derinlerine sinip pusuya yatmış bir düşman gibi…  

“Topraktan geldik toprağa gideceğiz…” diye yazar kutsal kitaplarda. 74 Martı’nda kaybettiğimiz annemi, benim de şiirlerime, yazılarıma sinen, kişiliğimin oluşumunda derin izler bırakan topraklara emanet edişimizin üstünden bugün kırk yıl geçmiş. Oğlum yirmi iki, kızım on dört yaşında. Ben yarım yüz yılı geçen yaştayım. Ortaokul öğrencisiydim annemi kaybettiğimde. Üç yıl sonra da ayrılmıştık memleketten.

77 yılı göçebeliğimin de miladı oldu. Bir şubat günü evimizi kamyona, kendimiz de bir minibüse… Dönüşü olmayan bu yolculuk o büyük göçeydi... Dördüncü göçerliğimdi bu. Yeni ufuklara yelken açıp, hayallerini kurduğum dünyaya yaptığım bu yolculuğum aslında, gelecek yıllarıma biçimini verecek ve bir daha yerleşik bir hayatımın olmayacağı göçebeliğime… Heyecan vericiydi.

***

Niye anlattım bütün bunları?
Özetin özetini verdiğim, yukarıdaki yaşantının kişisi olarak buradayım. “Göçebe Cemal Süreya” ve göçebeliğimizin edebiyata nasıl yansıdığı konusu tetiklemeye yetti beni. Kısası, hepimiz yaşadığımız bölgenin, coğrafyanın, yerel ekin’in bir rengi olarak, yan yana ve iç içeyiz. Ulusal ve bireysel kimliğimizin belirleyeni dilimiz ortak. Ama yaşadığımız bölgeye özgü ağızlarıyla birbirinden farklılık gösteren, çeşitliliği ve zenginliği olan bir güzel dilin insanlarıyız.

İnsan içine düştüğü coğrafya ve kültürün biçim verdiği özdeksel bir varlık değil mi? O coğrafi kültürün tüm özelliklerini olmasa da belirgin, belli başlılarını benliğinde taşımaz mı kişi? Bunu; şairse şiirlerinde, öykücü öykülerinde, romancı romanlarında, ressam çizgi, biçim, doku ve renklerinde, heykelci yontusunun oylumlarında, müzisyen de bestelerinde yansıtmaz mı?

Her birinde, yerelinden genel ırasal özelliklerle karşılaşırız. Kısası, Metin Demirtaş’ın sorusuna kulak verirsek; “Şairin şiiri de yaşadığı yere benzer diyebilir miyiz?” gerçekten!.. Sanırım öyle.

Bütün bunları düşünürken, şiirde, büyük bir tehlikeyi de barındıran betimleme konusunu yazılı düşündüm… Betimleme, daha çok resim sanatının kavram ve konularından biri çünkü. Cemal Süreya, resim sanatının bu temel kavramı konusunda başarılı şiirleriyle dilimize “anlam” derinliği getiren bir şair. Onun ressam yönünün olup olmadığını tam olarak bilmiyorum. Ne ki, “Sevda Sözleri” kitabında bir iki desen çizim denemeleri bile onun, ressam gözü gelişkin bir şair olduğunu göstermeye yetiyor.

Cemal Süreya’nın “Fotoğraf” ve “Göçebe” şiirleri, bu alanın en başarılı örnekleri. Bir durum saptamasına girişmiştir şair. Olay, olayın geçtiği yer/mekân, dönem, dönemin koşulları, olgular, olayın kahramanları, bilinç ve duygu halleri, şiir kişilerinin sosyal, ekonomik ve psikolojik durumları… Bütün bunlar şiirin temaları olduğu, aynı zamanda şiirin ardını dolduran şeyler. Cemal Süreya, şiirde zor olanı başarıyla yapmıştır bu iki şiirinde de. Onun şiirlerinde sözcükler birer renk, doku, biçim, çizgi, oylum olarak, resimsel öğelere dönüşür, resimsel görünümler, tatlar içerir. Renkleri hep hüzünlüdür. Şiir kahramanları gözümüzün taraçalarında salkım hüzünler gibi durur. Resim yapar gibi tüm renklerden gerektiği kadar sevinç, çokça hüzün, içinde büyütmediği o çocuğun yaramazlıkları, üvey anneye duyulan öfkesi, kardeşine yardım edememenin yarattığı pişmanlıklar… Babasının ölümü kalın bir kontur gibidir hayatının tablosunda. O hep başucunda asılıdır. Göç? Tren vagonlarında geçen korku dolu anlar. Açlık, susuzluk, yokluk, Bilecik tren garı. Asker homurtuları. Arada, amcasının Erzincan valisini dövmesinin ona yaşattığı gurur. Sonrasında o upuzun sürgün ve aşktan aşka, kadından kadına göçebe hayat…

Cemal Süreya şiirleri art alanındaki resimsel tonlamalarıyla bir anlam bütünlüğü içindedir. Çizgiler ve renklerin görünümü ve titreşimlerinin, her biri bir acının, anne hasretinin, üvey anne baskısının, baba özleminin dile getirildiği ruhsal haritasıdır. Onun şiirdeki bu başarısı, tuvalde resmedilenle aynı görsel etkiyi yaratan bir ustalık sergiler. Bir bütün güzelliği vardır hemen tüm şiirlerinde. Dokuların, oylumların, derinliklerin, ince kıvrımların müziksel uyumundan yansıyanlar, meyden yükselen hüzünlü bir sese dönüşür. Özellikle anne ve çocuk figürlerinin ağırlıkla işlendiği şiirlerinde, babasına, anne ve çocuk figürü kadar yer vermemiştir. Görünmeyen, fakat varlığını her an hissettiğimiz anlam çoğalmasını yaşarız şiirlerinin genelinde. Tuval üzerinde resme dönüşenle, kâğıt üzerinde sözcüklere dökülen, aynı görüntüleri içerir Cemal Süreya şiirlerinde. Genelde sanat yapıtında, özelde konumuz gereği şiirde “anlam”dan kastımız, sözlükteki anlamı değil elbet.

***

Cemal Süreya’nın “Fotoğraf” adlı şiirinde olduğu gibi, “Göçebe” şiiri de, bu konuda zoru başarmasıyla, lirizmin doruklarına taşır bizi. Özgün, biricik ve kendine özgü durum şiirleridir. Alabildiğine hüzün sağanaklıdır. Kurgu, hep bir özlemin kendisi olarak çıkar ortaya. Hepimiz biliriz, çocukluğumuzda yaşadıklarımızı unutamayız. Etkisini, yaşadığımız sürece çok yakından duyumsarız. Annesini daha çocuk yaştayken kaybetmesi, babasının evlenmesi ve üvey annenin, özellikle kız kardeşine yaşattıklarını da düşünecek olursak, “neden şiirlerinde bu kadar hüzün, çocuk ve anne neden bunca iç içe ve niye hep bir aile tablosu” çizdiğini de anlamış olacağız. Onun şiirde büyüklüğünü, daha çok, roman, öykü ve resimde kendisini ağırlıkla duyuran betimlemeleri soyutlama ve soyutluğu somuta dönüştürebilmedeki ustalığında görüyorum.

Şairin, yazarın, ozanın göçebeliği ve göçebeliğe bakışının, elbet ki herkesten farklı bir portre çizecek olması eşyanın doğası gereği. Bütün bunlar bir yana, şairin dünyasından çıkıldığında yola, sizi, hakikatin peşinde yersiz yurtsuz göçebeliğe sürüklediğini, “Üvercinka”ların kanatlarında tarihten tarihe uçurduğunu, coğrafyalar dolaştırdığını, bilmediğiniz kültürlere götürdüğünü… Anaların, babaların, kız kardeşlerin, gönül derdi çekenlerin, sevgililerin; dramların, trajedilerin iç içe örgülendiği, büyük ve trajik aşkların, düş yorgunu çocukların, yaramaz, hırçın, asilikleriyle gençlerin “Gılgameşüstü” öyküleri, masalları, destanları, türküleriyle, ağıtlarıyla… En çok da “anaların” ağıtları yüreklerinizi… Düşyorgunu çocukların trajedileri sarsar sizi. Daha yeni, şimdi, Suriye’de, Filistin’de… Kadınların ağulu yaraları elini dağlar. Kendi memleketinizde daha çocuk yaşta kızların, koca koca adamlara verilip, küçük kadın kölelere dönüşütürülmelerine… Öfke mi, acı mı, isyan mı, suskunluk mu, bastırılmışlık mı, korku mu, ne…  

Kars şiiriyle, bir kar manzaralı Kars’ı çizer koyar önümüze. Cezanne’ın (d. 18 Ocak 1839-ö. 22 Ekim 1906) “Eriyen Karlar” adlı tablosunu mutlaka çok sevmiştir. Şiirin Kars manzaralı görüntüsünde Cezanne’ın bu tablosunu görür gibiyiz.

***

Cemal Süreya’nın kültürel ve siyasal kimliği de önemli. Siyasal duruşu konusunda iki örnek var ki, tam da Cemal Süreya’lık. Darphane müdürlüğü sırasında, teftiş için gelen Maliye Bakan, basılan paraların bölümünü gezmek ister. Herkes telaşla gizli bölmenin var olan iki anahtarından birini ararlar. Biri bakanın kendisinde diğeri de darphane müdüründedir. Müdüre döner (müdür Cemal Süreya’dır) ve şöyle der bakan: “Müdür Bey, Müdür Bey (alaycı bir ifadeyle), baksanıza çalışanlarınız kapıları açmıyorlar bana” diye sitemli bir şekilde konuşunca, Cemal Süreya, “Olur mu Bakan Bey, kapının anahtarının biri sizdedir, diğeri bizde. Size bütün kapılar açıktır. Yalnız gönlümüzün kapıları kapalıdır” der. Bir başka denetimde de bakan  Bakan Bey darphaneyi gezdikten sonra müdüre dönerek “Müdür Bey darphaneyi çok pis buldum” demesi üzerine, Cemal Süreya’nın yanıtı hazırdır: “Bakan Bey, siz gelene kadar burası pis değildi” der… ve Darphane müdürlüğünden istifa eder. Süreya’nın bu söylediklerine ayrı bir başlık altında sayfalar dolusu yazılabilir.

***

Cemal Süreya Ülkü Tamer’in dediği gibi “Atlas okyanusunda Fırat’ın salı”dır.  O Atlas okyanusunu gezip dolaşsa da, vardığı son nokta, ilk çıkış noktası olan Karacaoğlan’dır. Pir Sultan’la tarihsel bir akrabalık içindedir. Kültürel tenbağıyla örgülü, taaaa HOY kasabasından bu yana süregelen bir soy kütüğü var. Onun şiirlerinde Yunus Emre aşkının lirizmi ve dil yalınlığını; Karacaoğlan’ın erotik estetizmini, Hacı Bektaş, Taptuk Emre, Hallacı Mansur, Hatayi, Mevlana, Fuzûli, Dadaloğlu, Köroğlu, Veysel, Anadolu Aşıklarının (Mahsuni gibi..) kültürel ikliminden damıtılmış seslerini, izlerini buluruz. Anadolu Türkçesine nice kanatlı sözler kazandırıp, bu dili şiir dili, aşk dili yapmış nice ozanların harman olduğu bir yöreden/gelenekten beslenerek gelmiş ozan dilli bir şair.

Süreya, özgün bir sesin, kendince oluşturup geliştirdiği bir bireşimin sesi/şairi olarak şiir kanallarımızdan geçerek Türkçenin büyük okyanusuna karışıp kaybolmadan akar. “Yunus’un sütdişleriyle Türkçenin gök ekininden “Cemali” sesi olarak yağar. Bu büyük okyanusun içindeki zerrelerden biridir… Ben onu bu büyük okyanusun içinde, Karacaoğlan’ın aşk dilini bir Anadolu ermişi gibi… Kızıl bir teni var zaten. Ateşe düşmeden de “ateş” imgesini duyup nar-ı nan yanıp, aşka dönen, aşkla yanan bir Cemali. Sıffın’dan göçüp gelmiş. Kerbela’dan taşır yükünü. Necef’te, Düldül’ü, Zülfükar’ı nakşetmiş de göç etmiş bu yurdun güzel dili Türkçesine. Göçebeliği yurt edinmiş kendine. En çokta göç ettiği ve göçebeliğini doyasıya yaşadığı yurt, kadınlar olmuş. Ne zaman, hangi şiirini okusam, bir kadından ötekine göçebe bir hayatın doludizgin aşk arayışlarında, Küheylan’ın sırtında dolaşırken…

Yerleşik hayatın tersliklerinden, boğucu iğretiliklerinden, donmuşluğundan, katılaşmışlığından hep uzak ve hep yeninin peşinde bir şair. “İkinci Yeni” bu halin tüm dokularında Cemali bir sesi taşıyan şiir coğrafyası oldu. Hiçbir yeri yurt edinmeyip, her bir coğrafyayı yeri yurdu, bütün insanlığı kardeşi, dünyayı evi bilen, ama “fazla oturdum gitmeliyim, başkaları gelip konaklasın” demeyi de ihmal etmeyen, aklına düşürdüğü “gitmeyi” yüreğinde kanaviçelere örgüleyen bir derviş edalıdır. Durağanlığa karşı devinimin, katılaşmaya/donmaya karşı canlılığın, eskiye karşı yeninin, durmaya karşı gitmenin, ehlileştirmeye karşı itirazın/direnmenin, başkaldırının göçebe şairi. İsyanı şiirlerde, kendi içinde… Şairin, yeri yurdu, yerleşik bir hayatı yoktu zaten, olamaz da. İnsanlığın önceki ve sonrasında ortaya koyduğu tüm birikimler, sanatçının, şairin atlasındadır. O bir seyyahdır. Dedem Korkut’tur, Evliya Çelebi’mdir. Bir bakarsın Hasankeyf’te sularla koyun koyuna, bir bakarsın Paris’te oturmuş, bir kış manzaralı, Cezanne’ın “Eriyen Karlar”, Monet’nin kar örtülü evlerinin yer aldığı tabloları aratmayan bir Kars tablosu çizer “Kars” şiirinde. Sanatının kaynağı yaşam, dolayısıyla insanın kendisidir. Burada atar şair yüreği. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlık adına yaşatılan olumsuz her bir durum karşısında şair duruşu, omurgalı; şiirin yönü, devrimedir… Ne ki, şiir devrim yapmaz, ama kitleleri devrime hazırlar…

Cemal Süreya, düşüncesinin sivri ayağını bir pergel gibi kendi toprağında, diğeri dünyanın tüm coğrafyasında  olup bitenleri içine alacak şekilde bir daire çizer bize. Kısası, ölümle yaşam arasında “dün, bugün ve yarın” zaman boyutuna bir de uzamı katar. Yaşam ve insan, bu dört boyut içinden anlatılır. Bir mahalleye, yurtsamaya, bir yere dönüşüp, sürekli giden, göç eden, göçebeleşip derinleşen, yersiz yurtsuzlaşıp ağıtlaşan, arayan, soran, sorgulayandır Süreya…

Yurt sürgünlüğü, yurtsanmayı bir yaşam biçimine döndürmüş her halk için ve o halkın insanları için çok ağır bir bedel. Doğduğun topraklardan koparılmak, bir ananın çocuğunu kaybetmesi, çocuğun anasız büyümesidir… Yetim büyüyen ve hep çocuk kalan göçebe bir “Cemali”dir Süreya…

Ve şairler hep göçebe, atlar Düldül, Küheylan, Kırat, Gülsarı…  
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 63
Kayıt tarihi
: 20.06.18
 
 

Günümüz şairlerinden. 1961 Erzincan doğumlu. Öğretmen şair. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster