Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ocak '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
477
 

Yok edilen bir geleneğin sonuçları

Yok edilen bir geleneğin sonuçları
 

Görsel Kaynak: giresunnet.net/kulakkaya yaylası


Size Anadolu’daki çok ilginç bir gelenekten söz edeceğim.

Öyle bir gelenek ki; karşılıksız, koşulsuz ve beklentisiz “gerçek iyiliğin” en güzel örneği...

Tüm amacı insan hayatıdır. Tanımadıkları, bilmedikleri bir insanın hayatına duydukları saygının en güzel örneğidir.

Ama ne yazık ki yok edildi...

Geçenlerde Uludağ’da donarak vefat eden pırıl-pırıl gencimiz bu gelenek yaşasaydı belki de şimdi hayatta olacaktı.

Bunun gibi duyduğumuz-duymadığımız pek çok acı olay yaşanmayacaktı.

Bir yayla geleneğinden ve bu geleneğin nasıl yok olduğundan, kimlerin (farkında bile olmadan) donarak ölen insanların sorumluluklarını taşıdıklarından söz edeceğim.

Bu sorumsuz davranışların sorumluları ne yazık ki “sözde doğa sever” insanlardır.

Doğada gezmeyi, kendilerince spor yapmayı çok seven ve sözüm ona doğa aşığı bu sorumsuzlar doğayı sevdikleri kadar “insanı sevselerdi” bu gelenek hala yaşıyor olacaktı. İşin acı yanı, bu sözde doğa severler genellikle “okumuş çocuklardır.”

Geleneğin Anadolu’ da eskiden yaygın olarak yaşadığını bilmekle birlikte, sık sık gittiğim, yaşam tarzını iyi bildiğim Batı Karadeniz bölgesinden ve özellikle Bolu yöresinden söz edeceğim.

Bolu yöresinde (şimdilerde azalsa bile) yoğun kar yağışı olur. Dağlar, ormanlar, yayla evleri metrelerce karın altında kalırlar.

Öyle ki; eskisi gibi kar yağsa dağa çıktığınızda ayaklarınız yayla evlerinin çatıları ile aynı hizaya basarlar. Evleri ancak çatılarından, bacalarından görebilirsiniz.

Bu yoğun yağış her zaman olmasa da evler genellikle yarı yarıya kar altındadır.

Evet, bir yayla geleneğinden söz edeceğim.

Eskiden insanlar kasabadan kasabaya, köyden köye, kasabadan köye atları ile dağ yollarını kullanarak seyahat ederlerdi. Dağı etrafını dolanmak o yıllarda çok zordu. Değişik nedenlerle seyahat etmek zorunda olanlar tipi, yoğun sis ve uçuruma yuvarlanmak gibi tehlikeleri göze alarak atlarını dağ yollarına vururlar, örneğin hastaneye veya pazara, panayıra giderlerdi.

Otomobilin olmadığı, olsa bile görüldüğünde hayretler içerisinde incelenen ve “şeytan işi” diyerek binmeye korkulan yıllardı o yıllar. Bir bakıma yokluğun ve yoksulluğun “yaşam tarzı” olduğu yıllardı.

İnsanlar onca tehlikeye karşın sadece “bir şeyin” güvencesi ile dağ yollarına düşerlerdi.

Bu güvencelerinin adı “sinek” idi.

Şimdilerde ne olduğu unutulan “sinek” o yıllarda hayatları kurtarırdı. Eğer sinekler hala var olsalardı şimdi de hayatlar kurtulurdu. Ama sinek geleneği aptalca davranışlar nedeniyle yok oldu.

Sinek bir hayrattı. Evet, dağa yapılan yalaklı çeşmeler gibi sinekler de bir hayır yöntemiydi.

Dağ başına binbir emekle yapılan yol üzerindeki geniş ve uzun yalaklı çeşmeler yaz günlerinde susayan yolculara, hayvanlarına ve yaban hayata hizmet verirlerdi.

Sinekler ise özellikle kışın donmak üzere olan yolcu ya da avcılar, yaz aylarında da ansızın basan sis ve yağmurdan korunmak isteyen insanlar için yapılırdı.

Sinek “sinilen yer” anlamındadır. Öztürkçede sineg denirdi.

Hali-vakti yerinde olanlar dağın başına sinekler yaparlardı. Sineğin içine dört kişiye en az bir hafta yetecek kadar kuru odun, bakliyat, makarna bırakılırdı. Tüm mutfak eşyaları ve barınma malzemeleri (yorgan, battaniye, havlu) eksiksiz olurdu.

İbadet etmek isteyen için seccade kıbleye doğru serili bırakılırdı. Seccade aynı zamanda yolcuya yön gösterirdi.

Kapısında ise kilit olmaz, isteyen girebilir, ısınıp, karnını doyurup, dinlenebilirdi.

Hizmet öyle büyük bir incelikle sunulurdu ki; sineğin ocağı ve sobası çatılı olarak bırakılır, ocak başına içi yağ dolu kandiller sıralanır, çıra ve kibrit (ya da çakmaktaşı) ocağı ve sobayı tutuşturmaya hazır beklerdi.

İnsana sunulan hizmetin yanı sıra, yolcuların atları da samanlığı dolu ahırlarda ağırlanırdı. Ahırlarda kurutma çulu, kaşağı, yaba gibi malzemeler de unutulmazdı.

İki katlı yapılan sineğin alt katı ahır, üst katı oda olurdu. Böylece iki yoldaş birbirlerinin ısılarından yararlanabilirlerdi. Tipi ya da sis kalkana kadar sinekte barınılır, sinek nasıl bulunmuşsa öyle bırakılır, dönüşte ise ne kullanılmışsa yerine konulurdu.

Yolcu geri dönmeyecekse malzemeyi idareli kullanır, geri dönüşü olan bir yolcunun malzeme alabilmesi için de ocak başına bir miktar para bırakırdı.

Hiç kimsenin aklına evi soyup-soğana çevirmek gelmezdi. Bakır kaplar kış başında bırakıldığı sayıda olurdu. Evdeki eşya tahrip edilmez, edilirse yerine yenisi konulurdu. Çünkü sinek demek hayat demekti. Hatta sinekteki eksikler (varsa eğer) konaklayanlar tarafından tamamlanırdı.

Sinek sahiplerine de “sinekli” lakabı verilirdi.

Sinek geleneği yakın zaman kadar süregeldi. Zaman içinde sinekler kalmadı ama yolcular da barınaksız kalmadılar. Çünkü yaylacılık gelişmeye başladı. Bu kez yazın yaylada kalanlar evlerini sinek olarak insanlığın hizmetine sundular. Kışa doğru evler boşaltılırken yaylacılar sinek geleneğini aynen uyguladılar ve kapılarına kilit vurmadılar.

Ta ki...

Evet ta ki, özellikle okumuş çocuklarda ve yeni nesil avcılarda “doğa merakı” başlayana kadar. Yani yaklaşık 25 yıl öncesine kadar.

Sözde doğa severler (ama insan sevmezler) yayla evlerini talan etmeye başladılar.

Bakır kapları, sinileri, kandilleri, otantik buldukları kap-kacakları sırt çantalarına yükleyip evlerine döndüler.

Sözde avcılar kar altında kaybolmasın diye uzun sırıklara dikilen yön levhalarını nişan tahtası olarak kullanmaya başladılar.

Bir süre sonra halk kapılarını sıkı sıkı kilitlemeye başladı. Parçalanan nişan tahtaları (yön levhaları) ise yenilenmedi. Şimdilerde dağda kaybolanların hiçbir şansları kalmadı. Tıpkı geçen hafta donarak ölen o güzel gencimiz gibi...

Kaybolan bir gelenek nice canlara mâl oldu. Sorumluğunu ise hiç kimse taşımadı. Haberi izlerken üzüntümün nasıl katlandığını düşünebiliyor musunuz? Kimselere belli etmeden içimi çeke çeke ağlamamın nedeni buydu işte.

Sorumsuz “sözde” doğa severlerin ve “sözde” avcıların yaptığına bakar mısınız?

Eğer siz de böyle bir “hırsızlık” yapmışsanız donarak ölen ya da uvuzlarını kaybeden insanların sorumlusu sizsiniz! Bu vicdan ateşini nasıl taşıyacaksınız?

Sözünü ettiğim “suçlular” elbette ki gerçek doğa severler ve gerçek avcılar değildir. Onları tenzih ederek konuşuyorum.

Ama bir kez bile yön levhasını hedef tahtası diye kullanmışsanız, bir kez bile yayla evi soymuşsanız sinekçilerin yarattığı tüm güzelliklerin katili sizsiniz demektir.

İnsana hizmet, insana iyilik böyle oluyordu işte:

Karşılıksız, koşulsuz ve beklentisiz....

İyilikten kimin yararlandığı, nasıl yararlandığı hiç önemli değildi. Yararlanan düşmanı bile olsa...

Kışın evinde barınıldığını fark eden yoksul yaylacıların gözlerindeki sevinci bir kez görseniz...

Sadece bir kez görseniz...

İnsana hizmetin ne demek olduğunu da görürdünüz...

Evi soyulmuş yaylacının giden mala değil, kaybolan insanlığa nasıl üzüldüğünü bir kez görseydiniz içinizi çeke çeke siz de ağlardınız...

Farkında olarak yaşamak çok zordur. Çok!

Siz de şimdi içinizi çeke çeke ağlamak istiyorsanız işte bu farkındalık yüzündendir...

Devamı için tıklayınız.


Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler...Bütün güzel geleneklerimiz birer birer kayboluyor, bu konuda birinciliği kimselere kaptırmıyoruz ne yazık ki. Siz yazmasaydınız böyle bir güzellikten haberim bile olmayacaktı. Hoş, o güzellik de kalmamış ya...Belki siz de ilk kez benden duyacaksınız Konya / Beyşehir'deki Eşrefoğlu Camisi'ni. Caminin ortasında - bahçesinde değil, içerisinde - ' Karlık ' denen bir yer var. Yağan kar orada birikip, gerektiğinde askerlere, hastalara verilmek üzere saklanıyormuş. Turistlerin ' Dünyanın 8. harikası ' dedikleri bu camiyi kaç kişi biliyor acaba? Karlıktan yazları bütün insanlar faydalanırmış. Ve bu caminin yapılış tarihi 1927. Güzelliğini kelimelerle ifade edemem caminin. Yolunuz düşerse mutlaka görün derim. Sevgi ve selamlarımla...

Tülin Aksoy 
 27.01.2009 22:52
Cevap :
Güelliklerin tüketildiği bir çağda yaşamak acı veriyor değil mi? Hele bir de eski güzellikleri hatırlayınca ne kadar pasaklı olduğumuzu anlayıveriyoruz. Sözünü ettiğiniz camiyi ve "karlığı" hiç duymamıştım. Yolum düşerse mutlaka uğrayacağım ve yolumu da düşürmeye çalışacağım. Bu güzel tavsiye için çok teşekkür ediyorum. (Bu arada şunu merak ettim, o yöredeki her insan "karlığı" biliyor mudur acaba? Genellikle bu tür güzellikleri yerlisi bilmez, yabancısı bilir ya. :-) ) Sevgi ve saygılarımla...  27.01.2009 23:04
 

İyilikler önce yapılırdı, söylenmez, duyrulmazdı, sonraları her yapılan iyilik söylendi, şimdilerde yapılmayan iyilikler yapılmış gibi söylenir oldu. Niye güzeli, iyi olanı, insan yanını çok çabuk unuttu insan? Niye geliştikçe dünyadaki herşey, kör, sağır, unutkan oldu insan, yabanileşti? Niye birbirimizin gözlerine bile bakamaz olduk yalanlardan, pisliklerden açamaz olduk gözlerimizi...Niye???? İçim acıdı evet hem de çok...

kırıkkalp 
 27.01.2009 21:34
Cevap :
İyiyliğin çarpıtılmasını ne kadar güzel özetlemişsiniz... Herşeyi tükettiğimiz gibi "iyiliği" bile tüketttik. Her şeyi ne kadar "madde" haline getirdik değil mi? Bize sunulan iyiliği ve güzelliği bile maddeleştirip barınmak için girdiğimiz evleri "hatıra" diye soyduk. Şimdi toplum olarak "ne oldu bize?" diye soruyoruz. Ne oldu bize değil... "Ne yaptık biz?" dememiz gerekiyor. Tamamlayıcı yorumunuz için teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygılarımla...  27.01.2009 22:31
 

Böyle bir geleneği ilk kez duyuyorum. Ne kadar güzel bir uygulamaymış ama kıymetini bilememişiz. Çok yazık... Geçenlerde bir e-posta gelmişti. Amerikadaki "askıda kahve" uygulamasını anlatıyordu. Bir kafede kahve içtiğinizde arzu ederseniz bir kahve parası da fazladan ödüyorsunuz. Parası olmayan ama kahve içmek isteyen başka biri gelip o kafede bedava kahve içebiliyor. (Kısaca böyleydi) Şimdi ister istemez diyorum ki; Amerikalının uyduruk kahvesi için yaptığı şu uygulama bizim sinek uygulamamız yanında hiç kalır. Ama biz onların askıda kahve uygulamasına özenirken kendi geleneğimizi yıkıp geçtik. Sevgiler, saygılar.

Nilgün Akad 
 27.01.2009 18:01
Cevap :
Sevgili Akad, yapılan iyiliğin anlatılmadığı edep dolu yıllardı o yıllar, dolayısıyla geleneğin adı bile unutuldu, ama kendisi kalmış (idi). Askıda kahve modasına hep birlikte katıldık, ama nasıl? Davul-zurna ile. Marketler kapısına ilan astı; "askıda ekmek var..." Sonra askıdan ekmek alana acıyan ve gurur dolu gözlerle baktık: ah ne iyi bir marketiz biz (dikkat başkasının parasıyla iyilik yapıyoruz)... Sonra da market müdürü benden temiz bir fırça yedi. :-) Bu uygulama ile sineg uygulaması arasında dağlar kadar fark ver, ama bilmiyoruz işte. Çünkü iyiliği saklmayı biliyoruz (idi). Eskiden mahallenin yoksulu, düşkünü, delisi ne kıraathanede çay parası öderdi ne de fırında ekmek parası. Ama ödemediğini sadece kendisi bilirdi. Biz iyiliği bile unuttuk ve hatırlarsanız bu yüzden iyilik günleri uygulamaları yapıyoruz. Bu konuyu anlatacağım önümüzdeki günlerde. Bu güzel örnek için çok teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygılarımla...  27.01.2009 22:43
 

Trafik levhalarını söküp,kümeslere çatı yapmak,levhaları kurşunlamak bizde. Ya ngın merdivenlerini kilitlemek bizde. Kimsenin olmadığı her yeri talan etmek bizde. Piknik yerlerini çöplük yapmak bizde. DAHA NELER.. Yazınız için teşekkürler.

Ş ODABAŞI 
 27.01.2009 14:41
Cevap :
Evet, verdiğiniz örnekler yüzünden bile ne canlar gitti, ne zararlara uğradık. Otoban kenarlarındaki koruma tellerinin sökülmesi yüzünden otobanda ineğe çarpan araç olduğunu biliyoruz... Araçta ölenlerin "ne için öldüğünü" düşünmek bile insanın içini titretiyor. Yorumunuz için teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygılarımla...  27.01.2009 15:33
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 1679
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2047
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

Yaşayacağım yıllar yaşadıklarımdan daha az... Öyleyse "adam gibi yaşamalı" diye düşünüyorum. Kola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster