Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ocak '17

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
1664
 

Yıpratılmış kadınları sevmekti aşk

Yıpratılmış kadınları sevmekti aşk
 

“Bir gün daha bitti. Milyonlarca kadın hayallerinin adamını bugün de bulamadı. Yarında bulamayacak, öbür gün de. Öyle bir adam yok çünkü…” diyor Nejat İşler ve katılmamak olası mı “Yıpratılmış kadınları sevmek lazımdı belki de, şımartılmışları değil” sözüne?

Rüyalar görüyordum: Sana hiç benzemeyen kadınların, sanki senmişsin gibi davranışlarını ve bana hiç benzemeyen erkeklerin seninle konuşurken, benim cümlelerimi kullanmalarını izliyordum. Oturduğun taşın üzerinde henüz yazmadığım romanımı okuyordun, gözlerin yorulunca karşında duran “Kız Kulesi”ne bakarak kitapta anlattıklarımı unutmaya çalışıyordun.

Rüyalar görüyordum, kimsenin kendini benim yerime koyabileceğini sanmadığım. Köklerinin yoklukla beslendiği kabuslar, ölümün karşısında gülümseyebilen ve ona rağmen yaşamın tüm gizemlerinin anlamsızlığa yorumlatıldığı sanılan rüyalar. Açgözlülüğüm sadece yaşama isteğimden kaynaklanıyordu ve doyumsuzdu; okuduklarım, yazdıklarım ve kalçalarını büyük bir iştahla okşadığım kadınların arasında hiçleştiğim rüyalar soyutlaştırıyordu gerçeği.

Yan tarafındaki kayaya oturdum, kokunu duyabilecek kadar yakınındaydım; eskiden, gözlerden ırak ıssızlıklarda acemice yaptığımız sevişme provalarını düşündüm. Dilini, dudaklarını ve tenini keşfettiğim zamanlar dün kadar uzaktı şimdi. Kentin adı gibi, ölümsüz olmasını istediğimiz bir aşkı yaşamak istiyorduk; sevişmelerimizin dışında, zamandan kopmamak için gittiğimiz konserler, tiyatrolar, resim sergileri, katıldığımız festivaller ve bunları anlamlı gösteren ideallerimiz vardı. Gitmek için kalktığında sana baktım. Sadece benziyordun. “O” olamayacak kadar yaşamla barışık gözlerin vardı.

İkimizin de rotasının farklı olduğu zamanlarda yoksul bir oyuncuydun; tanıştığımız tarihlerde çoktan perdelerini kapatmış, seyircini sıcak yuvasına göndermiştin. Sonrasında, şiddetli kavgalarımızın sonucunda yani en az benimkiler kadar kırık olurdu dişlerin. Albümdeki fotoğraflarına bakarak geçmişin anılarını zevke döndürmeye çalışırken, canlandırdığın tüm karakterlerin replikleri birbirine karışıyordu. Gösterişe bayılırdın: abartılı makyajın, kaçık jartiyerli çorapların ve bigudili saçlarınla karşıma geçer, kaliteli küfürlerini suratıma çarpardın. Ne olduğunu asla anlayamadığım nefretinin içinde boğulmamak için çırpınır dururduk.

Kapımızı icra ve organize şubenin memurları haricinde pek çalan olmazdı. Ya polis ya avukat ordusu ile çok sık olmasa da bizim mutsuz, onların mutlu olduğu partiler verirdik. Bu olağan toplantıların dışında sakin bir yaşantımız vardı ve kurduğun sofralarda hep kanımı içerdin.

Dilimin sustuğu kadar, gözlerimin haykırdığının ayrımına varmam pek zor olmadı. Metroda, arabalı vapurda, otobüste, sinemada, meyhanede bakışlarımın sorularına olumlu yanıtlar oluyordu genelde. Bir yüze, sese veya kalça kıvrımlarına sorduğum soruların yanıtı, şiddetli bir tedirginliğin devamında olumlu yatışlardı. Yeraltına açılan kapının eşiğinde durup arkasında ne olduğunu merak ediyorlardı korkarak ve çılgın, yıkıntılı bakışlarım kadınların güzelliğinin, yakıcı arzularının yolundaki engelleri kaldırıyordu; yaşanılan anılar saklanılamayacak kadar kabus yüklüydü. Her sevişme, unutmak istemediğim yeraltını anımsatıyordu ve dönemeyecek kadar tutsak kılınmıştım yer üstüne.

Şimdi gerçeklik diye gözümün önüne gelen, ölümün gölgesinde filizlenmeye çalışan uyumsuz anılardı ve korku hiçbir güzelliği içinde yaşatamayacak kadar teslim almıştı yer üstündeki kenti. Rakı maviydi, gece ve aşk kızıl; direnmenin rengi ise kızıl bir mavinin onuruydu umutlarımızda taşıdığımız. Kentin ortasından geçen su karanlıktı, akarken zamanı da beraberinde sürüklüyordu; kıyısında durmuştum, “an” ın. Kaynağına gitme düşleri kuruyordum rüyanın. Yenileceğimi anlamam için işaretleri takip etmeme gerek yoktu, yaşadıklarımı tutkulu cümlelerle, ayrıntılara girerek anlattığımda, önce tüm bunlar inanılmaz gelmişti sana, sonra sıkıldığını, rahatsız olduğunu gözlerin söyledi. Sorduğun sorular kesildi ve yoğun bir sessizliğin ortasında yalnızlığımı hissettirmelerin başladı. Uyumluların umutsuz bulduğu direnişleri yüreğimde büyütmüştüm dünde ve şehir utancını hep polis sirenleri, tabanca patlamaları, gaz bombaları ve ezan sesleriyle saklardı.

Gece olunca, adımı çağıran gizemli bir fısıltının baştan çıkarıcılığına dayanamazdım, ben yerüstüne ait değildim. Yanımda yatan vücutların terleri soğurken ve sessizliğinde dinlenirken, yatıştırıcı olması gereken doygun saatler içimdeki gezgini uyandırıyordu. Halkımın, yoldaşlarımın yani ötekilerin, alkoliklerin, bağımlıların, fahişelerin yanına dönmeliydim. Ortak özgürlüğümüzün temelini oluşturan evren orasıydı. Yeraltı yaşamım ne kadar uzak ve geçmişte kalmış olursa olsun, bunun aslında yanılsama olduğunu biliyordum. Yeraltının kapısında olduğunu anlayabilmen için, gecenin köpek ulumaları saatlerinde tren istasyonunda, sandalyeleri kaldırılmış ve kapanmaya yakın bar kapılarında ya da anahtarını unuttuğun evinin loş ışığını görmen yeterlidir. Bir yere varamazsın, sevişemezsin ve içip unutamazsın. Kendini haklı gösterebilmen için yükleneceğin tek bir kişinin bile bulunmadığı yerdi orası.

Gerçek olarak algıladığımız bu yaşamın bir alternatifi vardı ve yapılan ritüellerin saçmalığına deliriyordum; yasaların gereksizliğini ne sevişmelerimiz ne de alkol boğabiliyordu ve nefes almak ne kadar zorlaşıyordu. Masumluğa dönebileceğim, kendim olabileceğim tek yer benim gibilerin yanıydı. Tek ayak üzerinde cezaya kaldırılmış çocukların, okul çıkışı dallarına tırmandıkları dut ağaçlarının kokusunda özgürlüğü duyumsayabileceğimiz; ötekileştirilmişlerin uyumsuzluklarında ağlarken de gülerken de sahtelikten uzak olduğumuz o yerde aldığımız nefes temiz ve gerçekti.

Denizi seversen benim gibi, hani gün olur da gitmek zorunda kalırsan coğrafyanın kuru iklimlerine, yok olduğunu sanırsın mavinin; ama oradadır ve bekler seni. Martıların türküsünde bekler, “yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümle” bekler, meydanlarında direnişiyle bekler. Kalabalık sokaklarında kolumuza değen tenlerin sıcak dokunuşuyla bekler, saçlarından parfümünü içimize çektiğimiz düşlerde bekler.

 

Tülay EKER bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nejat İşler ne demiş ise doğru demiştir. Sözlerini de kendisini de ayrı seviyorum . Deneme yazılarını da ayrı severim kimi böyle alıp götürür . İçeriğinde şiiri bulurum, yüreğin dem halini, çok şey barındırır herşeye inat..Kısacası lafın özü güzeldi...selamlarımla.

Tülay EKER 
 18.01.2017 9:41
Cevap :
teşekkürler  18.01.2017 11:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 305
Kayıt tarihi
: 11.05.12
 
 

Yazının ve imgelerin gerçek yaşamın aynası olduğuna inanıyorum. Edebiyat ve tiyatro vaz geçemedik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster