Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Nisan '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
79
 

Yiyin efendiler, yiyin

Yiyin efendiler, yiyin
 

Oğuz Özyaral adını duydunuz mu? Sorun değil, duymamışsanız. Ben söyleyeyim size:

Başarılı bir iletişimci, Oğuz ÖzyaralDoç. Dr. bir akademisyen... Bir bilim adamı

Başarısının sırrını nasıl açıklıyor, bakın:

“Türkiye’yi çok seviyorum. Anadolu insanını anlayabilmek için, 27 yaşında 2 yıl boyunca Türkiye’yi yürüyerek dolaştım. Param, pulum, arabam vardı ama hepsini bıraktım ve yola çıktım. Beş yıldızlı otellerde kalmadım. Köy evlerinde, camide, ahırda yattım. Halkın sofrasına oturdum. Mezralarda kaldım.

“Eğer başarılıysam, bunun sebebinin Türk halkını çok iyi tanımak olduğunu söyleyebilirim. Onların neye üzüldüklerini, neye sevindiklerini, sıkıntılarını biliyorum. Bir de rol yapmıyorum. Evde neysem, sokakta da oyum. Ben en üzüntülü günde bile, insanların karşısına gülerek çıkıyorum. Zaten o kadar çok sıkıntı var ki…”

Dikkatinizi çekerim; üniversiteyi bitirdikten sonra, yüksek lisansını Londra’da tamamlamış, maddi durumu çok iyi ve arabası olan 27 yaşında bir gencin, ülkesini yürüyerek dolaşmaya karar vermesi, her babayiğidin yapacağı bir iş değildir. Bırakın herkesi, yüz gençten kaçı cesaret edebilir buna?

En güzeli de lüks otellerde yatıp kalkmak, ünlü restoranlarda yiyip içmek yerine, halk içinde halk gibi yaşamayı tercih etmesi...

Bu konuyu burada bırakıyorum ama aklınızın bir köşesine yazın bunu.

Gelelim şimdi, bizim ünlü Malkara Kaymakamı Turan Eren’in, Elâzığ’ın Maden ilçesinde Kaymakam Vekilliği sırasındaki başka bir macerasına:

Bir akşam, Bakır İşletmeleri Fabrikasının Müdürü Orhan Bey, “Sayın Kaymakamım yetiş, canımı kurtar. İşçiler isyan etti. Yüzlercesi bulunduğum binayı işgal etmeye başladı. Biraz sonra odaya girip beni linç edebilirler. Lütfen acele edin, hayatım tehlikede.” diye telefon eder.

Hemen savcı, polis ve jandarmayı arayıp gerekli talimatları veren Kaymakam, Savcı ile birlikte yola çıkar. Polisler de arkasından…

Fabrikaya vardığında, müdürlük binasında kimseyi göremez. Müdürü korku içinde bulur, odasında. Onu orada bırakıp işçilerin toplandıkları alana doğru giderler; Kaymakamlık arabasıyla. Projektörle aydınlatılmış alanda 2 bin kadar işçi vardır. Kaymakamlık forsunun dalgalandığı arabayı gören işçiler, “Yaşasın Kaymakam!” diye bağırıp alkışlamaya başlar.

Savcı, “Bak, seni alkışlıyorlar” deyince, “Onlar beni değil, devleti ve bayrağı alkışlıyorlar.”der, Kaymakam.

Arabadan inip “Maden Üstü Binası”nın ikinci katına çıkarlar. Orada Sendika Başkanı Bekir Sıtkı ile Maden Üstü Başmühendisi oturmaktadır.      

Neden ayaklanmış işçiler, biliyor musunuz?

Fabrikanın özellikle izabe (ergitme) bölümünde çalışanlara, daha doğrusu sabahtan akşama kadar toz ve gaz yutan işçilere verilmesi gereken süt tozu bedeli… İşçiler de işveren de önerilerini sunmuş ama bir anlaşma olmamış. Yasa gereği, “Hakem Heyeti”ne gidilmiş ama karar verilmemiş. (Tabii canım, böyle önemsiz bir konu için acele etmeye ne gerek var, değil mi?) Bu süre uzayınca, işçiler direnişe geçmiş. Aslında grev hakkı doğmamış henüz.

“Pekiyi, bu durumu işçilere anlatmadınız mı?” diye sorunca Kaymakam, Sendika Başkanı, “Efendim, konuşmak istedim ama dinlemediler. Hatta ‘Satılmış Başkan!’ diye aleyhimde tezahüratta bulundular.’” der.

Bu sırada Savcı ayağa kalkıp, “Bu memleketi senin gibiler batırıyor. Senin de, fabrikanın da…” diyeküfürler savurur. Sendika Başkanı, “Bak Kaymakam Bey, görüyorsun ya, dışarı çıkıyorum, işçi anama avradıma sövüyor; içeri giriyorum, devletin savcısı küfrediyor. Ben işçiden yanayım ama kanunen grev hakkı doğmamış bir hareketi nasıl destekleyeyim?” diye sorar. (Evet, evet… Sendika başkanının da, fabrika müdürünün de, hakem heyetinin de hiçbir suçu günahı yok. Bütün suç işçilerde!)

Kaymakam, Savcı’yı yatıştırmaya çalışsa da O, “Bunlar iyilikten anlamaz. Kanunu uygulayacaksın, zoru dayatacaksın.” diye devam eder. (Gözünün yağını yerim, ben böyle savcının!)

Kaymakam, “Sen burada otur, sesini çıkarma.” deyip Sendika Başkanıyla birlikte balkona çıkar. İşçiler, Sendika Başkanını yuhalayıp konuşturmazlar. Bunun üzerine Kaymakam öne geçer. “Değerli işçi arkadaşlarım!” diye söze başlayıp işçi hakkının kutsallığını, alın terinin önemini dile getirir önce. Sonra, işçi haklarının yasalarla düzenlendiğini, ne zaman direnişe, ne zaman greve gidileceğinin belirlendiğini, uyuşmazlıklarda hakem heyetinin kararını beklemek gerektiğini anlatır. Ve şöyle noktalar sözünü:

“Sizler yasalara saygılı, devletimize bağlı, bu memleket için alın teri döken işçilersiniz. Beni dinlerseniz, lütfen işinizin başına dönün. Önlem almak mecburiyetinde bırakmayın beni.”

Önce büyük bir alkış, sonra da, “Yaşasın Kaymakamımız!” diye tempo tutmaya başlamasın mı, o öfkeli ve direnmeye kararlı işçiler!

Ben size, “Dünyada tatlı dilden daha tatlı hiçbir şey yoktur.” diyordum da inanmıyordunuz bana, değil mi?

İşçiler, Kaymakam’ın elindeki kılıçtan, belindeki tabancadan mı korktular da alkışladılar O’nu?     “Kafamın tasını attırmayın. Hepinizi asarım, keserim. Ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririm.” diye tehdit etse, çözebilir miydi sorunu?

Tatlı dilinden başka nesi vardı Kaymakam’ın?

Balkon konuşmasını bitirip de içeri girdiğinde, “Boşuna yoruyorsun çeneni. Bunlar laftan anlamaz Kaymakam Bey. Yasal gereğini yapalım.” diye hep aynı plağı çalmaktadır Savcı.

Sendika Başkanı:

“Meydanda tek bir işçi kalmadı. Herkes dağıldı. Yöneticilik budur işte!” dese de, inanmaz Savcı. Balkona çıkıp da söylenenin doğru olduğunu görünce, “Kaymakam Bey, ne yaptın? Okudun üfledin mi bunlara?” sözleriyle anlatır şaşkınlığını.

“İnsanlarımız sağduyulu. Yeter ki, biz o sağduyuyu harekete geçirmeyi bilelim. Sakin ve akıllıca…” diye cevap verir Kaymakam.

Maden ilçesinde Bakır Fabrikasından başka Alacakaya Guleman Şark Kromları Tesisi de vardır. Burada da yaklaşık 4500 işçi çalışmaktadır ve Sendika Başkanları da Kemal Bey’dir. Gelin, O’nu da tanıyalım biraz:

Su gibi para harcayan pervasız biridir, bu Sendika Başkanı. İmpala marka yepyeni bir araba satın almış. Sendika parası ile elbette. Özellikle ilgili, etkili ve de yetkili kişileri sık sık Diyarbakır’a eğlence yerlerine götürmekte, bonkörce para harcamaktadır. “Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin / Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!” diyen Tevfik Fikret’i nasıl anımsamazsınız şimdi?

Bir gün telefon edip, “Sayın Kaymakam’ım! Bu akşam bazı arkadaşlarla Diyarbakır’a Demir Otel’e gidiyoruz. Misafirim olun lütfen. Sizi bu gece yaşatayım.”demesin mi?

Görüyorsunuz, ne kadar iyi ve akıllı bir sendika başkanı! İlçenin Kaymakamı, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü, Savcısı, Hâkimi durup dururken, “işçi” denen baldırı çıplakları alıp götürecek değil ya adam! Eğlenmekten ne anlar işçi takımı!

Kaymakam, “Memnuniyetle Kemal Bey” diyeceğine, mazeret bildirip gelemeyeceğini söylemesin mi? O’nun yerinde siz olsanız, “Hayır” der miydiniz, böyle güzel bir davete?

“Hayır” demesi yetmiyormuş gibi, “Kemal Bey, yapılan her icraatın bir gün hesabı sorulur.” diye öğüt verip uyarmaya kalkmasın mı?

Böyle söyleyen, şu cevabı hak etmiş olur elbet:

“Biliyorum, biliyorum Kaymakam Bey. Hesabı bu akşam Demir Otel’de vereceğiz.”

Gerçekten de, fatura tutarı baştan peşin olarak ödenmiş bir alışverişin hesabını kim, nasıl soracakmış ki! Böyle akıllı bir sendika başkanları olduğu için, işçilerimiz ne kadar gururlansalar hakları değil mi?

Yok, yok… Bu Sendika Başkanı Kemal Bey, ne yaptığını ve niçin yaptığını çok iyi bilen bir adam!

Her türlü iddiaya varım ki, bir sonraki genel kurulda yine o seçilir Başkan!

Var mı itirazı olan?

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr            

(0535) 612 93 62

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 270
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster