Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Temmuz '10

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
509
 

Yitik Göl romanı üzerine bir değerlendirme

Yitik Göl, Ahmet Günbaş’ın (İmbat Yayınevince) bu yılın başında yayınlanan romanının adıdır. Roman “Gecenin ıssızlığı nehir gibidir. Alır götürür sizi kıvrımlarıyla. Yine de hangi denize karışacağınız belli değildir.” Cümleleriyle başlıyor. Bence bu roman -daha şimdiden- Türk edebiyatı klasiklerinin gençlik romanları arasında yerini almalıdır. 

Bir anı-roman kitabı bu denli güzel olur ve insanı bu denli sarar. Orhan Kemal'in baba evinden sonra okuduğum en güzel anı-roman kitaplarından biridir desem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın bir çok yerinde kendimden de bir şeyler buldum. Beni kırk yıl öncesine alıp götürdü kitap. Gözümün önünde çocukluğum canlandı. Çocukluğumuzda yaşadığımız dönemi gelenekleriyle, görenekleriyle, adetleriyle, oyun çeşitleriyle, komşuluk ve dostluk ilişkileriyle ne de güzel anlatmış Günbaş. İzmir'in yakın geçmişteki (kırk-elli yıl önceki dönemini kastediyorum) kent dokusunu bilmek isteyenlerin öğreneceği çok şeyler var bu kitapta. İnsani ilişkilerin dostlukların iyice körelmeye, yok olmaya başladığı şu günlerde bu roman bir kez daha insani ilişkiler açısından büyük önem taşıyor. Günümüzde (apartmanlarda) merdivenlerde karşılaştığımız (sözde) komşularımızın selamsız sabahsız geçtikleri bir dönemde geçmişe nasıl özlem duymayız? İnsan kitabı bitirince hayıflanmadan edemiyor. Natüralizmle romantizm, sosyolojiyle psikoloji iç içe bu anı-romanda. Romanı bu denli akıcı kılan belki de bu özelliklerinin olması. Bakmayın siz hacminin küçük olduğuna, içeriği büyük bir romandır bu. Romanı değerli kılan bir diğer özellik de dilinin şiirsel bir dil oluşudur. Sevgili Günbaş, sözcükleri sıralarken dans ettiriyor adeta. Hem de tekrarlara düşmeden. 

Roman, yalnız gurbetlik ve çocukluk özlemini değil, aynı zamanda Türkiye’nin önemli sorunlarından olan işsizlik ve iç göçü da dile getiriyor. “Gurbetteki babasına ışık hızıyla yetişmeyi amaçlayan bir özlemin dışavurumuydu bu. Gurbet aldığını vermeyen duyarsız bir uzaklıktı köy halkı için.” (sayfa 11) Gurbette çalışan insanların aile sofrasına duyulan özlemi şu yalın cümleyle ne güzel anlatılmış. “Aylardan sonra kadın elinin değdiği bir sofraya sevinçle kurulmuştu baba.” (sayfa 26) 

Günbaşın bu romanında doğanın da apayrı bir yeri ve önemi vardır. Doğa tüm renkleri ve canlılığıyla gözler önüne serilmektedir. Denizin mavisi, renk renk çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler, kediler, köpekler, tavşanlar ve benzeri hayvanlar, hayvancıklar… Romanda rol almışlardır hep. Varlıkların aldırıldıkları bu rollerde (ister canlı ister cansız olsun) ne bir eksiklik, ne de bir fazlalık vardır. Her şey yerli yerine oturtulmuştur. “Ayhan kapıyı açar açmaz, görmediği bir yığın renk ve kokuyla karşılaştı… Neler yoktu ki içeride? Şebboylar, fesleğenler, ortancalar, karanfiller, yaseminler, leylaklar, sardunyalar, zambaklar, pembeli kırmızılı güller, hepsi kuşatıvermişti küçük dünyasını.” (sayfa 40) 

Roman kahramanı Servet’in (yazarın) gözünde, Şişman Naciye ablayla, babacan Nami Dayı’nın apayrı yeri ve önemi vardır. Hele de Nami Dayı’nın… Bahçeye kaçan topu almak üzere Nami Dayı’nın yanına giden Servet, bir taşla iki kuş vurur. Hem evin bahçesine kaçan topunu alır, hem de sokağın köşesindeki bakkaldan ekmek almak karşılığında Nami Dayı’dan 25 kuruş bahşiş kazanır. Servet o zamana dek böyle büyük bir parayı babasından dahi almamıştır. “Dile kolay tamı tamına 25 kuruştu bu. Neler alınmazdı bu paraya? Gevrekler, pamuk helvalar, dondurmalar, artistli- sporculu çikletler… İsterde bisikletle iki buçuk tur atardı toprak sahada. Babasının verdiği en büyük harçlık on kuruştu çünkü.” (sayfa 45) 

O dönemlerdeki kent çocuklarının da ne denli özgür ve rahat bir ortamda oyun oynayabildiklerini şu cümlelerden anlıyoruz. “Çitlenbik ağacının gölgesi, aynı zamanda çocukların oyun sahnesi sayılırdı. Sokaklara sığmayan uzun erimli oyunlar; koşuşturmalar, çember çevirmeler, çift kale maçlar, çelik-çomaklar, hep orada oynanır, sayışmalar adım adım orada yapılırdı özgürce… Servet toka çevirmeyi, bilye oynamayı burada öğrenmiş, düşe kalka ilk kez bisiklete burada binmişti. Çitlenbik ağacının gölgesiyle Manda Çayı’nın suları bire birdi çocukluklarını yaşamaya…” (sayfa 51) 

Kente göçtükten sonra geçim sıkıntısı çeken Servet’in ailesi, çareyi annesi Hacer Hanım’a bir iş bulmakta görür. “Hacer Hanım’a uygun bir iş aranacaktı artık. Komşulara, akrabalara haber uçuruldu umarsızca... “ (sayfa 73) Aile ekonomik sıkıntıya düşünce annenin psikolojisi bozulur. Bu durum o zamana dek mutlu olan ailenin yaşamını da alt üst etmeye başlar. “Yaşam giderek sinirli bir kadın yapmıştı Hacer Hamım’ı. Anlayıp dinlemeden çocukları hırpaladığı da oluyordu. Başta Elif payını alıyordu şiddetten.” (sayfa 73) Köye dönüş olanağı da ortadan kalkmıştır artık. Bu durum, şu cümlelerden çok iyi anlaşılır. “Dönüşü yoktu gayri. Kent böyle buyurmuştu. (sayfa75) 

Kiracı olarak oturdukları evde elektrik olmadığı için lamba kullanılmaktadır ilkin. Köydeki aydınlatma sorunu ilk başta kentte de yakalarını bırakmamıştır. “Lambanın camı da ayrı bir dertti. Gecenin yarısında çat diye çatlayınca mum ışığına kalırlardı çoğu kez.” (sayfa 84) 

O yıllarda revaçta olanlardan biri de radyodur... “Sabahları Yurttan Sesler’le uyanıyorlardı artık. Peki, radyoları olduğu için Nami Dayı’sını boşlayacak mıydı Servet? Hiç olur muydu öyle şey.” Sayfa 85 

Yitik Göl’ün bir yerinde o dönemin sinemalarından ve sinema sanatçılarından da söz edilir. “Neşe sineması Çamlıca’ya kıyasla yerli filmler oynatır, dramatik senaryolarla ağlatırdı kadınları. Ayhan Işık/ Tahta kaşık/ Belgin Doruk/ ona aşık” (sayfa 89) 

Günbaş’ın bu romanında, o dönemde Balkanlardan gelen göçmenler de konu edilmektedir. “Göçmenler gelmiş diyorlardı. Yugoslavya göçmeniymiş hepsi. Hem de akın akın. Daha geleceklermiş!” (sayfa 106) 

Roman Yitik Göl üzerine anlatılan Su Yılanı söylencesi’yle sona eriyor. 

Evet, Ahmet Günbaş iyi bir şair olduğu kadar iyi bir romancıdır, artık bu kitapla benim gözümde. Dili bu denli güzel, düzgün ve tutumlu (savrukluğa düşmeden) kullanan ender yazarlarımızdan biridir o. Ben nice romancılar tanıyorum, dili ağdalı. Okurken hem insanı sıkıyor, hem de bizim dilimiz bu denli kötü mü dedirtiyor insana. Oysa Günbaş’ın anı-romanı su içilir gibi bir solukta okunuyor.
Bu kitabı genç-yaşlı, öğretmen-öğrenci herkes okumalı.
 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 595
Kayıt tarihi
: 13.02.10
 
 

16 Ekim 1956 yılında Uşak/ Eşme doğumlu. Lise mezunu. Serbest Muhasebeci. Evli, iki çocuklu. Çeşitli..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster