Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ekim '14

 
Kategori
Futbol
Okunma Sayısı
217
 

Yine duran toptan gol yemişiz

Yine duran toptan gol yemişiz
 

* Ah şu duran toplar.

Dün akşam gözüm televizyonlardaki spor programlarına takıldı. Anladığım kadarıyla bizim çocuklar Çek Cumhuriyeti futbol takımına duran toptan yedikleri bir golle yenilmişler.

Duran toplar bizim milli zafiyetimizmiş. Kulüp takımlarımız da hep böyle goller yiyormuş. Bu soruna ivedi çözüm bulmamız gerekiyormuş.

Programlardaki sunucu ve yorumcular öylesine kederliydiler ki içim parçalandı. Olayı neden bu kadar önemsediklerinin anlamadım. İki ülkenin gençleri top oynamış. Biri yenmiş, diğeri yenilmiş. Ne var ki bunda bu kadar büyütülecek? Nihayetinde bir oyun. Hoşlanırsan seyredersin.

Ben de sandım ki ülkede çok üzücü sosyal olaylar oldu. İnsanımız birbiriyle ve güvenlik güçleriyle çatışıyor. Ölenler ve yaralananlar var. Neyse ki böyle şeyler olmamış. Konu futbolmuş. Rahatladım.

Sanki Avrupalıları her alanda alt etmişiz de bir tek futbol zaferimiz eksik kalmış. O da eksik oluversin. Nazar boncuğu olur. Atletizmdeki, tenisteki, yüzmedeki, buz patenindeki, kayaktaki başarılarımız bize niye yetmiyor anlamadım.

Kafama takıldı ya, nedir bu duran top olayı diye merak edip kanaldan kanala gezmeye başladım.

Gençken pek çok insan gibi ben de top oynamayı severdim. Tabii biz o zamanlar "football" bilmezdik. Top buldukça top oynardık.

Neyse anılarımı başka zaman anlatırım. Önce şu duran top olayını anlayalım.

Amacım, top duruyorsa gol nasıl oluyor onu anlamaktı. Herhalde dedim artık kaleler hareketli.

Kaleler o kadar hızlı hareket ediyor ki daha kaleci yerini alamadan top gelip kaleye giriyor olmalı diye düşündüm.Teknoloji nelere kadir.

Merakımı gidermek için programları izlerken farkına vardım ki söylenenlerin çoğunu anlamıyorum. Futboldan tamamen kopmuşum dedim kendi kendime.

Hırs bastı. Sen ki okul takımına hiç yükselemedin ama, adam bulunamadığı zamanlar, sınıf takımının sağbekiydin diye kendi motivasyonumu sağlayarak olayı çözmeye karar verdim.

O sırada bizim takımın teknik direktörü maçla ilgili açıklamalar yapmaya başladı.

Kravatı çok kötü bağlanmıştı ve gevşetilmişti. Yaka bağır açık gibiydi. Kullanmayacağımız zaman kravatları boynumuza asmasak. Ne dersiniz?

O'nun söylediklerinin de çok azını anlayabildim. Futbol cahilliğim had safhada.

* "Ferdi, kişisel, şahsi" hatalar.

Mealen dedi ki, maçı kendi hatalarımız nedeniyle kaybetmişiz. Teknik direktör olarak kendisinin ve dünyadaki "bütün antrenörlerin" sahadaki "ferdi, kişisel, şahsi" hatalara yapacak bir şeyleri yokmuş. Doğrudur diye düşündüm.

Bireysel hataların böylesine kuvvetli şekilde, benzer üç sözcükle, vurgulanmasının nedenini anladım. Herkes hatanın nerede olduğunu anlasın diye. Aslında bireysel sözcüğü de araya sıkıştırılabilirdi.

Koca teknik direktör, başarısızlığın tüm sorumluluğunu üstlenecek hali yok ya. Sorumluluğun azıcığını futbolcu kardeşlerine vermesini bir alicenaplık olarak gördüm. Çocukların sorumluluk duygusu da yavaş yavaş gelişsin canım. 

Anca beraber, kanca beraber.

* Kendi ayağımızla vermek.

Bir de dedi ki oyunu "kendi ayağımızla" vermişiz. "Kendi elimizle" vermek diye bir deyimimizi biliyordum da kendi ayağımızla vermeyi yeni duydum. Çok eğitici olmuş futbol programları. Ayakla oynandığı için böyle bir deyim kullanılır olmuş herhalde.

Bu deyimden hoşlandım. Aklıma hemen diğer spor dallarına da yaygınlaştırmak geldi.

Örneğin; teniste kendi hatamızla yenilirsek "kendi raketimizle verdik", bisiklette olduğunda "kendi pedalımızla verdik", yüzmede olduğunda "kendi kulacımızla verdik" diyelim bundan böyle. Boksa gelince formül tutmadı. Kendi yumruğumuzla yenildik dersek kendi kendimize vurmuşuz gibi anlaşılabilir mi acaba.

* Türkiye futbol direktörü!

Affedersiniz ben teknik direktörümüz dedim ama unvan öyle değilmiş. Konuşan Türkiye Futbol Direktörüymüş.

Bu deyim benim sadece futbol bilgimi değil, Türkçe bilgimi ve algımı da altüst ederek aştığı için bu konuya hiç girmek istemedim ama ümitsizce bir deneme yapmaktan da kendimi almadım. Olsa olsa futbol federasyonu başkanının yeni unvanıdır dedim ama değilmiş.

O makam ve sahibi ayrıca varmış.

* Beklenen-beklenmeyen goller.

Bu arada bir de "hiç beklemediğimiz anda yenilen gol" konusu gündeme geldi.

Gol ne zaman beklenir? Golün ne zaman geleceği belli olabilir mi? Rakiplerimiz gol atmadan önce niye bize haber vermiyorlar? Centilmenlik, adı "fair play" olmuş, nerede kaldı? Kendilerini buradan kınıyorum. Bilim adamlarımızı "gol geliyor" diye uyarı veren bir sistem kurmaya çağırıyorum.

Maçı banttan seyredince aslında golün gelmekte olduğunun, sahanın sadece kameraların gösterdiği kadarı görülebildiği halde, televizyondan bile görülebileceğini anladım. Sahadan nasıl görülemiyor anlamadım.

Rakip sizi kendi alanınıza hapsetmişse, çabuk ve isabetli paslaşıyorsa, bekleriniz rakip forvetlere yetişemiyorsa, yardımlaşmanız iyi değilse, topu ayağına alan oyuncunuz ileride pas verecek arkadaş bulamayıp geriye veya yana doğru oynamak zorunda kalıyorsa golü bekleyin. Eli kulağındadır, yola çıkmış geliyordur.

* Kolay maç yokmuş artık.

Bir de direktörümüz dedi ki "şu bir gerçek ki artık kolay maç yok."

Ne zamandan beri gerçek? Bu maçtan sonra mı? Çekler kolay bir rakip miydi? Futbolun doğası mı değişti mi? Favorilik bitti mi? Artık hep böyle mi olacak yoksa bu değerlendirme gurubumuzdaki kalan maçlar için mi geçerli? Yine yenilirsek bana kızmayın mesajı mı veriliyor? Eğer kalan maçlar kolay değilse oynadıklarımız neydi? Geçen maçlar kolaydıysa neden hiç puan alamadık? Kalan maçlar zevkli geçecekmiş. Şu ana kadar oynadıklarımız zevk vermedi mi? Belki rakiplerimize vermiştir.

Bir yorumcu da dedi ki, "iki maçta sıfır puan aldık". Sıfır puan nasıl alınıyor anlamadım. Sıfır puanı almak için ne yapmak gerekiyor? Puan alamadık mı demek istedi acaba?

Herkes konuşuyor da hala duran topun kaleye nasıl girdiğini anlatan yok. Maçı neden kaybettiğimizi anlatan da yok. Vaz mı geçsem acaba? Vakit de bir hayli geç oldu.

* Futbol nedir?

Hırs bastı dedim ya. Anlamadıkça daha da hırslandım. Futbolu anlamak için işe temelinden gireyim dedim. İnternete, futbol nedir diye sordum. İki tane tanım buldum.

Birincisine göre futbol "22 kişinin aynı topun peşinde koştuğu ama sonuçta hep Almanların kazandığı" oyunmuş. İyi de bana ne. Ben Alman değilim ki. Bu tanımı bir Alman yapmıştır herhalde.

İkincisine göre "Adı yanıltıcı olan, adından dolayı herkesin ayakla oynandığını sandığı, aslında kafası çalışan 11 kişinin sahada bireysel güçlerini birleştirerek, bir düzen içinde, takım gücüne dönüştürme becerilerini sınayan"  oyunmuş.

Aramayın sakın birinciyi daha önce duymuştum, ikinciyi ben uydurdum.

İkinci tanımda vurgulanan takım düzenini kurma işlevi ise teknik direktörlükmüş.

Ne zor iş değil mi? Allah kolaylık versin.

Bu düzene de da taktik deniyormuş.

3-5-2, 4-4-2 gibi sayı setlerinden bahsedildi ama ne olduklarını anlamadım. Toplayınca 10 ediyor. Kaleciyi de sayarsak 11. Demek ki sahadaki futbolcu sayısından bahsediliyor. Ama neden böyle bölünerek söylendiğini söktüremedim.

Bir de bizim teknik direktörümüz dedi ki bundan önceki maçta (İzlanda) 3-5-2 oynamışız çünkü bizim iki bekin hücum yönü kuvvetliymiş ama savunmaları pek de öyle değilmiş. Yeminle bağlantıyı kuramadım. Önemli değil. Anlama iddiamdan vazgeçtim zaten. O maçı da 3-0 kaybettiğimize göre uygun düzen tutturamamışız demek ki.

Madem beklerimizin hücum yönü kuvvetli. Onları ilerde oynatalım. Yerlerine kuvvetli savunmacılar alalım takıma. Böylece takım güçlenmez mi.

Direktör dedi ki defans sadece milli takımın değil ülkenin sorunuymuş. Bunu hep beraber çözecekmişiz.

Bu yaklaşım hoşuma gitti açıkçası. Gazetecilerin hemen hemen her görüşüne katıldı. Sanırım bundan sonraki maçın kadrosunu gazetecilerle birlikte yapacak. Bir gün önceki azarlama seansını yapan aynı direktör değil miydi?

Basına "Sizde tuhaf bir hastalık var. Arkadaşlar siz hasta mısınız ya? demişti. Kimse de kalkıp ben iyiyim dememişti.

Hayret yenilgi yaramış gibi geldi bana.

Medya yöneticileri muhabirlerinizin hakkını hukukunu korumayı düşünüyor musunuz? Yoksa böyle gelmiş böyle gider mi diyorsunuz.

Ben sanıyordum ki milli takım teknik direktörü kulüplerdeki o anda en formda olan oyuncuları seçer, bir araya getirir. Hadi koçlarım çıkın oynayın, Türk Milleti sizinle, yenilirseniz buraya gelmeyin bak, der olur biter.

Koca mili futbolculara nasıl top oynayacaklarını öğretmek de ne oluyor ki. Bilmeyenleri milli takıma almazsınız olur biter. Üç günlük kampta futbol nasıl öğretilecek ki. Ancak "düzen" yani taktik konuşulabilir.

Yok, zaten takımlardaki futbolcularımız futbolu bilmiyor diyorsanız o zaman başka çözümler aranabilir. Örneğin milli takım da diğer kulüp takımları gibi hep bir arada duran ve her hafta maç yapan ayrı bir takıma dönüştürülebilir.

Ligi birinci bitiren takım gelecek sezon boyunca milli takım olarak görevlendirilebilir. Teknik direktörü de milli takım teknik direktörü olur biter. Ha anladım olmaz diyorsunuz, her takımda yabancı futbolcular var. Olsun onların yerine aynı takımdaki yerli yedekleri oynar canım.

Size de çözüm beğendiremiyoruz.

Takımları yabancı futbolcular ayakta tutuyor derseniz haklısınız derim. O zaman da yerli futbolculardan takım kurmak zorunda olan milli takım teknik direktörünün bütün dünyayı yeneceğini neye dayanarak öngörüyorsunuz sayın basın mensupları,diye sorarım. Gazetelerinizi satmak için bizi bilerek kandırmıyorsunuz, değil mi?

Milleti her turnuvadan önce dolduruşa getirip, kurada Almanya çıkınca; "Biz bu Almanya'yı hem içerde hem dışarda yeneriz" deme cesaretini nereden alıyorsunuz sayın çok bilmiş futbol yorumcuları. İnsafın sizin oralarda namı yok mu?

Sayın yorumcular kendinize gelin.

Bir maçta bizim takım 3-0 geride. Son 20 dakika. Adamlarda insaf yok. Bizim kaleyi ablukaya almışlar. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Top bize hiç uğramıyor. 4ncü gol geldi gelecek. Yorumcu ne dese iyi. Hadi çocuklar siz bu maçı alırsınız. Önce beraberlik, sonra galibiyet. Neden olmasın?

Nasıl ve neden olacağını anlatsan da biz de bilsek. Maçı kazanmayı istemek başka oyuna bakarak sağlıklı yorum sunmak başka.

Gerçeğin duvarına çarpan saf ve iyi niyetli insanımızın yarattığınız gerçek dışı yüksek beklentiler yüzünden ne kadar üzüldüğünü görmüyor musunuz? Temelsiz ve boş söylemlerinizle insanımızı, özellikle çocuklarımızı, boşuna umutlandırarak üzülmelerine yol açıyorsunuz.

Özel milli takım uygulamaları eskiden komünist Demirperde ülkelerinde yapılırdı. Onların otoriter yöneticileri bu oyundaki başarıyı kendi rejimlerinin başarısı olarak göstermeyi hedeflerlerdi. Bizim böyle bir derdimiz, amacımız yoksa da, madem milli maç sonuçlarını bu kadar önemsiyoruz, yenilince karalar bağlıyoruz, bu işe bir çözüm aramamız lazım.

Ayrı ve sürekli bir milli takımımız olursa direktör de hep başlarında olur. Süreklilik gelişmeyi sağlayabilir ama uygulamada küçük bir güçlük var. Değirmenin suyu nerden gelecek?

Hadi futbolcuların yükünü kulüplere yükleyelim. Direktörü sürekli hale getirirsek O'nun da geçimini sağlamak zorundayız. Onu da federasyon üstlenir artık derken bilen birisi direktörlerin zaten yüklüce bir gelirleri olduğunu, bunun bir iş olduğunu, para almadan yapılamayacağını söyleyince bendeki parlak fikir stoku tükendi.

Ben sanıyordum ki senede bir kaç maç yapan milli takımın direktörleri bu işi namları yürüsün diye gönüllü yapıyorlar. Cahillik diz boyu. Düşünmeliydim onların şan ve şöhrete ihtiyaçları olmadığını. Zaten şanlı ve şöhretliler.

Aklıma ortaçağda iki şövalyenin konuşması geldi. Bir handa karşılaşmışlar, konuşuyorlarmış.

Birisi;

-Sen neden dövüşüyorsun? Bu işi neden yapıyorsun? diye sormuş.

-Para için, demiş öteki. Geçimimi sağlıyorum.

Alınmış soruyu soran

-Olur mu yahu, demiş. Bu iş şan ve şöhret için yapılan onurlu bir iştir. Çok alındım senin bu yaklaşımına. Para için şövalyelik mi olur, bak bana, ben sadece şan ve şöhret için dövüşüyorum. demiş.

-İyi, demiş öteki şövalye. Zaten kimde ne yoksa onu elde etmek için dövüşür. Hayatın kuralı bu..

Konuyla ne ilgisi var derseniz, cevabım "hiç yok". Öylesine aklıma geldi de. Hem dikkatiniz dağılmışsa toplamak istedim. Basit bir iletişim hilesi. Hoşgörün.

Yazı arasında dinlenirken şimdi bir gazetenin internet sayfasında Türkiye Futbol Direktörünün yılda 4 milyon Euro kazandığını okudum.

Birisi bana bunun şaka olduğunu söylesin. Ne olur.

Yok mu söyleyen. O zaman ben de bu konuyu kapatıyorum. Çünkü sözümün bittiği yerdeyim.

Umarım Letonya maçında "3 puanla tanışırız da" hepimize yine konuşacak konu çıkar.

Direktörümüz öyle dedi. Demek ki kendisini (3 puanı) tanımıyoruz henüz.

Aman çocuklar "duran toplara" dikkat. Ne olduğunu anlayamadık ama neyse, herkes öyle söylediğine göre ben de söyleyeyim.

Gol geliyorum der. Anlayan önlem alır, anlamayan golü yer.

Bu maçta gelmesin artık.

* Futbolda başarı nasıl gelir?

Ben çok önemsemiyorum. Gelmese de olur da, yenilince matem tutanlara yardımım olsun diye bildiklerimi paylaşmak istedim.

Futbol bir seyir sporudur. Hoşlanan seyreder. Kızmayı. bağırmayı, üzülmeyi gerektirmez.

Söyleyeceklerim bütün spor dalları için geçerlidir.

Başarının kendiliğinden gelmesini beklemeyin. Bizim bir şeyler yapmamız lazım.

Teknik direktör değiştirmekle başarı gelmez. Onlar sihirbaz değildir. Kaos futboluyla (Sn. Mehmet Demirkol'dan izinsiz ödünç alınmıştır) bazı geçici başarılar elde edebilirler ama başarıları sürekli  olmaz.

Bu iş motivasyon işi değildir. Çocukları çok hırslandırırsanız sahada rakiplerine saldırırlar.

Futbolcunun motivasyonu top oynama sevgisidir. İçinde o sevgi olmayan oynamaz, oynayamaz. Zor iştir.

Yetenek olmadan futbolcu olunmaz. Eğitim yeteneği biçimlendirir.

Futbol futbolcuyla oynanır. Sayın Can Bartu'dan duyduğum bu cümle futbolun en doğru analizidir.

O halde futbolcu yetiştirmemiz lazım.

Nasıl olacağını herkes biliyordur. Bilmeyip öğrenmek isteyenler varsa her hangi bir Avrupa ülkesinde üç gün yaşasınlar, görürler.

Mahalleler yemyeşil futbol sahaları ile dolu. Hepsinin zemini bizim profesyonel futbolcuları oynattığımız zeminlerden çok iyi.

Küçücük çocuklar o zeminlerde eğiticiler nezaretinde çalışıyorlar.

Soyunma odaları, duşları var.

Aileleri kendilerini seyredip alkışlarıyla destek oluyorlar.

Bizim şehirlerimiz yol ve beton bina dolu.

Değil futbol oynamak basit bir yürüyüşü yapabileceğimiz ortam bile kalmadı.

Levent'te, Etiler'de, Mecidiyeköy'de yaşayan bir çocuk nerede top oynayarak büyüyecek.

Bizim köydeki gibi her yer harman yeri değil ki.

Ali Sami Yen Stadının arazisi yeşil alan olarak kalsaydı ne olurdu.

Şimdi sıra Etiler Polis Okulunun arazisindeymiş diyorlar.

Siz bilirsiniz.

Hayatın bir sebep- sonuç ilişkisi olduğunu anlamayan toplumların aradıklarını bulmaları olasılığı yoktur.

AVM ekerek futbolcu biçemezsiniz.

Çocuklarımıza da haksızlık ediyoruz. Yetiştirmeden, eğitmeden, eğitilmişleri yenmelerini istiyoruz. Nasıl yensinler ki?

Kendimizi mi kandırıyoruz? Başkalarını mı?

Dürüst olalım. Dürüstlük insan olmanın temel şartıdır.

Ya yaklaşımlarımızı değiştirelim ya da beklentilerimizi.

Ya da hüsrana devam.

Yine siz bilirsiniz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1668
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster