Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
911
 

Yıllar sonra....

Yıllar sonra....
 

tr.hotels.com


 

Frankfurt'dan gelen TK1598 uçuş nolu Türk Hava Yollarının Airbus321 uçağı alanımıza inmiştir. 
 
******
 
"Evladım, sana zahmet benim bavulumu da banttan alabilir misin? Birinci turu kaçırdım da..Sanıyorum bant benim yaşıma göre hızlı dönüyor.."
 
"Tabii, amcacığım. Ne demek? Hangisi sizin bavulunuz?"
 
"Şimdi karşıdan bize doğru geliyor. Siyah-beyaz olan."
 
"Tamam, gördüm amcacığım. Hemen alıyorum."
 
"Çok sağol evladım."
 
"Siz de sağolun. Hoop, aldık işte. Buyrun..Sizin için araba almamı ister misiniz?"
 
"Teşekkürler. Tekerlekli valiz sorun olmaz. Zaten şuradan taksiye bineceğim."
 
"Yolunuz açık olsun."
 
"Sağol evladım. Senin de yolun açık olsun."
 
****************
 
"Sıra sende mi evladım"
 
"Evet beybaba. Valizini alayım."
 
"Al evladım"
 
"Ne tarafa gidiyoruz babacığım?"
 
"Sultanahmet'e gideceğiz"
 
"Sultanahmet çok değişti artık. Meydana giremiyoruz. Sahilden gidip, Cankurtaran'dan yukarı çıkalım. Gideceğimiz adres tam olarak belli mi?"
 
"Four seasons oteli evladım."
 
"5 yıldızlı çok güzel bir otel. İyi seçim. Alt yoldan otelin önüne kadar gidebiliriz. Bir zamanların Sultanahmet cezaeviydi orası.
 
"Biliyorum evladım. Bilmez miyim?"
 
Muhittin Sarper, tam 34 yıl sonra Atatürk havalimanından giriş yapmıştı çok sevdiği İstanbul'a. Taksi sahil yolunda ilerlemeye devam ediyordu. Yıllar önce daracık olan sahil yolu ne kadar genişlemiş diye düşündü. Yol boyunca rengarenk laleler, İstanbul'a çok değişik bir hava veriyordu. Demek İstanbul Belediyesi iyi çalışıyordu. 
 
Kazlıçeşme önünden geçerken, bir zamanlar burasının nasıl koktuğunu hatırladı. Evet, o zaman bu bölge tam bir mezbelelikti. Deri fabrikalarından gelen koku dayanılmazdı. Ama şimdi orası yemyeşil bir alan olmuştu. Camı araladı ve denizden gelen kokuyu olabildiğince derin bir şekilde içine çekti. İstanbul'un kokusu bir başkaydı sanki. Şimdi ise Topkapı surlarından geçiyorlardı. İstanbul fethedildiğinde surları döven deniz, yıllar içinde yapılan dolgular sonunda surlara sanki uzaktan el sallıyordu. 
 
Yedikule, Samatya, Yenikapı...Bu saatte trafik açıktı. Bir de İstanbul trafiğinin yoğunluğundan söz ederlerdi. Ama sabah ve akşam mutlaka yoğun oluyordur diye düşündü. Kumkapı'nın önünden geçerken, bir zamanlar orada arkadaşlarıyla geçirdiği güzel anları hatırladı. Balık, rakı ve yeşil salata ayrılmaz bir üçlüydü onlar için. 
 
Taksi Kumkapı'yı geçtikten sonra sağ şeride girip, Cankurtaran yönüne gitmek için trafik ışıklarının yeşil yanmasını bekliyordu. Şoför, "Az kaldı babacığım, iki dakika sonra oradayız." dedi. Ama yaşlı adam o kadar dalgındı ki, şoförün bu sözlerini duymadı. Biraz sonra yaşayacaklarından ne kadar etkileneceğini düşünüyordu belki de..75 yaşın ağırlığıyla bu durumu kaldırabilecek miydi acaba?
 
******
 
"İyi günler"
 
"İyi günler efendim. Hoşgeldiniz."
 
"Ben  önceden yer ayırtmıştım"
 
"Hemen bakalım efendim, Adınızı alabilir miyim?"
 
"Muhittin Sarper"
 
"Evet efendim, size 2. Kattan bir oda vereyim."
 
"Bir dakika evladım, şu kulenin hemen yanındaki üçüncü kattaki odayı verebilir misiniz?"
 
"Kuleye bitişik olanı mı?"
 
"Evet, evet, o oda."
 
"O oda bugün boşaldı. Şimdi temizlik yapılıyor. Eğer yarım saat kadar beklerseniz....."
 
"Beklerim evladım, beklerim, oda temizlenene kadar bahçeyi dolaşayım. Bavulum burada kalabilir değil mi?"
 
"Odanız yarım saat sonra hazır olacak. 3. kat 301 numara. Ben bavulunuzu odanıza gönderirim. Siz anahtarı çıkarken alırsınız."
 
"Tamam evladım."
 
Otelin bahçesinin dört tarafı yüksek duvarlarla kaplıydı. Hemen hemen orjinal haliyle aynıydı. Sadece bahçenin bir köşesine camekanlı bir bölüm yapmışlar ve orayı cafe olarak kullanıyorlardı. Bir zamanlar bu avluda az mı volta atmışlardı? Hey gidi günler hey.... Avlunun içindeki camekanlı bölüme yürüdü, hemen camın kenarındaki bir masaya oturdu ve kendisine bir kahve söyledi. Gözleri avlunun bir köşesine dalmış vaziyette, yıllar öncesini düşünmeye başladı. 
 
******
 
1962 yılında Sultanahmet Cezaevine girdiğinde 24 yaşındaydı. Aynı koğuşta kalan mahkumlar arasında  ise en genç olanıydı. Ancak o zamanki adıyla hapishane  raconuna göre namus cinayeti işleyenlere saygı gösterilirdi. Bu bakımdan kendisine diğer mahkumlar tarafından ağabeylik yapılmış ve kollanmıştı. Mahkumların en acımasız oldukları suçlular ise  çocuk tecavüzcüleri idi.  Cezaevi idaresi o tip mahkumları ayrı bir hücreye koyardı. Aksi takdirde o  suçluların şişlenmeleri işten bile değildi. 
 
25 yıla mahkum olmuştu. İnfaz yasasına göre 17 yıl yatacaktı. 7 yılı ise bu hapishanenin dört duvarı arasında geçmişti. Her gün bir saat bu avluda havalandırmaya çıkarıyorlardı. Avlunun zemini ise toprak üzerine dökülmüş kömür tozlarıyla kaplıydı. Şimdi gördüğü avlu gibi İtalyan mermeriyle kaplı olmayacaktı elbette. 1969 yılında bu cezaevi kapatıldığında birçok mahkumla birlikte Sağmalcılar cezaevine nakletmişlerdi kendisini de. Ama orada da 10 yıl yatacağını düşünürken 1974 yılında çıkarılan af ile birden kendisini özgür bulmuştu. O an bir kere daha Bülent Ecevit'e rahmet diledi.
 
Şimdiki aklı olsaydı o cinayeti işler miydi? Bir ölü ve bir yaralı. Üstelik kendisine en yakın kişilerdi bu kurbanlar. Değer miydi bütün bunlara? 
 
Halbuki ilk evlendiğinde ne kadar mutlulardı. Evlendikten bir yıl sonra bir kızları olmuştu. Ama herşey ağabeyinin kendi evlerine misafir gelmesiyle başlamıştı. Ağabeyi bir iş  bulduktan sonra bir ev kiralayıp, yanlarından ayrılacaktı. Ama bu misafirlik normalden fazla sürmüştü. Karısının aklını ne zaman çelmişti? Hiç farkında değildi. O gün işten oldukça erken çıkmıştı. Ağabeyi ile karısını yatakta birlikte görünce, hemen mutfaktan ekmek bıçağını almış, karısını öldürüp, ağabeyini de ağır yaralamıştı. Küçük kızını baldızına bırakıp, kendisi de karakola teslim olmuştu. O günden beri de kızını görmemişti. Kızının büyüme aşamasında, annesini babasının öldürdüğü söylenmiş olmalıydı ki,  kızı bugüne kadar kendisini hiç aramamıştı. O da cezaevinden çıktıktan sonra kızını aramış ama kızını kendisine göstermemişlerdi. Sonra da izlerini kaybetmişti.
 
Cebindeki plastik kutudan ilaçlarını çıkarıp, garsonun kahveyle birlikte getirdiği sudan bir miktar alarak ilaçlarını yuttu. Günde her seferinde 5 er den olmak üzere 15 ilaç alıyordu. Yavaşça yerinden kalkıp, lobiye doğru yol aldı. Resepsiyondaki görevli:
 
"Efendim, bavulunuzu odanıza gönderdim. Buyrun anahtarınızı"
 
"Teşekkür ederim evladım."
 
Asansöre binip, üçüncü kata çıktı ve kulenin yanındaki 301 numaralı odanın kapısını açtığında yine eski günler gözünün önüne geldi.
 
Bu oda zamanında 7 yıl kaldığı koğuştu. Ama şimdi çok farklıydı. Demir parmaklıklar yerine pırıl pırıl camlar ve saten perdeler vardı. Yatak ise tam krallara layıktı. Bir zamanlar ranzaların bulunduğu bu odada 12 kişi kaldıkları aklına gelince içini buruk bir duygu kapladı. Bu hapishanenin tarihini o zamanlar ezberlemişti. Kimler, kimler kalmıştı bu cezaevinde?
 
Önceleri İstanbul Tevkifhanesi olarak bilinen Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi  daha sonraki  adıyla Sultanahmet Cezaevi olarak tarihteki yerini almıştı.  1919’daki açılışından 1969 yılında mahkûmların Sağmalcılar Cezaevi’ne nakline kadar geçen 50 yıl boyunca Türkiye’nin en ünlü cezaevi burasıydı. Tanınmış komünistler, Turancılık davası sanıkları, 6-7 Eylül olaylarından sonra tutuklanan aydınlar hep burada ‘misafir’ edilmiş.  Nâzım Hikmet,  1938 yılında bu cezaevinde kaldığında kendisi henüz yeni doğmuştu. Diğer ünlüler ise Aziz Nesin, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Vedat Türkali, Çetin Altan, Orhan Kemal bu ‘misafirler’den aklında kalanlardı. 
 
Vedat Türkali'nin bu hapishane için yazdığı şiiri bu yaşına rağmen unutmamıştı. Nasıldı o şiir?
 
Sabah serinliği gün ağarıyor 
Demir taş küf yosun 
Sen böyle gecenin ortasında 
olan bitenden habersiz 
Uyuyor musun? 
 
Güvercin sesi çocuk sesi tren sesi 
Parmaklıklara yakışmayan ne varsa 
Duvarlarında 
 
Güneş bütün gün çağıradursun 
Elden ne gelir 
Yaşamak böyle kanlı akarsa 
Maviliğin dibinde böyle gözyaşları
Kirli ağır durgun 
Daha bir süre akıp gidecek
Duvarlarında 
 
Cebinden bir gazete pikürü çıkarıp, odaya doğru tuttu. Koğuş arkadaşlarından çoğu ölmüştü. İçlerinden biri Alman uyrukluydu. Hans, uyuşturucu ticaretinden yakalanmıştı. Türkçeyi yarım yamalak konuşuyordu. Ama birlikte kaldıkları süre içersinde ona Türkçeyi iyice öğretmişti. Buna karşılık Hans da kendisine Almanca öğretmeye başlamıştı. Dışardan Almanca kitapları alıp, karşılıklı konuşmaya başlamışlardı.Cezaevinden çıktıktan sonra ise Almanca'sını oldukça ilerletmişti. Bunun dışında boş zamanlarında, -zaten cezaevinde her zamanı boş sayılırdı-Türkiye'nin tarihi ve turistik yerlerini içeren kitaplar okuyordu. 
 
Şimdi kızı 53 yaşında olmalıydı. Kimbilir neredeydi şu anda? Acaba evlenmiş miydi? Torunu var mıydı? 
 
1974 yılında cezaevinden afla çıktıktan sonra, eski bir arkadaşının aracılığıyla bir turizm firmasında turist rehberi olarak çalışmaya başlamıştı. Alman turistlerin yoğun olmaya başladığı dönemde bu işi hakkıyla yapan çok kişi yoktu. 4 yıl sonra oldukça ustalaşmıştı. 1977 yılında şansı birden döndü. Bir turist kafilesinde tanıştığı Helga ile aralarında sıcak bir bağ oluşmuştu. O zamanlar 39 yaşındaydı. Helga kendisinden 3 yaş büyüktü. Genç yaşta dul kalmış, oldukça zengin bir kadındı. Bir yıl sonra evlendiler ve sonra birlikte Almanya'da yaşamaya başladılar. Uzun yıllar Almanya'nın en büyük turizm firmasında çalıştı. Kendi çabasıyla birçok Almanı Türkiye'ye turist olarak gönderdi. Yeni evliliğinden çocukları olmadı ama Helga ile mutlu bir yaşantısı vardı. Ta ki, doktoru geçen yıl kendisine Akciğer kanseri teşhisi koyana kadar. 
 
En büyük arzusu ölmeden önce ülkesini son defa ülkesini görmekti. Bu nedenle bir haftalığına Türkiye'ye gelmiş ve yıllarca yattığı ve şimdi beş yıldızlı bir otel odası olan eski koğuşunda hatıralarıyla başbaşa kalmıştı. Yatağına uzandı, akşam yemeğine kadar biraz istirahat etmek istedi. Yol yorgunluğundan biraz sonra uyayakalmıştı.
 
******
 
"Bayan Helga ile görüşmek istiyorum"
 
"Buyrun benim."
 
"Efendim, ben İstanbul'dan Güray Demir"
 
"Merhaba Güray bey. İnşallah iyi haberleriniz vardır."
 
"En sonunda verdiğiniz isimlere ulaştım"
 
"Yani kızını buldunuz mu?"
 
"Evet efendim, biliyorsunuz bir yıla yakın bir zamandır uğraşıyordum. Size de geçen ay söylediğim gibi izlerini bulmuştum. Bugün de kendisiyle görüştüm. Herşeyi sizin dediğiniz gibi anlattım."
 
"Peki kadına neler demişler?"
 
"Sizin de tahmin ettiğniz gibi babasının katil olduğunu, annesini öldürdüğünü ama neden öldürdüğünü anlatmamışlar. Amcası ise 10 yıl önce ölmüş. Ben dediğiniz gibi, o tarihteki gazete arşivlerini buldum. Kendisine o gazetelerle birlikte gittim. Bütün gerçeği anlattım."
 
"Kadın ne dedi? Babasıyla görüşecek mi?"
 
"Onu bilmiyorum. O konuda birşey söylemedi. Kocasıyla konuşacağını söyledi."
 
"Kendisine hasta olduğunu, çok kısa ömrü kaldığını söyleseydiniz."
 
"Söyledim ama, kadının içinde yıllarca kin biriktirtmişler. Sözlerim ne kadar etkili oldu? Bilemiyorum."
 
"Babasının yerini söylediniz mi?
 
"İki gün önce İstanbul'a gelip, Four seasons otelde kaldığını söyledim. Ama kızı kendisini görmek isteyecek mi? Onu bilemiyorum."
 
"Tamam Güray bey. Siz elinizden geleni yaptınız. Ben ücretinizi  havale ediyorum."
 
"Teşekkürler bayan Helga."
 
******
 
Muhittin Sarper'in İstanul'daki beşinci günü de geçmek üzereydi. Bu 5 gün içersinde, otelin daha doğrusu eski cezaevinin her noktasını defalarca gezmişti. Ana duvarlar dışında herşey değişmişti. Her bölgede bir anısı vardı. Zaman zaman da dışarıya çıkıp, inşaat halindeki Taksim'i, Beyoğlu'nu, gezmiş, Boğazda nostaljik vapurla bir gezi yapmıştı. Ancak İstanbul Boğazında gördükleri içini acıtmıştı. Çünkü boğazın o yeşil örtüsü yerini betonlaşmaya bırakmıştı. Bu arada oldukça da yorgun düşmüştü. 
 
Tam dinlenmek için yatağına uzanmışken, telefonun sesiyle irkilir. 
 
"Efendim"
 
"Muhittin bey"
 
"Buyrun"
 
"Efendim lobide bir ziyaretçiniz var?"
 
"Ziyaretçim mi? Kimmiş?"
 
"Genç bir bayan. Sizinle görüşmek istiyor."
 
Yaşlı adam lobiye indiğinde etrafına bakar ama tanıdık kimseyi göremez. Resepsiyona doğru yürür.
 
"Benimle kim görüşmek istiyordu?"
 
"Resepsiyonistin işaret ettiği 25 yaşlarında genç bir bayandır. Arkası lobiye dönük oturan genç kızın yanına yaklaştığında kız ayağa kalktı ve bir an için göz göze gelirler."
 
"Merhaba efendim. Ben Gözde."
 
Yaşlı adam şaşkınlıkla bu ilk defa gördüğü genç kıza bakar. Ama kızın sözlerinin devamını beklediği için bir şey konuşamaz. Kız devamla...
 
"Ben sizin torununuzum."
 
"Muhittin bey, bu cümleden sonra, biraz sendeledi ve en yakın koltuğa oturur."
 
"Verin elinizi öpeyim"
 
Yaşlı adamın gözleri yaşarırı ve kıza sıkı sıkı sarılır. O an her ikisinin de gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Birkaç dakika sonra, kıza bir kere daha baktı, kızın gözleri ölen eşinin, yani kızın anneannesinin gözlerinin tıpatıp aynısıydı sanki. Ağzından sözler çok zor çıkıyordu. Yorgun kalbi hızlı hızlı atarken, kıza "Annen burada mı?" diye sordu.
 
"Annem de biraz sonra gelecek. Babamla birlikte çiçekçide bırakmıştım onları. Hah işte geliyorlar"
 
75 yaşındaki yaşlı adam ve 53 yaşındaki kızı lobide karşı karşıyaydılar artık. Tam 52 yıl sonra kızını görüyordu Muhittin bey. Sonunda dilekleri gerçekleşmişti. Allaha ne kadar şükretse yeriydi. Baba kız birbirlerine sarılırlar. Yerlerine oturduklarında birbirlerine söyleyecek o kadar çok şeyleri vardı ki...
 
"Gazete pikürlerini okuyunca bütün gerçeği öğrendim dedi kızı. Hayatım boyunca sizi suçlamıştım. Ama şimdiki eşinizin tuttuğu dedektif bana bütün gerçekleri anlattı. Sizi gördüğüme çok memnun oldum." 
 
Akşam yemeğini hep birlikte otelde yediler. Çok güzel bir gece geçirmişlerdi. Muhittin bey hastalığından onlara hiç söz etmedi. Onlar da hastalığını ona hatırlatmadılar zaten.
 
Yaşlı adam, kızı, damadı ve torunuyla vedalaşıp, ertesi günü tekrar görüşmek için sözleştiler. Yaşlı adam gecenin geç vaktinde odasına çıktı ve mutlu bir şekilde uykuya daldı.
 
Ama bir daha hiç uyanmadı....Odada kendisini bulan temizlik görevlisi, ölmüş bir adamın yüzündeki mutluluğa ise hiçbir anlam veremedi. 
 
 
 
Sultanahmet cezaevinin eski hali.
 
 
Şimdi aynı yerde bulunan Four Seasons oteli.
 
 
O zamanki koğuşlar...
 
 
Koğuşların yerinde şimdi saray odası gibi odalar var....
 
Cemile Torun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öncelikle kaleminize yüreğinize sağlık! Duygu dolu nefis bir öykü okudum... Akıcılık, duru anlatım, ayrıntıya boğmayan ifadeler... Bu sizin tarzınız. Size hikayecilik çok yakışıyor. Devam edin lütfen. Kaleminizin mürekkebi okyanuslar olsun...

Emine Supçin 
 15.12.2013 3:35
Cevap :
Sizin gibi değerli bir kalemin görüşleri benim için çok önemli Emine hanım. Siz çok küçük yaşlardan beri yazmaya başladığınız için çok başarılısınız. Hani bir söz vardır. Kırkından sonra saz çalma hikayesi. Benim yazı yazmaya başlama tarihim bu siteye üye olmamla birlikte başladı. Ama sizin gibi değerli yazarların yazılarını okuyunca, sanıyorum burada benim de olgunlaşmama yardım etti. Güzel dilekleriniz için çok teşekkür ediyorum. Saygılar, selamlar...  15.12.2013 12:33
 

Anlatım konusunda benden fikir alamazsınız; alırsanız bunun size pek bir faydası olmaz. Taklit hoş bir şey olmasa gerek. Siz şu "yorum" konusuna ağırlık verin bence.

Ümit Culduz  
 08.05.2013 0:19
Cevap :
Sizin daha önceki yazılarınızda da belirttiğiniz gibi nedense editör önerilerindeki yazılar çok yorum almıyor. Genelde editör önerilerine kültür ve sanat ağırlıklı yazılar alınıyor. İşin ilginci bu yazım editör önerilerine alındıktan sonra çok da fazla okunmadı. Ama son zamanlarda önerilerde yayınlanan yazılar içersinde en fazla yorum alan yazı oldu. Bir yazının önerilerden önce veya sonra yorum alması pek de önemli değil. Bence tabii...  08.05.2013 12:22
 

Konu güzel ama anlatım yanlış. Öykü böyle yazılmaz! Ne anlattığımızdan ziyade nasıl anlattığımız önemlidir! Bu konuya ağırlık vermeniz gerekir! Açıkça belirteyim ki yazıyı ilk okuyanlardan biriyim. Editör önerilerine alınacağını tahmin etmiştim ve yanılmadım. Yerinde bir karar bence. Önemli olan yazının "önerilerde" yer aldıktan sonra gelen yorumlardır. Önerilerde yer alan yazılar "extra" okunur ama "yorum" almazsa sorgulamak gerekir, "acaba neden?" diye! Sitenin encamı ancak böyle anlaşılır! Her şeye rağmen kutlarım Sayın Işık! Anlatıma biraz daha özen gösterirseniz olacak bu iş! Ne anlattığınızdan ziyade nasıl anlattığınız önemlidir. Bence tabii. Saygılar!

Ümit Culduz  
 07.05.2013 23:21
Cevap :
Ben profesyonel bir roman yazarı değilim ki...Bu konuda iddialı olduğumu da söylemiyorum. Beğenenler olduğu gibi beğenmeyenler de olabilir. Eğer siz de bir öykü yazarsanız, anlatım konusunda belki sizden fikir alabilirim. Yine de teşekkürler....Saygılar!   07.05.2013 23:31
 

Güzel bir hikaye ama bir katili temize çıkarıyor gibi geldi bana...

Kerim Korkut 
 01.05.2013 7:06
Cevap :
Hikayedeki kişi 12 yıl cezaevinde kalmış. Ne cinayetler işleyip, birkaç yılda çıkanlar olduğunu da unutmayalım Kerim bey.Selamlar...  01.05.2013 19:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 974
Toplam yorum
: 7879
Toplam mesaj
: 126
Ort. okunma sayısı
: 3376
Kayıt tarihi
: 16.01.07
 
 

2017 Basın özgürlük endeksine göre 180 ülkeden 155. sırada olan ülkemizde yemek tarifleri  ve tel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster