Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
397
 

Yok...

Yok...
 

"Ne durumda" dedi dilenci vapuru. "Yok" dedim bu hafta. "Nedenmiş" dedi. "Sis var." Yemedi. Yese şaşardım zaten. "Ne yazayım yahu" dedim her hafta her hafta. Yazacak bir şey kalmadı. Ofis insanıyım ben artık. Kendimi teslim etmişim. Excel'in piriyim, tablolar yapıyorum. Boyuyorum onları. Çizgiler çekiyorum. Sevimli resimler koyuyorum. İlkokul ikiye giden bir kız çocuğu gibiyim. Masamda çiçeğim var. Silgim, kalemtraşım bile var. Silgimde arı maya var. Çilek kokuyor. Okula giderken yoktu bunların hiçbiri. Vardı da ben hep kaybederdim onları. O yüzden yoklardı yani. Yani varlardı da...Üfff...

Yok dedim bu hafta dilenci vapuru.

***

Sanki dünyanın en büyük kabahatini işlemiş gibiydi. Misafirliğe gittiği evde vazoyu kırmış çocuk gibi. Neymiş, limonata yokmuş. Seviyorum garsonları. Mahçubiyetlerini izlemeyi seviyorum. Kalkıp sarılasım geliyor. Olmasın yahu canın sağolsun. Su içeriz.

Ben de garsonluk yapmıştım. Askerken. Askere gidip de tüfek görmemiş bir adamım ben. Bunun bedeli olarak uzman çavuşa çay taşımışlığım vardır ama. Askere gidip sefil olmayan var mıdır? Yoktur. Gerçi ben silah taşıyacağıma her gün bin fincan çay taşımaya razıyım. Buyrun komutanım, afiyet olsun (eşoleşek seni) . Seviyorum hizmet etmeyi. Valla.

Ne diyordum, garsonları severim. Beni keklemeye çalışırlarsa tavrımı koyarım ama o ayrı. O da benim kendime olan saygım. Eskiden bir kız arakadaşım vardı. Bir yerde yemek yerken biz, komi bardakları taşıdığı tepsiyi düşürmüştü. Şangırr diye ses gelmişti ne biçim. Karşımdaki ne yaptı biliyor musunuz, bravo deyip bir de alkışladı. Bana da ne kadar komiğim değil mi gibisinden bir bakış attı. Kontra çaktım. "Sen geri zekalı mısın" dedim. Gözleri doldu.

Dedim ya eski kız arkadaşım diye. Yok artık o da. Eksik olsun.

***

Yazamam bu hafta dilenci vapuru. Anlatacak hikayem kalmadı.

***

Yolda yürürken falan, çok uzun boylu bir kadının yanımdan geçmesini sevmiyorum pek. Çok ufak hissediyorum kendimi. Uzaklaşıyorum hemen. Sonra o kadının yanından geçen adamlara falan bakıyorum. Galiba onlarda rahatsız oluyorlar biraz. Kadın yara yara ilerliyor yolu. Kaçılıyor insanlar.

***

Bunlara gerek yok, dedi. Serkan. Gerçekten de yok, dedim. Tuhaf bir durumdu.

Bir mağazadan içeri girerken eşantiyon olarak prezervatif tutuşturmuşlardı elimize. Kullanacak bir ortamımız yoktu henüz. Dedim ki Serkan'a, şimdi bize bunları verdiklerine göre kullanabileceğimiz ihtimalini mi gözönünde bulunduruyorlar?

Yani şimdi "bunlar sevişiyordur" diyerekten mi verdiler bize bunları? Serkan alt dudağını uzatıp, kaşlarını kaldırıp biraz da maymuna benzeyip "bilmiyorum ki" ifadesine bürünmüştü. Ben devam ettim. "Yani şimdi biz yolda yürürken bize baktıklarında sevişgen bir porte mi çiziyoruz?" Ben seri seri soruyordum. Serkan maymun kaldı, değiştiremiyor pozisyonu.

"Lan Serkan" dedim. Ya herkese verip de bize vermeselerdi prezervatifleri? Serkan maymunuluğu bıraktı, beraber ayı olduk PUA diye bağırıp gülmeye başladık. Terkettik dükkanı. Eve gidene kadar güldük. Lan dedim, adamlar bize acıyıp mı verdiler acaba bunları bize? (PUA)

Eve gidince prezervatifleri musluğa dayayıp içine su doldurup şişirdik. Ya ne yapsaydık?

***

"Tamam da kötü yazacağıma hiç yazmasam daha iyi değil mi" dedim. Değil, dedi.

***

En olması gereken bir kişi vardır hayatınızda. Sevgili olması şart değil. Olabilir de, olmayadabilir. En olması gereken zamanda ve yerde bulunmuş olmalıdır. Daha doğrusu siz onun orada olduğunu varsayıp yaşamışsınızdır. Ayağınızı bir yerlere basmışsınızdır, aşağısı sağlam sanmışsınızdır. Sonra bir gün zamanda geriye gitmek gerekir. Video kaseti geri sararkenki gibi yıllar öncesine gidersiniz. Her saniye gençleşir ekrandaki görüntü, küçülür, küçülürsünüz ve tam o ana varırsınız. Ve bir bakarsınız ki o kişi a anda aslında orada yokmuş! Siz yanlış hatırlıyorsunuz bütün filmi. Daha doğrusu hatırlamak istediğiniz gibi hatırlıyorsunuz. Ya da size telkin edildiği gibi.

Sait Faik'in bir öyküsü var dülger balığının ölümü diye. İşte o öyküde balığın öldüğünü anladığı anı tasvir eder. Balıkçıda tezgahda duran balık hala renginden parlaklığından bir şey kaybetmemiştir. O kendisini sularda sanıyordur çünkü hala. Köpüklerin arasında sıçrıyor sanıyordur. Sonra aniden suda olmadığını fark eder. Bir tezgahta olduğunu, ölmek üzere olduğunu anlar. Tam o anda solar rengi ve tam o anda ölür.

Yok olmak da farkındalıkla ilgili sanırım.

***

Bir vamış, bir yokmuş...

Ölenin ardından bunu demek yetmeli bence. Fatiha'yı bilemediğimden değil yemin ederim. Cenaze namazından sağımı solumu taklit etmekten sıkıldığımdan hele, hiç değil. Yeminime ne kadar inanırsanız artık. Ama herşeyi özetliyor bu cümle. Merhumu nasıl bilirdiniz?

Bir varmış, bir yokmuş...

***

Yazmak zorundaymışım. Yazmıyorum! dedim. Hayret bir şey.

***

İşe geliyorum sabah. Koskocaman bir koltuğum var. Patron koltuğu. Herkeste var gerçi bu koltuklardan. Herkes patron değil ama. Ben hele, hiç değilim.

İşe geliyorum. O koltuğa oturmadan önce kantine gidiyorum. Kepekli ekemeğe kaşarlı bir tost ve neskafe diyorum Tekin'e. Tekin tamam diyor. (Tekin miydi yoksa Çetin mi?) Aynı anda yüzlerce sipariş alıyor. Hiç birisini yazmıyor ve asla yanlış sipariş getirmiyor. O koltuğa aslında Çetin oturmalı, diyorum kendime. Utanıyorum kendimden. Hasbelkader buradayım.

İşe geliyorum işte, oturuyorum patron koltuğuma. Maillerime bakıyorum. Bazen hiç mail gelmediği oluyor. Hesabımda (0) yazmasını sevmiyorum. O yüzden kendime bir mail attım bir kaç hafta önce. Asla (0) olmuyor okunmamış e-mailim. En az (1) oluyor. Gerçi bu hiç bir gerçeği değiştirmiyor. Biliyorum ben çünkü, o mektup asla gelmez.

İşe geliyorum, oturuyorum koltuğuma. Tekin (Çetin?) geliyor. Tostumu ve kahvemi bırakıyor. Yiyorum ve içiyorum onları. Hafiften uyanır gibi oluyorum. Ama koltuğum çok rahat. Bir tek kafamı dayayacak yeri yok. O da olsa uyuyacağım biraz çaktırmadan. Uyuyamıyorum.

"Çalışasım yok yahu" diyorum kendime. "Ne zaman vardı ki kerem efendi" diyor içimden bir ses. Camdan dışarı bakıyorum. Ihlamur ağacı var bir tane aşağıda. Gölgesinde bir kedi uyuyor. Kedi geriniyor, ben geriniyorum. Kıskanıyorum kediyi. Patron koltuğum boş, üzerinde sıcaklığım duruyor. Beni bekliyor, oturuyarım diye. Oturuyorum. Yazıyorum ;

"İşe geliyorum sabah. Koskocaman bir koltuğum var..."

***

Geçen hafta iki tane yazdığım için bu hafta yazmaya gerek yok.

***

"Bitter çikolatanın dramı" diye bir başlık atasım geliyor. Altına çarşaf çarşaf yazmak gerek bitterin ruh halini. Yazmak gerek ki madlen çikolata kutusunda hep en sona kalmanın ne kadar üzücü olduğunu herkes bilsin. Bilsin ki önce sütlüleri, sütlü kalmayınca bitterleri yeme alışkanlığı değişsin. İstenmiyor olmak kötü bir şey çünkü. Sizin yeniyor olmanızın sebebi artık sütlü kalmamış olması olmamalı. Şekerinizin daha az, renginizin daha koyu olması sizi daha lezzetsiz yapmaz çünkü. Herkes bilmeli bunu ama herkes.

İnsanlar kutudan eşit sayıda sütlü ve bitter almayı öğrendikten sonra sıra diğerlerine gelmeli. Kim onlar; mesela susamsız kandil simiti ya da karışık kuruyemiş tabağındaki leblebiler. Onlardan mağdur çünkü. Mail attılar, çok üzgünlermiş.

***

Yok, senin bana söylemediğin bir şey var. Hesapladım ben bütün saatleri. Arada bir buçuk saat boşluk kalıyor. Söyle nereye gittin? Kiminle görüştün? Eski sevgilinin evi yolunun üstündeydi. Ona mı gittin? Öptü mü seni? Sen onu öptün mü?

Doğru söyle keserim, lime lime ederim kendimi. Al jiletim de elimde. Yakarım o çocuğun evini. Onu da yakarım. Hiç acımam. Söyle nereye gittin?

Nereye gittin canım söyle hadi. Kızmayacağım tamam, şaka yaptım. Öyle şey yapar mıyım ben yahu? Attım jileti bak tamam. Nerdeydin canım sen? Hm? He kuzum? Neredeydin o bir saat boyunca. Bak ne kadar sevecenim, bak nasıl da gülüyorum, saçlarını bile okşuyorum. Söyle hadi nereye gittin.

NEREYE GİTTİN ULAN!

(alternatif final; NEREYE GİTTİN ULEYN! ÇAAATT)

***

Gönlüm yok. Uykum var. Bakalım kimse bu hafta yazmadığımı fark edecek mi diye de merak ettim. O yüzden yazmamaya karar verdim.

***

Ben kendimden çok bahsettim. Sıkıldım. Hem anlatacak bir şey de kalmamış gibi geliyor bana artık. Birazdan sen anlat yahu. Kimsin, kimlerdensin. Ondan bahset. O da kim deme. Herkesin hayatında vardır Onlardan bir kaç tane. Unutamadığın birisidir mesela. Unutmuşsun sanmışsındır da, bir iki şey anlatınca bir bakarsın hala tüm heybetiyle zihninin en geliş salonun da duruyor. Olamaz mı, olabilir.

Biz dinleriz seni. Ne şekilde dinlememizi istersen o şekilde dinleriz hemi de. Susup dinleriz istersen, sadece gözlerimizle. Hafiften başımızı öne eğeriz dinledikçe. "Anlıyoruz seni çocuğum," deriz. İstersen hiperaktif dinleriz seni. Lafını keseriz, ayrıntıya sokarız. Bağıra çağıra anlatırsın, bağıra çağıra dinleriz. Siz, dersin bize, "güzel insanlarmışsınız yahu." Ne çok da ihtiyacın varmış konuşmaya değil mi? Onlardan olma lütfen. Birisi olması öğretilmiş, tenbihlenmişlerden olma. O hep örnek gösterilen birisi gibi, birilerinden olma. Kim ki onlar? Kendin ol. Biz dinleriz seni, söz.

K.

not, nice yaşlar pelin...
notII, bunu seven bunu da sever http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52911

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Oku oku bitmedi. İyiki de yokmuş yazacak şeyin. Bir de vapur değil de şilep olsa ne yapardık bilmem? Bu arada niye çikolatalrın hepsini sütlü yapmazlar da öbürlerini istenmeyen durumuna düşürürler anlamam.

Ayrıntıda gezinmek 
 09.08.2007 1:31
Cevap :
sütlü çikolata geçici bir çözüm olur. o zaman ben ne yiyecektim? fazla mı uzun geldi gerçekten? acaba daha mı kısa yazsam..sevgiler. k.  09.08.2007 13:57
 

seni okumak insanın ruhuna iyi geliyor , her seferinde. Sağol, eline sağlık.

nilgun 
 05.08.2007 16:52
 

Ben normalde uzun blogları asla sonuna kadar okuyamadım. Senin yazıların bir istisna ama. Nasıl oluyor da her seferinde kendimden bir şeyler bulabiliyorum bu uzuuun yazılarında? Bu kez "Yok olmak farkındalıkla ilgili" olan kısmı çok tuttum :)) Eline sağlık

OynamıYorum 
 26.07.2007 12:51
Cevap :
Sürekli yeni bir şey anlatıldığından ötürü sıkılmıyor olmalısın. İlgini canlı tutmak için aslında yoğunda bir çaba harcıyorum Özlem. O kısmı beğenmene sevindim, atlanmış, gürültüye gitmiş gibi gelmişti bana. Sevindim şimdi. Kendine iyi bak. K.  26.07.2007 12:57
 

Geçen hafta ctesi bütün gece, gece yettiği sürece senin yazılarını okudum arkadaşıma, 'bak ne güzel anlatmış bizi, bizim gibileri', 'yaşasın tek olmadığımızı söylemiştim ben' diye senin cümlelerinin aralarına girerek... Sonra arkadaşım dedi ki "Bu çocuk niye kitap çıkarmıyor?" "Bilmem" dedim, "Bi sorayım".. "Belki yalnızca bizim okumalarımızı seviyordur.." Gönlü yokmuş, nasıl yalann:) Eline sağlık..

Özzlem 
 23.07.2007 18:44
Cevap :
Vallahi beğenip de arkadaşlarına bile okutuyorsan ne mutlu bana. Belki o da birilerine okutur, onlarda başkalarına. Önemli olan bir şekilde sevebilecek kişilere ulaşabilmesi. Kitap çıkarsak ne olacak hem? RAflarda eskiyecek. Bu pazarlama çağında kim nereden bulup da alacak benim yazdığım kitabı? Bir de o kadar malzeme birikmedi daha. Not, vallahi de gönlüm yok :=) K.  23.07.2007 19:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 295
Toplam yorum
: 3950
Toplam mesaj
: 280
Ort. okunma sayısı
: 712
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

Bugün ölseniz mesela, ya da hafifletelim biraz hadi, bu giriş çok karamsar oldu. Bugün ortadan kay..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster