Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

perihan reyhan ALKAN

http://blog.milliyet.com.tr/pra

11 Mayıs '08

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
721
 

Yine yoksun bu Anneler Günü'nde de

Yine yoksun bu Anneler Günü'nde de
 

ÇOCUKLAR HİÇ BÜYÜMEZ GÖZÜMÜZDE


Olsun varsın; sağ ol, sağlıklı ol da, varsın uzaklarda ol. Her nerede olursan ol, sen bendesin, ben yanı başında her daim.


Hiç değilse geçen yılki gibi yüreğim ağzımda değilim, kuşkulu değilim acabalarla endişeli, korkularla sarmal.


Yine de beni mutlu etmenin bir yolunu bulmuştun. Askerliğinin özelliği gereği aylardır henüz çarşı iznine çıkmamış, ilk kez anneler gününde çıkıp telefon etmiştin, “Bilgisayarı aç, internet kafeye gidiyorum diye. Açtığımda ilk iş bana bir şarkı göndermiştin, buradan bu olanaklarla anca bu, kabul et ve bağışla” diye. Dinlediğimdeki ağlayışım hüzünle sarmal mutluluktandı. SEN DÜNYANIN EN GÜZEL KADINISIN, BENİM İÇİN HAYATIN ANLAMISIN… Ertesi gün ise o gün gönderdiğin ilginç hediyeni getirdiğinde kurye ağlatmıştın beni yine.


“Sürpriz yapacaktım, gelecektim anneler gününde, izin alamıyorum bağışla” dedin telefonda. Ardından da ekledin: Para yatırdım hesabına, git o parayla kendine bir tek taş al benim yerime, ama en güzelinden, sana en yakışanından dedin geçen gün. Hem üzüldüm benim adıma tasarrufuna, hem de mutlandım yeryüzünde tekçesine. Benim olmuştu yeryüzünün tek taşları, hatta tüm taşları o anda. Kızacaksın diye yine ketledim boğazıma hıçkırığımı. “Ben dünyanın en değerli tek taşına sahibim, hiç gerek yok, almışım kabul et, var zaten her türlü taşım da, kullanmıyorum bile. Sen geri al o parayı benim adıma kendine bir şey al ki ben daha da mutlu olayım” dedim sadece. “Alınmalı mıyım?” dedin. “Pek tabii ki senden değerli bir tek taş var mı yeryüzünde?” diye yanıtladım sorunu.


Yıllar öncesine götürdün beni bu telefonunla. Gelmek istediğinde gönderilmediğin, engellendiğin, benimse gün boyu gözüm yolda akşama dek ağlayarak özlediğim, daha bir özlediğim evlatsız anneler günlerine. Sen nasıl duygulardaydın bilemedim hiçbir zaman, o minicik harçlıklarından biriktirdiklerinle aldığın o minicik ama benim için devasa hediyelerini sunamayışın, getiremeyişinle ne halde olduğunu bilemedim. Yıllar sonra bir gün boş bulunup söylediğin sözler anlatmıştı her şeyi. Mahzun Kırmızıgül, söylüyordu televizyonda, “Kapat şunu, hiç sevmem” deyişime, “Ben de sevmiyorum ama bu şarkıyı dinleyelim de kapatayım, bunu seviyorum” dedin ve doldu gözlerin, “Neden” dedim. “O senin bana yasaklandığın, görüşmemizi engelledikleri günlerde dikkatimi çekti. Bu şarkıyı duydukça ağlardım yatağıma girip de yorgan altında kimse görmesin diye” dedin. Şimdi ben de ağlıyorum o şarkıyı bir şekilde bir yerlerde duyduğumda. KIZLAR KIZLAR GELEM Mİ, SİZ ANANIZ KOYNUNDA BEN SOĞUKTAN ÖLEM Mİ? O minicik yüreğin nasıl özlem dolu yangınlardaydı ve nasıl yakıyordu kim bilir bu sözcükler seni?


Sonra, çok sonra bir akşamüzeri çalındı kapım, silip de gözyaşımı görülmesin diye açtığımda, Serdar duruyordu karşımda, en yakın arkadaşın, kucağında en sevdiğim çiçeklerden kotarılmış kocaman harika bir buketle. Şaşırmıştım, mahzun olmayayım diye senin yerine elimi öpmeye geldi sanmıştım. Ama nereden biliyordu en sevdiğim çiçekleri? “Çıkarken kapınızda bu çiçekler vardı, dönüşümde hâlâ orada olduklarını görünce haber vereyim istedim” dedi. Şaşkınlık, utanç… Karmakarışıktım bu duygularla. Öyle ya, annenin kapısına birileri çiçek bırakıyordu, ne düşünürdü arkadaşın, ya seni nasıl düşünürdü bu olguda, üstelik kim olabilirdi ki o çiçeği bırakan kapıma? Utanmıştım da Serdardan. “Yanlıştır Serdarcım, kim bırakacak ki kapıma, başkasınadır” dedim, “Yok canım kapıda isminiz var zaten niye yanlış olsun” dedi, “Yok mu üzerinde not falan bak bakalım kimeymiş, bana değildir” dedim. “Bir zarf var ama açıp bakmadım, siz bakın” deyip uzattı buketi. Açıp baktığımda minik zarf içindeki karta, donup kalmıştım.“SENDEN GÜZELİNİ BULAMADIĞIM İÇİN BAĞIŞLA DÜNYANIN EN GÜZEL ANNESİ, SENİN YANINDA SÖNÜK KALMALARINA SEBEBİYET VERDİĞİM İÇİN DE KENDİLERİNDEN ÖZÜR DİLE VE KABUL ET YÜREĞİİMDE GÖVEREN DUYGULARI SERPİŞTİRDİĞİM BU ÇİÇEKLERİ. HAKKINI HELAL ET, ALLAHA EMANET OL, ÖPÜYORUM O GÜZEL EL VE YANAKLARINI” yazıyordu. Serdarla göz göze geldiğimizdeki duyguları ise ikimiz için de anlatmam mümkün değil. Mutluluk vardı onun da gözlerinde, beni mutlu etmenin ve arkadaşının ricasını yerine getirmiş olmanın mutluluğu. Elimi öptü senin yerine, ben de onun yanaklarını her ikizin de yerine.


Yine geçti yıllar özlemle…


Ve yine çaldı kapım bir gün, doğum günümün bir öncesiydi, sınavların olduğundan anneler gününde, ikisini birlikte kutlamak için gelmiştin kilometrelerce uzak yoldan bir günlüğüne.


“Anne bir arkadaşımla buluşmam lazım geç kalmam” dedin. Kimdi bu arkadaşın günü benim yerime onunla geçirecek kadar önemli, sormadım da açıklar gerekli görürse diye, içimin burukluğunu da belli etmedim sana. “Akşama ne yemek yapayım, neleri özledin” dedim. “Hiçbir şey yapma, dışarıda yiyelim, hem özledim de o hep gittiğimiz yerin iskenderini” dedin. Çıkıp gittin. Ama giderken de: Çok güzel olmanı istiyorum bu akşam, şu elbiseni giy, makyajını da değiştir bu o elbiseye uymaz” dedin. “Saç modelini de değiştir” deyip sevdiğin modeli tarif ettin. “Ne gerek var oğlum, çok şık bir yer de olsa, nihayeti kebapçı ne o öyle resepsiyona gider gibi” dedim, “Hayır ben öyle istiyorum” dedin.


Akşama doğru döndüğünde yine o sevdiğim çiçeklerden oluşmuş harika bir buket vardı elinde. Üzerini değişip “Çıkalım” dedin.


Yanlış yöne gidiyorduk. Uyardığımda, “İşim var, bir yere uğrayacağım” dedin. Bir gariplik vardı. Gizlemezdin hiçbir şeyini, ama bu gün nedense bir arkadaş, bir iş, gizliydi her şeyin. Yoksa bir kız arkadaş mı bunun ardındaki onu mu almaya gidiyoruz, o nedenle mi, beni tanıştıracağın için mi çok şık olmamı istemiştin, ama bu kıyafet çok fazlaydı gideceğimiz yere ve de ilk kez beni tanıştıracağın yemek için niye kebapçı seçilmişti? Hiç sana uyan bir seçim değildi, ama yine de sustum merakla. Sadece “Çok uzattın yolu” dedim Kızılay’dan Çankaya’ya yöneldiğimizde. “Biliyorsun çok kalabalık oluyor, saatlerce ayakta bekliyor gelenler, hafta sonu da, beklemeyelim uzun süre” dedim, “Merak etme, yer ayırttım, beklemeyiz” dedin.


Çankaya’da çok şık bir restoranın önünde durdun. Anında özel kıyafetli otopark görevlisi gelip kapımı açtı, sana baktım “İn hadi” dedin. Anahtarı verip görevliye, elinle işaret ederek beni restorana yönlendirdin. Kırmızı halının iki yanına sıralanmış çok şık garsonların arasından hoş geldiniz seslenişleriyle ve saygıyla eğilişlerinin de şaşkınlığıyla tutuk yürüdüm kapıya doğru. Tanınıyordun, hatırını da sordular çünkü. Bunu yanındaki hanıma devamlı müşterileri olduğunu düşündürmek üzere erkeğe yapılan klasik jest olarak algıladım önce.


İçeri girdiğimizde sahne önündeki özenle hazırlanmış diğerlerinden çok farklı masa çekti dikkatimi öncelikle, başka bir masaya doğru ilerlemekteydim ki, şef garson böyle buyurun efendim diye o masaya yöneltti beni, yine şaşkın, yine tutuk yürüdüm. Farkına vardım ki, sanki hiç görmemiş, hayatımda ilk kez geliyormuşum gibi böylesi bir yere tuhaf bir çekinirlik yapışmıştı hareketlerime. Toparlayıp kendimi oturdum masaya.


“Bu nesi, niye buradayız, hani ke… Yarım kaldı sözüm, parmağını götürüp de dudağına sus işaretiyle, ”Bekle ve gör” dedin.


Başım döndü garsonların gidip gelmelerinden ve aşırı ilgisinden, masada bir ben yoktum, kim yiyecekti onca şeyi? Neye itiraza yeltensem susturuyordun. Senin elindeydi tüm ipler o akşam, haz alıyordun, keyfin yerindeydi, ben de bozmamak için oyununa kapılıp kaptırmış kendimi, merakla bekliyordum. Masanın ortasında yine o çok sevdiğim çiçekler, onların ortasında da gümüş bir şamdan içinde, Lillyumlar ve Gereberaların tonlarında ebruli bir mum. Kadehlerde kristal avizelerden süzülen renklerin envaı dans ediyordu. Servisimin sol üst köşesinde üçgen konuşlanmış yediveren güllerine dokunmama da engel oldun, ”Bekle” dedin gene.


Ud ve Kanunlarıyla iki bey belirdi yanımızda, hoş geldiniz deyip elini sıkıp hatır sordular sana, ardından tanıştırınca elimi öptüler son derece zarif bir referansla, sonrasında da ilk şarkıları, benim için olduğu ifade edilerek en sevdiğim şarkıydı. KİMSEYE ETMEM ŞİKAYET, AĞLARIM BEN HALİME…Gerçekten de akşamın sonunda ağlanacak halde olabilirdim. Bu hesabın altından kalkabilmem mümkün değildi. Kaba bir hesapla, maaşım bile yetmezdi. Binmiştik bir alamete de nereye götürdüğü belli değildi. Ardından yine çok sevdiğim şarkılardan biri, biri daha…


Bu kadar tesadüf olamaz derken, servis arabasıyla birkaç katlı bir pasta belirdi sönen ışıklar arasında. Nişan falan var herhalde dedim, ama bizim masaya geldi o da, daha sonra da durmaksızın gelen çeşit çeşit tatlılar, şölensi meyveler, kuruyemişler, şampanyalar gibi… “Ne gerek vardı oğlum bu kadar abartmaya?” soruma; “Herkes katılsın mutluluğuma, herkese servis edilsin istedim” dedin.


“Kaldırabilirsin şimdi o gülleri” dedin, pasta servisinin bitiminde. Kalp şeklinde minik bir kadife kutu, içinde de altın çerçeveli minik kalp şeklinde bir tek taş. Elbisem önden yarım balıkçı arkadan sırtı açık mendil yaka oluşundan, sırtıma gelecek şekilde boynuma taktın o harikulade kolyeyi. Hem mutluluktan uçuyor, hem de faturaları nasıl ödeyeceğimin hesabıyla gel-gitler yaşıyordum.


Şampanyamız patlatılırken, sen sana uzatılan udu alıp çalmaya başlamıştın o çok sevdiğim hicaz taksimle başlayarak, ardından da her zaman olduğu gibi; BEZEMEZ KİMSE SANA, TAVRINA HAYRAN OLAYIM… Peşi sıra, GÜLŞEN İ HÜSNÜNE KİMLER VARIYOR… Sonrasında da yine her zaman olduğu gibi laf sokma amacı da taşıyan, gözlerime muzır muzır bakarak çaldığın şarkı: AŞK GİBİ, SEVDA GİBİ HUYSUZ VE TATLI KADIN… E artık yeterdi… Tutamazdım daha fazla saatlerdir baskıladığım gözyaşlarımı…


Hesap geldiğinde itiraz ettin. Fazla geldi, bu kadar şeyin arasında kim bilir neler de hiç yoktan eklendi ve abartıldı diye fesatlandım önce, sonra da utandım düşüncemden. “Eksik bu hesap, bazı kalemler unutulmuş yazılmaya, lütfen tekrar gözden geçirin” diye iade ettin. “Hayır” dedi şef garson; “Onlar bizim ikramımız anneniz hanımefendiye”. İyi de sen bensiz bir yere gitmezdin, hele ki böyle bir yere, bu kadar sevilip sayılacak kadar gelmiş de olamazdın.


Garsonlardan biri getirdiği kürkümü omuzlarıma koyarken artık hiçbir şey düşünemez haldeydim. Sahibi dâhil, restoranın tüm garsonlarıyla kapıya kadar uğurlandık. Rüyadaydım sanki. Her yere daha gitmeden kırk tembih ederdin “Hesabı sen ödeme, millet beni jigolo zannedecek” diye. “Bu akşam ne zannettiler bilmem artık, her ne kadar hesabı sen ödemiş olsan bile” dedim arabaya bindiğimizde ilk olarak. “Kendimi çok özel hissettim, harikulade bir geceydi çok teşekkür ederim. Yaşadığım ve yaşayabileceğim ve de en mutlu olduğum geceydi” diye ilave edip yanacıklarını öperken; “Her zaman hissetmelisin, sadece benim için değil, sen zaten çok özel bir kadınsın.” dedin.


Sormadan da edemedim: Neydi bütün bu olanlar, hem nereden tanıyorlar seni, niye bu denli ilgi, itibar?


“Yıllardır annesiz geçirdim anneler günlerini, doğum günlerinde yanında olamadım. Babamla ve eşiyle geliyorduk buraya. Her gelişimizde içim buruluyor, yediklerim boğazıma diziliyordu. Özlüyordum burada seninle olmayı ve sana çok özel bir gece hazırlamayı o günlerde, ama bir daha görebileceğime de seni hiç ihtimal vermiyordum. “Evet güzel, güzel ötesiydi gece, lâkin burası olmamalıydı, ya burada olsalardı, niye onların sıklıkla geldiği yere getirdin beni” dedim. “Kahroluyordum, istiyordum seninle burada olmayı bu bir, ikincisi de babamın ne denli aptal bir adam olduğunu görsünler istedim. Nasıl bir kadının kıymetini bilemediğini, nasıl bir kadını kaybettiğini görsünler diye burayı tercih ettim. En önemlisi de seninle övünmek, gurur duymak ve benim annem nasıl biri görsünler diye getirdim” dedin.


Arabayı çalıştırmadan önce dönüp gözlerime baktın; “Ağlama artık” derken, o buğulu gözlerinde yüreğinin tüm yaralarını gördüm!..

NOT: Yine yaptın yapacağını. Yine ağlattın, ama akan mutluluk gözyaşları. Seni bitimsiz özlemlerle kucaklıyor, öpüyor, çok çok öpüyorum canım yavrum. Bu anneler gününde de sana bu satırları yazarken kapım çalındı. Gelenler rican üzerine kucaklarında çiçeklerle Pelin ve Osman’dı. Hem senin, hem kendi çiçeklerini getirdiler. Önder bizden rica etti, biz de zaten elinizi öpmeye gelecektik, bu Önderin, bu da bizim çiçeklerimiz dediler. Hem kendileri, hem de senin yerine ellerimi öptüler. Allah sizlere de böylesi mükemmel evlatlar versin. Sizler de unutulmayanlardan olun, kadir bilir evlatlarınız olsun. Üçünüze de çok teşekkür ediyorum beni yalnız bırakmayıp bana bu mutluluğu yaşattığınız için.


Bu gün mutluluğum katmerli. Rahmetli anneannene yazdığım mektupla da başka bir sitede birincilik ödülü aldım, anneannen de yılın annesi seçildi bu vesileyle. Bir şekilde anneme de hediye verebilmiş olmanın mutluluğunu da yaşıyorum şu an. Dilerim görüyor, biliyor ya da hissediyordur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınızı ilk okuyan benmişim, iyikide böyleymiş ne kadar güzel anlatmışsınız .. Alllah kimseyi annesiz babasız büyütmesin, Mutluluklar diliyorummm..

Özlemce 
 11.05.2008 10:32
Cevap :
Teşekkür ederim efendim katılımınıza ve duanıza amin diyorum tüm yüreğimle.  11.05.2008 17:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 290
Toplam yorum
: 291
Toplam mesaj
: 41
Ort. okunma sayısı
: 536
Kayıt tarihi
: 11.03.08
 
 

İlk ve orta öğrenimimi Gölcük/ Kocaeli, lise ve üniversite öğrenimimi Ankarada gördüm. İlk okuldan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster