Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
219
 

Yok aslında birbirimizden farkımız

Yok aslında birbirimizden farkımız
 

Hayatı bu bavula sığdırabilir misin Abidin?


“Nerede kaldınız yahu? Daha ne kadar bekleteceksiniz bizi?” diye gürledi adam.

******

Berlin’den Tel Aviv’e dönmek üzere, sabahın kör karanlığında havalimanına gelmiştik. Biniş işlemlerimizi bir gün önce internetten yaptığımızdan, bir an önce bavullarımızı teslim edip, birer fincan kahve içmek istiyorduk. Havayolu bankosunu gördüğümüz anda, hevesimiz kursağımızda kaldı. Bankonun önündeki sıra, bir piton yılanı gibi uzun, sinsi ve tehlikeliydi. Çekinerek de olsa, yılanın kuyruğunu tuttuk. Bir terslik olduğu belliydi. Bankonun ardındaki görevlilerden biri abartılı bir ilgiyle tavan kaplamalarını inceliyor, diğeri başını sürekli sağa sola sallayarak bir yolcuyla konuşuyor, bir diğeri de sık sık arkasına dönerek, çalışmayan bandın üzerinde duran bavullara pis pis bakıyordu. İçimden;

“Hah!” dedim, “Bant bozulmuş. Hayırlı işler.”

Ya iç sesimi duymuş, ya da beklemekten sıkılmış olacaklardı ki, görevliler önden birkaç yolcunun daha biniş işlemlerini yaparak ümitsizce sırayı eritmeye çalıştılar. Bavulları bilahare göndermek üzere bankonun önünde biriktiriyorlardı. Bu arada bizim arkamıza yeni yolcular eklenmiş, kalabalıkta homurdanmalar başlamıştı. Kısa süre sonra, bir sakatlık çıkarmadan banko önüne istiflenebilecek azami bavul sayısına ve sıkıntılı bekleyişin kaynaşmaya dönüştüğü kritik kütleye ulaşılmıştı.

Biz geldiğimizde tavan kaplamalarını inceleyen görevli, ayağa kalktı. “Vallahi bizim bir kabahatimiz yok” dercesine ellerini iki yana açarak;

“Tel Aviv yolcuları... Kontrol noktasındaki röntgen cihazı bozuldu, dolayısıyla bavulları gönderemiyoruz, lütfen sıradan ayrılmayın. Bekleyeceğiz.” dedi.

******

Sıkıntılı durumların insanları yakınlaştırdığı tezini destekleyen en basit örnek, bekleyiş olsa gerek. İster hastane koridorunda, ister bilet kuyruğunda olsun, her türden bekleyiş, ilk bakışı kimin attığı, ilk tebessümü kimin ettiği, ilk soruyu kimin sorup, ilk yorumu kimin yaptığının hiç önemi olmayan, anlık başlayıp, genellikle anlık biten, havadan sudan muhabbetlere gebedir.

O gün sırada beklerken, önümüzdeki çiftle muhabbetimimiz gibi.

Bizden yaşça büyük çiftin kadın üyesi Finlandiyalı, erkek üyesi de İsrailliydi. Adamın elinde tuttuğu pasaporttan anladığımız kadarıyla, aynı zamanda Alman vatandaşıydı. Berlin’in bir türlü açılamayan yeni havalimanı, yurt dışında pasaport yenilemenin zorlukları, deniz suyu sıcaklığı ve kuzu şişin faydaları gibi şeylerden bahsedip, beraber hoşça ve boşça vakit geçirdik.

Nihayet arıza giderilip, bekleyiş sona erdiğinde, kibarca vedalaşıp yanımızdan ayrıldılar. Akabinde biz de bavullarımızı teslim edip, doğanın ısrarcı çağrısına icabet ederek tuvalete koştuk.

Erkekler tuvaletinin önünde kocamı beklerken, adamı bir kez daha gördüm. Hemen karşımdaki kafeden çıkıyordu. O da beni görüp, gülümsedi. “Sabah kahve içmezsem ayılamıyorum.” deyince, sırf birşeyler söylemiş olmak için “İçtiniz mi bari?” diye sordum. “İçtim, içtim.” diyerek güldü ve hızlı adımlarla uzaklaştı.

Birkaç dakika sonra, biz de sırt çantalarımızı yüklenip, aynı istikamette yürümeye başlamıştık.

******

Berlin Tegel Havalimanı eski, dar ve sıkıntılıdır. Mesela biniş kapıları, standart bir oda kapısından biraz daha genişçedir. Her kapının pervazında bir pasaport memuru oturur. Üç adım sonrası ise, süslü adı “güvenlik kontrolü” olan, modern zamanların ömür törpüsüdür. Bekleme salonları öylesine küçüktür ki, uçuş saati yaklaşıp kalabalık arttıkça, içeride hareket etmek zorlaşır. 

Tegel’den uçmak, koşulsuz kabullenmişlik ve sonsuz sabır gerektiren bir deneyimdir.

Diyeceğim o ki, biniş kapısının önüne varıp da sıranın uzunluğunu görünce şaşırmadık. Bavullarımızı vermiş, tuvalete de gitmiştik. Uçak bizsiz kalkmayacağına göre, acelemiz yoktu.

Kaynağı belirsiz bir iç huzuruyla sıranın sonuna doğru ilerlerken, sıranın başından gelen bir sesle irkildim:  

“Nerede kaldınız yahu? Daha ne kadar bekleteceksiniz bizi?” diye gürledi bizim İsrailli.

Beynimin şark köşesinde bir nöron yanıp söndü: “Kaynak... Sıraya kaynak yapın diyor”.

Kocam kaşlarını çatmış, adama bakıyordu. Yüz ifadesinden o anda ne düşündüğünü anlamak kolay değildi.

Adama baktım, “Haydi ama...” dercesine gözlerini belertti. Mizanseni hazırlamış, bize biçtiği rolü oynamamızı bekliyordu.

Her şey o kadar aleni ve adamın tavrı o kadar acemiceydi ki, başka şartlar altında durum komik bile sayılabilirdi. Etraftaki herkesin gözü üzerimizde olduğundan, ya da bana öyle geldiğinden, gülemedim. Sorun, kaynak yapıp yapmamak değildi, kaynak yapmak diye bir seçenek zaten yoktu. Sorun, kendince bize iyilik yapmaya çalışan bu adamı, onca insanın önünde küçük düşürmeden durumdan nasıl kurtulacağımızdı. Bütün bunlar saniyenin onda birinde zihnimden akıp giderken, göz ucuyla kocamın hareketlendiğini gördüm. Dudaklarını büküp, hiçbir şey söylemeden sıranın sonuna doğru yürüdü. O andan itibaren yapacak birşey kalmadığından, ördek yavrusu gibi peşine takıldım. Sıranın sonuna vardığımızda yüzüne bakıp;

“Kahretsin.” diyebildim. O;

“Çok garip.” dedi. “Bizimle derdi neydi, anlamadım.”

“Ne?” diye bir çığlık attım ve aynı anda adamı kocamın arkasında gördüm. Omuzuna dokundu ve kulağına eğilerek birşeyler söyledi. Kocam kısa aralıklarla;

“Aha... Oha... Haydi yahu?” dedi. Birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Ben yine gülemedim. Akabinde adam bizimle son kez vedalaşıp, karısının yanına döndü.

Kocamdan önce davranıp;

“Nasıl anlamadın?” diye sordum.

“Anlamadım.” diye omuz silkti.

“İnanamıyorum, o kadar barizdi ki...” dedim hayretler içinde.

“Böyle bir ihtimal aklıma bile gelmediği için belki.” diye gülerek kendini savundu kocam. “Yani... ne bileyim... çok saçma.”

******

Yok aslında birbirimizden farkımız. Ne de olsa hepimiz karbon bazlı yaşam formlarıyız.

Bazen Türk, bazen İsrailli, bazen de Almanız.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yıllar önce gittiğim Paris'in trafiğini Fransız iş arkadaşıma dert yanarcasına anlatıyordum. Sürücülerin Türklerden neredeyse farksız bir şekilde makas yaparak ve hızlı araba kullanmalarının beni şaşırttığını söylemiştim. O da biraz utanarak omuzlarını silkmiş ve "Ne de olsa hepimiz Akdenizliyiz" diyebilmişti. :-) Eğer din bizleri ayırmasa inanın bu coğrafyanın insanları o denli benzer ki. Selamlar.

Güz Özlemi 
 23.02.2014 22:39
Cevap :
Nedeni ve nasılı bu mütevazı cevap kutucuğunun kapasitesini aşmakla beraber, çevre koşullarının da davranışlarımızı şekillendirdiği düşünülüyor. Kabaca, çevremize özel sorunları, öğrenme yoluyla çözerek hayatta kalıyoruz. „Bir Türk, bir İsrailli, bir Alman…“ fıkrası gibi duran kaynak olayında, daha algı aşamasındaki ayrışma/gruplaşma ilginç geldi bana. Öte yandan, bekleyenler arasındaki Almanlardan, kaynak imasını anlayan var mıydı diye de düşünmek lazım. Zira o durumda „kültür vasıtasıyla ulaşmış ve çeşitliliği kutlamışız“ demektir :-) Selâm ve saygılarımla.  24.02.2014 10:00
 
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1489
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster