Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '17

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
677
 

Yin Yang ve İnsan olmanın dehşeti ile coşkusunu dengeleyebilmek

Yin Yang ve İnsan olmanın dehşeti ile coşkusunu dengeleyebilmek
 

Her insanın içinde, hepimizin içinde iyiliğin ve kötülüğün tohumları var. Hepimizin içinde aydınlığın ve karanlığın savaşı var. Hepimizin içinde soğuğun ve sıcağın gerilimi var. Her kötü insanın içinde nokta kadar da olsa bir iyi yön olduğu gibi, çok iyi görünen bir insanın içinde de az da olsa bir kötülük vardır. Aynı şekilde her iyilik kendi içinde nokta kadar az olsa bile bir kötülük tohumu barındırmaktadır. Hepimiz kısmen kirli ve günahkar iken, bir yanımız da temiz ve saftır. Hiç kimse mutlak iyi yada mutlak kötü değildir. Her kötülük, ne kadar zalimane ve büyük bir kötülük olursa olsun, içinde nokta kadar da olsa, iyiliği barındırır. Ne kadar zalimane ve kötü bir insan olursa olsun, kötü insanların içinde de nokta kadar da olsa bir beyazlık veya iyilik vardır. Her insanın içinde iyilik ve kötülük bitmek tükenmek bilmeyen bir savaş halindedir. Bu bir döngüdür. Echart Tolle bu durumu acı-haz döngüsü veya varoluş-yokoluş döngüsü olarak açıklamaktadır. Echart hoca der ki: "Ben burada, aslında, fiziksel acının ve hastalığın da ana nedeni olan duygusal acıdan söz ediyorum. İçerleme, nefret, kendine acıma, suçluluk duygusu, öfke, depresyon, kıskançlık ve en hafif sinirlenme bile bir acı biçimidir. Ve her haz ya da duygusal yükseklik, içinde ayrılmaz zıddı olan ve zamanla tezahür edecek olan acının tohumunu taşır."

Yin yang; hakikaten bizi, insanlığımızı, vicdanımızı, iyilik ve kötülük arasında gidiş gelişimizi, günahlar ve sevaplar arasında bocalayışımızı, zulüm ve merhamet arasında gidiş gelişimizi ifade eder. Ve bu gidiş gelişler, biri birinin içine geçişler çok kolay olup, diğer tarafa geçiş, sandığımızdan çok daha yakındır. Başarıya en yakın olduğumuz anda, içimizde başarısızlığın tohumları yeşermek için beklemektedir. Ve bu tohumlar her an yeşerip tüm kazanımlarımızı yok edebilecek niteliktedir. Kişisel gelişimde de her başarı, içinde başarısızlığın tohumlarını taşıyorsa, başarızlıkların içinde de başarının yakınlarda olan doğumunun işaretlerini taşır. Nasıl, avantajımız sandığımız şeyler dezavantajımiz olabiliyorsa, dezavantajımız sandığımız şeyler de eğer kullanmayı bilirsek avantajımız olabilir. Tıpkı zayıflığımızı kabul ettiğimiz anda güçlenmeye başlamamız gibi.

Ve içimizdeki haz ve mutluluk anları... Evet o mutlu anlarımız da mutsuzluğun ve hüznün tohumlarını içeriyor. Mutluluğu bulduğumuzu düşündüğümüz ölçüde, mutsuzluğa da o kadar yakınlaşıyoruz. Çünkü hazza ve mutluluğa bağlandığımızda çok daha kırılgan hale geliyoruz. Tekrarlayamadığımız o hazlar ve mutluluk anları bize ızdırap vermeye başlıyor. Tekrarlanan hazlar da yetersiz geliyor. Bu durum tıpkı uyuşturucu, alkol, sigara bağımlılığı gibi bir şeydir. Hep deneyimlediğimiz hazları ve yüksek olma durumunu tekrarlamak istiyoruz. Çünkü biz yüksek olduğumuz zamanlarda beynimiz dopamin ve serotonin salgılar. İşte bu hormonlar bizi artık o eyleme bağımlı yapar. Hep artan şekilde o eylemi tekrarlamak isteriz. Bu durum, en basitinden acı biber kullanımı gibi bir şeydir. Hani eğer acılı ve biberli yemeyi seviyorsanız, bir sonraki acı kullanımınızda, kullandığınız ve yemeğinize attığınız acı miktarını farkına varmadan artırırsınız. Çünkü, bir önceki miktar artık size yetmez. Bize haz veren şeyler, zamanla bizi o eyleme bağımlı yapıp, bir süre sonra yoksunluğu da acıya dönüşür.

Yin yang döngüsü her yerde karşımıza çıkıyor. İnsan hayatında tüm yaşamımızda, devletlerin güçlenip büyüyüp yıkılmasında ve parçalanmasında, her yerde... Örneğin kendi yaşamımızda her şey yolunda giderken, sağlıklı iken kendimizi salıyoruz, kendimize ve sağlığımıza dikkat etmiyoruz. Abur cubur yiyor, kilo alıyoruz, geç yatıyor geç kalkıyoruz. Spor yapmıyoruz. Ama bu sağlıksız beslenme ve kendimize yaptığımız bu özensizlik karşısında kaçınılmaz olarak hasta olduğumuzda aklımız başına geliyor. Diyet yapmaya, kilo vermeye, spor yapmaya, sağlıklı beslenmeye, uykumuza ve sağlığımıza dikkat etmeye başlıyoruz. Tıpkı benim, kronik bel fıtığı olup da, onu yok sayıp bel sağlığıma, kiloma dikkat etmemem, spor yapmamam sonucunda kaçınılmaz olarak vidalı tip bel fıtığı ameliyatı olduktan sonra düzenli olarak yüzmeye başlamam, kilo verip sağlıklı beslenmeye başlamam gibi.

Aynı şekilde ülkeler de büyür, güçlenir, daha da büyüyüp imparatorluk olurlar. Sonra duraklama devresi, gerileme, zayıflama ve en sonunda parçalanıp yok olma devreleri gelir. Bu döngüyü yaşamayan imparatorluk ve devlet yoktur. Bakınız Roma, Osmanlı imparatorlukları. Bakınız tarihteki nice görkemli krallıklar, imparatorluklar ve devletler... Ülkemizin 20 yıl önceki halini düşünün. Ülkemiz görece olarak bu günkü halinden oldukça güçsüz bir devlet idi. Kendimizi Nato şemsiyesi altında güvenli hissediyorduk. Ne çevremizdeki Iran - Irak savaşı, ne İsrail - Arap devletleri arasındaki savaş, ne Filistin sorunu, ne de Suriye rejimi bizim için tehdit yada içine girmemiz gereken mücadeleler değildi. Biz "Yurtta sulh, cihanda sulh" diyerek aslında "bize dokunmayan yılan bin yaşasın" politikası güdüp adeta ne etliye nede sütlü ye karışan ortada bir dış politika izliyorduk. Bizim o zamanlarda kendimize en baş düşman ve rakip gördüğümüz ülke Yunanistan idi. Silah alımlarımız dahi 7/10 oranı ile bu ülkeye referanslı idi. Ancak ülkemiz son 20 yılda ekonomik, siyasî ve askerî olarak bir hayli ilerledi. Gelişmiş ülkeler ile aramızdaki güç farkı hızla kapandı. Ekonomik olarak zenginleşirken askerî olarak da muazzam bir şekilde güçlendik. Bu güç ve gücün getirdiği öz güven ve uzun yıllar ülke olarak bizi etkileyen terörizmin artan etkisiyle, çevremizdeki istikrarsızlığın pençesindeki komşu ülkelerin içlerindeki gelişmelere karışmaya, hatta onlara müdahale etmeye başladık. Hatta bununla da kalmayıp bu karmaşa içinde bir de Rus uçağı düşürdük. Bu olay o kadar ciddi bir durumdu ki, bizim olayın tam kalbinde olduğumuz bir ülke olarak yok oluşumuza neden olabilecek 3. dünya savaşını tetikleyebilecek çapta bir gelişme idi. Allah'tan Rusya'nin sağduyusu ile olay çok fazla büyümeden atlatıldı. Ancak şu bir gerçektir ki, büyüme ve güçlenme, bir ülkeyi bağımsızlığa, bunun yanında diklenmeye ve etrafındaki coğrafyaya kendi politikalarını dikte etmeye itiyor. Bu da savaş, yıkım ve yok oluş riskini artırıyor. Bu durum karşımıza yine bir yin yang döngüsü örneği olarak karşımıza çıkıyor. Yıkım ve yok oluş olmasa büyüme ve güçlenme de olmayacak. Çünkü hiç bir devlet , hiç bir şey sonsuza kadar büyüyemez ve güçlenemez. Bu yıkım, yok oluş ve güclenme döngüsü bize yaşam veriyor. Örneğin son imparatorluk olan Amerika Birleşik Devletleri'nin yıkılışı da çok yakın gibi görünüyor. Sanırım biz buna şahitlik edeceğiz.

İnsan da aynı şekilde bu yin yang döngüsünün hem kurbanı hem de bir parçasıdır. İnsan, bir yanı yücelmek, yükselmek isterken, diğer aşağı yanı ise karanlığa, zevke ve diğer aşağılık duygulara tutunur. Yâni, insan bir yönü ile dalları göklere yükselen ulu bir çınar olmak isterken, bir yanı toprağın en kuytu, en karanlık yerlerine, derinlemesine kök salmaktadır. Sanki dallarının yükselebilmesi için, toprağın derinliklerine kök salması gerekmektedir. Sanki kötü yanı olmadan iyi, bilge ve erdemli yanı var olamıyor gibi... Madde ve antimadde gibi... Ama sanırım önemli olan, madde ve antimadde savaşını maddenin kazanması gibi, insanın da hangi yönünün ağır basacağı?        

Bazen Nitchevari bir anlatımla insan olmanın dehşetini, mide bulantısına kapılmadan yaşamak elde değildir. Dişlerimizin arasında 2 gün kalan yiyeceğin dayanılmaz kokusu, büyük ölçüde bünyemizin kan ve pıhtıdan ibaret oluşu, en güzel kadının, yakışıklı erkeğin, en zeki bilim adamlarının, en yaratıcı sanatçıların doğal olarak yellendiği, tuvalete gittiği, ağzının ve terinin koktuğu, burnunda pislik biriktiği gerçeği, temiz sandığımız tenlerimizin binlerce mayta ve mikrobiyolojik canlıya, virüslere, bakterilere ev sahipliği yapması, çoğumuzun ayaklarının (benim ayaklarım kokmaz), ağzının ve boğazının kokması, tırnaklarımızın özellikle de ayak tırnaklarımızın içinde nemden ve kirlerden dolayı kolayca biriken kokulu ve mikroplu pislikler, ayaklarımızda ve başka olmadık yerlerimizde yaşayan mantarlar... Allah cc Kur-an Alak Suresi 2. ayetinde der ki: " O, insanı pıhtılaşmış kandan (alak'tan) yarattı." ve Nahl Suresi 66. ayetinde "Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz." (Rabbine şükür et!) Bu sözlere Allah-u Ekber denmez mi?

Bilge Kızılderili Lideri Don Juan demiştir ki; "Savaşçı insan olmanın dehşeti ile insan olmanın coşkusunu dengeleyebilen biridir." Kuşkusuz Don Juan insan olmanın psikolojik, insani ve hayvani yönlerine vurgu yapıyordu. İnsan özünün doğasında olan sebeplerden ötürü, iyi yönde, iyilikte ve erdemde gidebileceği noktanın sonsuzluğu kadar, kötü yönde, kötülükte, vahşilikte ve sapıklıkta da, insanın içindeki ona izin veren o özden dolayı sınır tanımaz olduğunu vurgulamaktadır. Bu da kuşkusuz yin yang'in ta kendisidir. İnsanın bir yönüyle içindeki o vahşi hayvanı ve bu yapının getirdiği vahşeti, acımasızlıkla etrafına korku saçmasını, en korkunç katliamları yapabilmesini, en vahşi ve korkunç hayvandan daha korkunç olabilme ihtimalini, en iğrenç halden daha iğrenç, sapık ve alçak olabileceğine vurgu yapıyordu. Hırs ve kötülükte de kuşkusuz insanoğlunun yapabileceğinin sınırı yoktur. Bazı insan cinsel sapıklıkta sınır tanımaz. Her türlü sapıklık ile ilerledikten sonra, masum çocukların ve bebeklerin istismarına kadar inebilir. Bir insan, aklımızın alamayacağı kadar cani olabilir. Bir insan, başka bir insana veya canlıya her türlü işkenceyi yapabilir. Hatta bununla da yetinmeyip başka bir insanı dahi kesip yiyebilir. Bu örnek uç bir örnek gibi görünse de, artık günümüzün toplu imha silahları ile çok daha büyük insan ve doğa katliamları saniyeler içinde yapılabilmektedir. Yüksek güçlü bombalar ile sadece tek bir düğmeye basarak binlerce insan anında yok edilebilmektedir. Korkunç bir bilinçsizlik ve çılgınlık hali! Tabiki işin bir de insan olma coşkusu boyutu var. İnsan öyle bir varlık ki, iyilik, erdem ve bilgelikte ilerlemesinde de herhangi bir sınır veya limit yoktur. Sanatta, bilimde, sevgide, şefkat de yaşam estetiğinde, bilimsel ilerlemede insanın coşkusu sınırsızdır. Bu durum; Kur-an ı Kerim kitabımızın bir çok yerinde, insanın, hayvandan çok daha aşağıya inebileceği gibi, mertebe olarak meleklerden daha üste de çıkabileceği şeklinde belirtilmektedir.

Geçenlerde bir gün arkadaş toplantısı için İzmit'de idim. Gelirken alışveriş ve gezme amaçlı olarak eşim ve kızım da bana eşlik ettiler. Toplantıdan sonra onlarla buluştuk. Yemek yiyeceğimiz Hoşgör pastanesine doğru giderken yürüyüş yolunda yarısının yıkımı tamamlanmış, kalan diğer yarısı da uzun kollu kepçeli bir iş makinesi tarafından yıkılmakta olan 4 katlı eski bir binaya rastladık. Benim hemen ilgimi çekti. Bir yandan toz olmamasi için sürekli olarak sulanan eski bina kepçenin her bir darbesinde yavaş yavaş çöküyordu. Kolonları, çatısı, kirişleri, katlar arasındaki tavan betonları kepçenin her bir dokunuşu ile yerle bir oluyordu. Tabii eşim ve kızım bu manzarayı seyretmek yerine, biraz ilerideki LC Waikiki mağazasına girip alış veriş yapmayı tercih ettiler. Ben ve meraklı erkekler grubu  sanki çok ünlü bir tiyatro gösterisi izliyor gibi, olduğumuz yere çivilenmiş halde bu muhteşem yıkımı izliyorduk. Kızım bir yerde okumuş. "Bir yerde bir erkek grubu hepsi birden aynı şeye bakıyorsa orada ya oynanan bir futbol maçı, ya güzel bir kadın, yada bir vinç vardır." Veya bu Jerry Sainfeld'in bir bölümünde işlediği, "etrafı kapalı inşaat alanını, buldukları küçücük bir aralıktan dikizleyen erkekler" esprisi gibi bir durum olsa da bendeki içgüdü biraz farklıydı. Ben bu muhteşem yıkımı, hayatın dönüştürücü gücü olan yok oluş - varoluş döngüsü olarak sanki büyülenmişcesine izliyordum. Bu eski evin ve bu eski evin içindeki muhtemel yaşanmışlıklardan dolayı, bu yıkıma dram katmak yerine, bu yıkımı yenilenmenin bir sebebi, bir anahtarı ve bir adımı olarak görüyordum. Yepyeni insanların yaşayacağı, yepyeni bir hayatın hüküm süreceği, yepyeni bir evin yapılabilmesi için bu eski evin yerle bir olarak yıkılması ve yok olması gerekiyordu. Bu tıpkı ağaçların ve yeşil doğanın meyve verebilmesi ve yenilenebilmesi için sonbaharda tüm yapraklarının dökülmesine, adeta kupkuru kalarak kış mevsimini geçirmeye gerek duymaları gibi bir olay. Belki benim bu olayı izleyişim; Bediüzzaman'ın bahçesindeki ağaçların meyve vermesini, sonra bu meyveleri yemeyip de çürümesini aylar süren bir tefekkür ile izlemesi gibi, hayranlıkla bir izleyişti. Bu tıpkı insanların, toplumların veya devletlerin güçlenebilmesi için parçalanıp yok olmaları gerekmesi gibi bir döngü idi. Bir hayat döngüsü, hayatın döngüsü idi. Bu tıpkı bir insanın yaşadığı acı - haz döngüsünde yaşadığı sonsuz haz ve bağlanmanın sonrasında, hemen peşinden gelen yıkılış, hayal kırıklığı ve mutsuzluk duyguları idi. Tıpkı hayat sonrasında gelen ölüm, yani yin yang'in ta kendisi idi.

Dualite enerjiyi ayrı tutmaya çalışır. Dualite +,- dir, hayatın enerjisidir. İyi - kötü, doğru -yanlış, kadın - erkek hepsi zıtları ile bilinirler. Kötü olmasaydı iyiyi bilemezdik. Karanlık olmasaydı, aydınlığı bilemezdik. Kadın olmasaydı, erkek var olmazdı. Günahlar olmasaydı, sevapların değeri olmazdı. O halde, kötülüğü, karanlığı, cehaleti yargılamamak gerekiyor. Tek iyiye bakarak, yada sadece kendi doğrumuz ile olaylara baktığımız zaman, olayın diğer boyutunu yok saymış oluyoruz. Ve biz insanlar ne kadar kırılganız! Belki de teklikten ayrı düştüğümüz için bu kadar acı yaşıyoruz. Dualite ve ayrılık acı getiriyor gibi. Anın büyüsü içinde Rabbimizin yarattığı her canlı, doğa ve o herşeyi mümkün kılan boşluğun ve hepimizi bir bütünlük halinde olduğumuzun, kuşatıldığımızın farkına varabilecek miyiz? Teklik farkındalığı bize mutluluğu ve huzuru getirebilir!

Eckhart Tolle'nin "Şimdinin Gücü" adlı eserindeki anlatımı ile bu yazıya son veriyorum: "Tüm ıstırap ego yaratımıdır ve direnmeden kaynaklanır. Ayrıca, siz bu boyutta bulunduğunuz sürece, hâlâ onun devresel doğasına ve her şeyin geçiciliği yasasına tâbisinizdir. Ama artık bunu "kötü" olarak algılamazsınız, o sadece olandır. Her şeyin "oluşuna" izin verdiğinizde, zıtlar oyununun altındaki daha derin bir boyut kendini size sürekli bir mevcudiyet, değişmez derin bir sessizlik, iyi ve kötünün ötesinde nedensiz bir sevinç olarak gösterir. Bu Var'lık sevincidir, Tanrı'nın huzurudur. Form düzeyinde, görünüşte ayrı formların doğumu ve ölümü, yaratılışı ve yok oluşu, gelişmesi ve çözülüp dağılması vardır. Bu her yerde görülür. Bir yıldızın ya da gezegenin, bir fiziksel bedenin, bir ağacın, bir çiçeğin yaşam devresinde, ulusların, siyasi sistemlerin, uygarlıkların yükselişi ve çöküşlerinde ve bir bireyin yaşamındaki kaçınılmaz kazanç ve kayıp devrelerinde. Her şeyin size geldiği ve sizin gelişip iyiye gittiğiniz başarı devreleri vardır. Sonra onların kuruyup dağıldıkları başarısızlık devreleri vardır. Ve sizin yeni şeylerin ortaya çıkabilmesi ya da değişim dönüşümün gerçekleşmesi için onları bırakmanız gerekir. Yukarı doğru yükseliş devresinin iyi, aşağı doğru iniş devresinin kötü olduğu doğru değildir, bunu sadece zihin böyle yargılar. Gelişme ve büyüme genelde olumlu kabul edilir. Ama hiçbir şey sonsuza dek büyüyemez. Eğer her ne türde olursa olsun büyüme sürüp dursaydı, o en sonunda azman ve yıkıcı bir hale gelirdi. Yani büyüme ve gelişmenin meydana gelebilmesi için çözülüp dağılmaya ihtiyaç vardır. Biri olmadan diğeri de var olamaz. Aşağı doğru iniş, yani başarısızlık devresi spiritüel idrak için kesinlikle gereklidir. Sizin spiritüel boyuta çekilebilmenİz için bir düzeyde derin bir biçimde başarısız olmanız ya da derin bir kayıp veya acıyı deneyimlemiş olmamız gerekir. Ya da belki bizzat başarınız boş ve anlamsız hale gelir. Böylece başarısızlığa dönüşür. Her başarıda bir başarısızlık ve her başarısızlıkta bir başarı gizlidir. Bu dünyada, form düzeyinde herkes er ya da geç "başarısızlığa uğrar," ve elbette, her başarı eninde sonunda başarısız olur. Tüm formlar geçicidir."

*Nevzat Keleş'in "Hayatın Yönü" adlı kitabından

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 222
Kayıt tarihi
: 28.01.17
 
 

Blog yazarlığına kişisel gelişim, hayat menkıbemizi bulmak ve farkındalığımızı artırmak için başl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster