Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '18

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
61
 

Yıldızlı Köy Geceleri ve Ben…

Yıldızlı Köy Geceleri ve Ben…
 

(Köyden-Kentten)

Bana sorsanız herkesin bir köyü olmalı... Benim köyüm olmasa bu kadar köyle ilgili yazı yazamazdım. Çünkü yaşamadığın hayatı yazmazsın yapıntı olur.

Malum yaz sıcakları başladı. Balkonu olan kendini balkonu atıyor. Bizimde küçük bir balkonumuz var. Yetmese de idare ediyoruz. Sıcaklar başladığında benim mekanım balkondur. Yoksa O Denizli’nin bunaltıcı sıcaklarında nefes alamazsınız.

Dün gece balkonda yattığım yerden yıldızları seyrediyordum… Yazın sıcaklar bunaltıyor, kış gibi yatınca uyuyamıyorsun. Gece gökyüzünün berraklığı, havanın temizliği zihnini açıyor insanın. Bizim hanımda bir bardak su içmek için kalkmış, uyuyup uyumadığımı bakmak için balkon kapısından beni bakmış. Benim de başım gökyüzüne dönüktü. Kendimden geçmişçesine yıldızları seyrediyordum…

“Eşim…”

“Hey“ diyerek seslendi

Bir anda irkildim… “Hıh” demişim…

“Aşkım sen miydin ödümü kopardın, sen niye kalktın? Seni de mi uyku tutmadı” dedim…

Yok dedi, ‘vücudumu hararet basmış içim yandı su içtim sen ne yapıyorsun’ dedi...

“Bilmem? Hiç uykum yok bu gece ve yıldızlar öyle güzeller ki onları seyrediyordum…” dedim.

“Seyret seyret… Birazdan ben geleceğim burayı yatmayı!” dedi…

Az önce değindiğim gibi bizim balkon küçük, iki kişi yan yanı yatsan rahatsız oluyorsun. Açıkçası yazın rahat yatılıyor...

Eski insanlar yediğin soğan ekmek olsun yeter ki evinde huzurun olsun derlerdi. Evinde rahat ve huzurlu olmak istiyor insan. Bu günlerde Patatesle-soğan dövizle yarışır oldu. Bu ikisini bulan altın bulmuş gibi seviniyor. Her neyse mevzuyu dağıtmadan konumuzu dönelim. Bizim hanımda balkonun alt tarafındaki plastik sandalyeyi oturdu. Kollarının dirseklerini balkon demiri koydu, elleri çenesinin altında dayadı, oda seyretmeyi başladı yıldızları…

-Eşim dedi ki; “köy yerlerinde yıldızlar parlak olur. Çimenlerin üstüne sırtüstü yatıp, masmavi gökyüzüne bakıp dalardım yazın köye gittiğimde” dedi. Bu gece gökyüzü aydınlık olduğundan belli belirsiz birkaç tane yıldız vardı. Kuzey yıldızı hep aynı yerinde durduğundan eşim “bir seni söndüremiyor şu şehrin ışıkları dedi...” Bildiğiniz gibi köy yerinde yıldızlar pırıl-pırıl, ışıl-ışıl, çakır-çakır olur. Gökyüzünde milyonlarca hatta milyarlarca yıldız olur...

Bizim köyün yıldızları muhteşemdi… küçükken samanyolunu, küçük ayı'yı, büyük ayı'yı gösterirdik birbirimize. Yıldızlar seçerdik kendimize, ve, dokuz tane yıldız sayıp dilekler tutardık ve gerçekleşmesini beklerdik bir süre.. Gerçekleşir miydi hatırlamıyorum...! Büyük kentlerde köydeki gibi gökyüzünde hiç yıldız yok.. Geceleri Köydeki köpek seslerini burada duymuyorum... Şehir yerlerinde gökyüzü çakır yıldız olmuyor. Büyük şehirlerde insanlar ve ışıklar çoğaldıkça gökyüzündeki yıldızları göremez oldum.

Bu ara eşim oturduğu plastik sandalyeden yavaş yavaş kımıldadı, önce gerindi sonra esnedi “vakit gece yarısını geçti artık yatmalı” dedi, nihayetinde ağır ağır yerini yatmayı gitti….

Eğer sırtüstü rahatça uzanıp gök kubbeyi uzun uzun seyrederseniz, hele azıcık da meraklıysanız, bizler için karşımızdaki manzaradan daha ilginç bir şey yoktur denilebilir. Çünkü gökyüzünün her noktası değişik bir görünümdedir; her gökcisminin kendine has parıltısı görkemi vardır.

Hatun yerine gidince kaldığımız yerden devam etmek gerekir değil mi?.. Belki biliyorsunuzdur, köşe yazarları gece düşünürler. Bir şair gecenin karanlığında daha diri, daha akıcı olur. Bilinen en güçlü yayınlar, gece yarısından sonra başlar. Gece insan, bir radarın, bir yarasanın duyarlılığı ile hareket eder. Ses daha bir hızlı, göz alabildiğine keskindir. Beyin sakindir, onu esir alan parazitler terk edip gitmiştir. Artık kendinle baş başa kalırsın. Benim üstat, gece düşüncelerin anasıdır derdi...

Emekli olunca iki sene bir gazetesinin içerik dizgi ve tertibini yaptım düzenledim. Bu gazete haftada iki gün Salı ve Cuma günlerinde çıkıyordu. Gazetenin sayfa içeriğini dizgi ve tertibini sürekli kendim hazırladım. Gazetede sözde 4 kişi çalışıyordu ama gazetenin tüm düzenlemesini kendim yaptım, onlar sadece baskı ve dağıtımını yaptılar. Bunun yanında İzmir’de yayın yapan bir dergiyi makale yazıyordum buda yetmedi İstanbul’un bir gazetesinde köşe yazdım. Bu kadar tempolu ağır yükü gecenin karanlığına gömülüp öyle yaptım.

İnsan; hayatın nabzını, sırlarını elinde tutan köşeleri, gece daha iyi aralayabiliyor. Bir kültürün derinliğine gece daha kolay ulaşılabiliyor. İnsanın başarılı olmasının bir nedeni varsa o da geceyi sevmesidir. Bana sorarsanız geceyi sevenlerden olun derim!...

Gazete düzenlediğim günlerde en çok, yaz ayında çalışmayı severdim. Balkonu masayı, sandalyeyi atar yıldızları seyre dala dala içerik hazırlardım. Sabaha karşı yıldızlar sönmeyi başladığında köyde tütüne gittiğimiz günler aklıma gelirdi. Tütün tarlalarında çalışanların elleri toprak, toprakları ter kokan allı-yeşilli insanlar gözümün önünde canlanırdı. O günler hayalimden bir sinema şeridi gibi geçerdi.

Tütün işi çok zordur. Gece saat 3 veya 4’de tütün tarlasını gidersin gündüz saat 10.00’a kadar eğilerek durmadan tütün kırarsın. Kolay değil en az altı, yedi saat 90 derece eğik vaziyette tütün kırmak. Tütün kırmayanları işin zorluğu anlatmak için eğik vaziyette beş dakika hiç bir şey yapmadan ve doğrulmadan eğilerek 90 derecelik konum durun ve altı saat o pozisyonda eğilerek çalışacağınızı düşünün, ne demek istediğimi rahatlıkla anlarsınız.

Ben o zamanlar tütün tarlasında zihnimde bir kaç tane roman yazmıştım. Hikaye falan değil, bildiğiniz roman. “Peki ya, hangisini kaleme aldınız” derseniz, hiç birini. Değişik düşüncelere dalmak bedendeki yorgunluk hissinin azalmasına neden oluyor. Yoksa belinin ağrıması ve dizlerinin ağrımasını daha çok hissedersin… O zamanlar zihnimde durmadan roman yazıyordum. Arada başımı kaldırıp gökyüzünü baktığım olurdu ama berrak yıldızları görür görmez duygularımı harmanlayacak yada umut ışıklarını dalacak zaman olmadığından semalarda gezinemezdim.

Uzun lafın kısası ben ilk romanlarımı tütün tarlalarında yazmıştım. Türk Edebiyatı ve özellikle halk edebiyatında büyük bir değer olan rahmetlik üstat ben bir şeyler yazıp karalamayı başladığımda bana sordu sen daha önce hiç roman yazdın mı? diye. Yazın tütün tarlasında çok yazdım hocam dediğimde, İzmir üzümü gibi olan gözlerini yumdu gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü. Ben de utandım mahcup oldum. Yok, çırak başını kaldır alayı almadım seni. Benim tarlayada yaz gönder onun ırgatlarından ol dediğinde, ben o zaman onun ne demek istediğini anlamamıştım…

Meğerse üstat İstanbul gibi sanayi kentinde “Tarla” dergisi yayınlıyormuş. Ben onu normal bir gazeteci olarak biliyordum. İstanbul’da bu türden dergi çıkarmak herkesin harcı değildir. Denizli’nin hatta köylerin en önemlisi kendi köyü olan oğuz köyünün adını İstanbul’a ve yurtdışına onurla taşıyan koca yürekli büyük bir değerdi o. Ben onu öldükten sonra anladım…

Bu ara ben bunları size anlatırken bir yıldız kaydı semada. Yattığım balkondan kalktım etrafı konum komşuya baktım, benim gibi geceleri uykuya direnenler huzur ve huzursuzluk arası yaşayan duygularını anlamaya çalışan insanlar var mı? diye!...

Komşulardan benim gibi geceyi sevenler, kendini geceye saklayanlar varmış. Hemen çaprazımıza gelen üç katlı apartmanın tüm ışıkları yanıktı, ara ara sağlık ocağı tarafındaki birkaç evde yanan ışıklar vardı. Birçok şeyin farkında olmayan birçok insan, uykuya dalarken en insani duygularını karanlıkla paylaşır bilirsiniz!...

Diğer komşuların ışıkları sönmüştü, bunlarsa uykuya yenilmişler dedim…

Bizim balkonda üç tane fesleğen bir tanede lavanta çiçeğimiz var. Gözümüzü yıldızlara dikip onlarla esrarlarken balkondaki çiçek kokuları geldi burnuma. Bu enfes kokuları dayanamadım eğilip ta içime kadar çektim fesleğen ve lavantanın kokusunu..

‘’Ahh çok tatlısınız siiz’’ dedim hafifçe. Çiçekler bile anlarmış sevildiğini biliyor musunuz?

Sevildikçe, bakıldıkça daha güzel ve daha çok çiçek açarlarmış..

--- Gece yarısı bunlarda uyandı benim gibi derken ayın ışığı göründü karşı evin üstünden. Baktım ay yarım ay. Ay kendini yavaş yavaş göstermeye başladı. Ay ışığının görünmesiyle birlikte bir anda içimdeki duygularda sönmeyi başladı. Sanki aniden her şey şekil değiştirdi. Ayın gitmesini beklesem sabah olacak. Zaten o duygularımdan sıyrıldım.

Şimdi modern zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hayatın koşuşturmacası içinde seçimlerimizi ister istemez değiştiriyoruz. Bildiğiniz gibi Dünyanın profili son 20-30 yılda hızla değişti. Modern zamanla birlikte değişen dünyayı şüphesiz hayatımıza, yaşadığımız yerleşim yerlerine göre yeme-içme alışkanlıklarımıza hatta bireysel ilişkilerimizi düzenliyoruz.

Tabiat gündüz ve gece ile bir bütündür. Acılar ve mutluluklar her ikisi ile de paylaşılır. Ancak, bünyesinde belirsizlik ve çelişkiler barındıran bir düşünce, gece ile şeffaflaşıp açıklık kazanır. Gecenin içinde duyulan bir çığlık insanı uyanık olmaya zorlar. Duygusal olan, gece duygusallığı artar, olmayan ise daha bir hafiflediğini hisseder.  Geceler, acının, hüznün, sevinci yakalamanın, en küçük sesi duymanın devresidir. Gecelerde çaresizlikler, hastalıklar daha da belirginleşir.

Örtüdür gece. Siyah kumaşıyla yumuşacık bir saten örtü gibi bezentisi sonunda benimde uykumu getirdi. Çektim pikemi üzerimi bende geceyi ve uykuya yenildim. Arkasından gelecek günü heyecanla beklemeye umut ederek yeni doğan güneşle birlikte yeniden doğmayı ümit ederek.

Bir gecenin ardından gelecek güzel günleri umut ederek hayatı sarılın. Hayal ettiğiniz günlerin geleceğini inanarak hayatta sarılın.

Recep ASLAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 28
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 133
Kayıt tarihi
: 18.01.18
 
 

Denizli Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğünden emekli. Denizli'de Merkezde Yaşıyor. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster