Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Haziran '20

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
29
 

Yok Sayılmış Yaşam Zamanları

Hayatımızı sürdürmek içindi verdiğimiz alın terleri, yıllarımızı hesapsızca harcarken acımasızlıklara, varmış yokmuş yaşam derken boş vermişlikle, sadece yorgun düşerdik yattığımız yere yüz üstü ayaz yemiş bedenimizle…

 

Hâlâ yorgun düşler peşinde koşuyoruz acıyan içimizdeki yaralarımızla, çoğu kez kabus düşlerimizde yağmalatırdık sancılarımızı aç yürekli acımasız yaşama, çoğu kez baş kaldırdığımız yüreğimizdeki kimsesizlikle verdiğimiz uğraşta, kayıplıklara atardık kendimizi sessizce can çekişmeye, sormadın, belki de son zamanlarda sormak istemedin yüreğimdeki acıların sebebini, kayıp bir düş yorgunuydum aslında sadece benliğinde kaybolmuş, acınası bir halde yaşamda koşuşturan.

 

Kimdin sen ki bu kadar kinle üstüme gelen, can alıcı bir uğraşın içinde olmanın sebebi neydi, kimeydi bu zulmün, kimeydi bu güç denemen, sahipsiz bir ruh haliyle dolanırken nedendi bu acımasızca gırtlağıma basan, nedendi bu çamur içinde bıraktığın bedenime kinin, hoyrat bir yaz sabahından başlayıp, yorgun kış gecelerinde sabahlayan uykusuz bedenime zulmünün sebebi neydi, neydi hayatı bana bu kadar zorlaştırıp bir köşeye çekilip karnını zevkle kaşıman…

 

Sahipsiz mi sandın bu ruh darlıklarını, bir gün düşmeyecek miydin o karanlık dehlizlerin içine, nedendi bu kadar pervasızlık, nedendi bu kadar acımasızlık, hani biz candık birbirimizin damarlarında akan kandık ya, hepsi aldatılmış zamanların içine saklanmış bir zül gecesi miydi bu yaşama terk ettiğin benim hayatım…

Seni beyaz düşünce  salınımlarında sevdim ki artık bunu lekelemek de bana düşmez, bil ki her yolcu bir gün uzaklaştığı yere döner, ama toprak altı, ama sahil boyu kumsallık…

 

Mey kadehte, düşmüşüz bir hüznün peşine, bir derdin ardına, hangi harfe eyvallah desek ki, hangi noktada dursak da, zaten boş vermişlik basmışken sinir uçlarına, bir sen ağlasan, bir ben desem ne bu hal diye, ardından yapıştırsak hayat bu demeyi ki hangimiz susacak, Sezen'in şarkısındaki 'gitme' sözüne, ama yine de boş ver hayat çivisi çıkmış tüm cümleleri yapıştırmış kamburumuza, senin suçun benim günahım derken ki, boş vermişiz tüm yaşamın salınımlarına...

Ve eklemişiz 'sen çok yaşa yine de' cümlesini dileğin sonuna...

 

Bu bir inanç işte, ya yaşarsın o olursun veya yaşamak ister o olmak istersin, sonunda o oldum işte demek için ve başarırsan o olursun, ki bu ömrünce en çok sevdiğindir, hep onun sesine göre hareket eder, ona ulaşmak istersin, buna da kısaca bir şey derler, ama sen o denene bakmazsın, o, olduktan sonra sen oldum, dersin, sen gibi ben oldum, artık içimdesin, zaten vardın, ama bundan böyle hep var olacaksın dersin en çok sevdiğin için gün gelir hasret başlayınca…

 

Yok sayılmış yaşam zamanlarının hala acıları var içimde, inkar edilemeyen yok sayılamayan acılar, sebeplerini bu gün bile açmaya çalışan içime derin bir yeis  ve ürperti girer, acımasız bir ruh düşüncesi takınarak, üstüne üstüne yükselen pişmanlık anlarını, bir kez daha yaşamak, ayrı bir acı kaynağı oluyor beynimin gizli kuytularında…

 

Hazmedemediğim duygularımdan biri de pişmanlık, ki hala lakayit bir şekilde dolanıyor ruhumla birlik beyin diplerimde…

 

Bu duygularla uğraş verirken tüm çabalarıma rağmen asıl kendime ve de mantıklarıma ulaşamıyorum…

 

Belki de geçmişin anılarının değişime uğrayarak benlik savaşımına dönüşmesi zor bir yaşam kesiti bu hayatın çoğul zaman anılarının virgüllerle uzayıp, bir türlü

Durdurulamayıp bir nokta konulup, yeni bir yaş günü gibi yaşama dahil olamıyordu insan…

 

Yanıklar var içimde, durmayasıya sancılar yaratan, öksüzleşmiş düşler bir birini kovalıyor zihnimde, fakirleşmiş bir yaşamın dağılmış düşünceleri bunlar…

Günübirlik sevdaların dağılmış aşk kırıntılarından çıkıyorum sanki, tüm zamanların sahipleriyken, bedenim çöküyor artık dermansızlıktan, gözlerin, kahredici düşlerimin sahibi gözlerin, düşmüyor  gözbebeklerimle, düşüncelerimden…

Kahredici tüm zamanları, artık feda, artık feda etmek istiyorum, bu düşünceler azaplar yaratıyor içimde, sahipsiz bir Yılkı Atı’nın düşlerini görüyorum, uykusuz gecelerimin an zamanlarından vazgeçmek istiyorum.

 

Feda edilecek zamanlar olmalı, yaşamımda, derken, tüm mutluluklarımdan vazgeçiyorum, boğuluyorum duramayasıya, eksik nefeslerle, uzak çok uzaktan görür gibiyim rüzgara dağılmış saçlarını, yüzünü kapatıyorum, gülüşünü kısıtlıyor saçların, bir ömrü adadığım sen, saçlarına öfkeleniyorum, en çok sevdiğim, sevesiye yaşamdır gözlerine bakmalarım dediğim gözlerini engelliyor bana…

 

Tüm kahır zamanları sıralanıyor peş peşe gözlerimin önüne, seni, ben seni, arıyorum gülüşünle, o karartılar arasındaki öfkemi savurayım sana, nefretimi atayım ayrılığın arkasında kalan inkarcı benliğine feda ettiğim benliğimden vazgeçiyorum, kendimi kendimle, kendimi yaşamak istiyorum, kendimde bir fazlalık var bu sevgide, bir de eksiklik, en çok eksiklikti canımı yakan, en çok eksiklikti canımı kanatarak acıtan ki riya çıkmazlarında bu yaşamın, yani senle benim olan nefes almalarındaki arsız duruşundaki riyalarındı hayatımın Zakkum, zehrine bulayan…

Fazlalık mı, onu da boş ver o da benim günahım, o da benim zaafım o da kendi yaşamıma perçinlediğim çok sevmelerim, uğrunda uçurumlardaki yarlarda yaşamaya razı olduğum çok sevmelerim, genç tayların koşu yollarında döktükleri terler kadar sıcak terlerim…

Ve hayatımı adadığım sevmelerimin suçu ve de bedeliydi bu kabuslu rüyalarla döktüğüm terler…

 

Yangınlarım var sevgili içimde, sevgili yanışlarım var içimde, boynumdaki terlerim dökülüyor sahipsizlikle usul usul içime akıyorsun, acı hislerimle gözlerim ve ben seni hala özlediğimi kendime bile söyleyemiyorum, hala sana koşuşlarımın sebebini kendime bile anlatamıyorum, hayat, yalnızlığın sarhoşluğunda bile zorluyor beni ve işte bu anlarda tüm yaşantımdaki nefes almalardan vazgeçiyorum sanki, ve ben bu anlarda defalarca tekrar ediyorum hayattan vazgeçebilecek zamanların bile var olduğunu veya o zamanların dahi özlenebileceğini bu demek değildir ki geçmişe sövüp, saymak, bu demek değil ki geçmişin laneti var bedenimde, sadece süreç bitti diyebiliyor insan, sadece ben seni dünlerden bu günlere uzayacak hasretlerle sevdim, evet sevgili, biz dar zamanların yetiştirdiği çocuklardık ve bizim çok az mutluluklarımız olmuştu…

 

Yaralı bir sevdaydı bizim için beraberliğimizdeki yaşam, hiç geçmeyen yaralarımız olurdu, ardı arkasına kanayan, susuzluğumuz birbirimize uzardı ve biz çoğu zaman birbirimiz için ağlardık, birbirimizin kanayan yaraları için ağlardık, bizim mutluluklarımızın çoğunda hüzünle ıslanan gözyaşlarımız vardı, ki şimdilerde zamansız öfkelere ulaşan inkâr edilebilecek zamanların nefretini taşıyan her şeyin bir anlık mutluluğa ulaşması için sabırsızlıkla beklediğimiz zamanlara öfkemiz vardı.

Şimdilerde hayat pişmanlık duymadan beklediğimiz anlardı  özlediğimiz…  

 

Tüm anlatımlarda biz, biz dememi şu anlarda izah etmem gerekirse, sana olan öfke kırgınlıklarım değil, biz hiç ben, ben demeden yaşamadık mı, sevgili, asıl inkâr bu günlerde de bu olmaz mıydı?

Artık yetmiyorsun bana, kelimelerle, cümlelere sığmıyorsun, paragraflar yetinemiyor sanki seni yazmalara, uzadıkça uzuyorsun bende, nerede başladığın, nereye kadar sarkacaksın , hâlâ bilinmiyor tüm kurgularımdan, tüm anlatım planlarımdan kurtuluyorsun ve zamana eşlik edercesine sarkıyorsun bu benim çilem sende yaşamımın günahı bu inkâr edilememem, vazgeçtiğim tüm zamanların içinde hep sen varsın, buna rağmen eksilmiyorsun…

 

Yaşamım dar kara bir çukur, dipsiz, görüntüsüz bir kayıplık, kayboluşu bu, beynimin tüm bütününde sen olmana rağmen, tek eksildiğin bir kıvrımım yok zorlaşıyor hayatım ve zorlaşıyor sensizliğe rağmen yaşamın sonu yok, bu yazılmakta olan kitaptaki sen varlığının, nem kaldı sevgili sana yapışmamış, nem kaldı ki hayatım kolaylaşsın…

 

Gülmelerim senle beraber köreldi, sevinçlerim boğuldu Obruk çukurlarında, hayatım perişanlıkların içinde bocalıyor ve ben hala kendime senden vazgeçtiğimi söyleyemiyorum…    

 

İçimdeki yangınlar sönüyor, is kokuyor, yaşamımla birlik içim, sen varlığı ile sürüklenen benliğim çıkmazlarda kayboluyor, nereye gitsem, nerede nefes alsam, çevremdeki her şey sana benziyor, bir anda sen gibi düşünüyorum, beni sen kadar sevdiğini hissediyorum, ağaçlardan serpişen nemli kokular, sen kokuyor, güneş ışıklarını önce sana salıyor, senden yansıyor sanki o ışıklar bana ve sanki hayatımın tümü sana benziyor, baktığım her yönde senden bir şeyler arıyorum durmayasıya, galiba yine ben senleşiyorum , beni bana bırakıp, biraz da sen katıyorum düşüncelerime, artık vazgeçtiğim tüm zamanlara seni yapıştırıyorum…

Ve bir anda sensiz kalıyorum, ki işte o anlarda, yani o anda yalnızlaşıyorum ve içimde sönen her şeyin, her yanışın isleri sarıyor bedenimi…

Ve ben kendimi sensiz bir yaşamda yok sayıyorum…

 

Seni yok saydığım her anda yine kendimi yalnızlıkla boğuyorum.

Yaşam galiba sensiz nefeslerle devam ederken zorlaşıyor…  

Şimdilerde düşünüyorum da bir kez olsa sesini duysam, bir kez olsa sesini salsan bana ve ben seni sen gibi hissedip duysam, konuşabilecek miyim seninle ki?

 

Hayır imkansız artık bu istek ve ben bu döner söner isteklerle, boğuşurken, asla öz benliğimi senin gibi yok sayamam ve kendime ihanet edemem…

 

Aynı anda “Sezen’in iki şarkısını kapıştırıyorum zihnimde, “gidemem” ile “gidiyorum” , oysa ne kadar birbirine zıt sözleri olan şarkı bunlar, işte böyle sevgili, birbirine zıt fikirler ve de düşüncelerle fısıldanıyorum, durmayasıya…

 

Belki hayatın en büyük boşluğu buydu ve ben bu boşluğu buydu ve ben bu boşluğa bir isim takamıyordum sadece sen , sen diyerek benliğimdeki çarpıklaşmaları belki de kendime kendimi anlatmaya çalışıyordum, belki de bunların tümü istem dışı birer düşünce girdabıydı…

 

İnanıyorum ki sonsuza benimle beraber son yaşam nefeslerine ulaşabilecek düşünce dağılmalarıydı  tümünün toplamı…

 

Bu gece tüm ışıkları söndürdüm, etrafımda yanan tek bir ışık yok, sadece bilgisayar ekranının morötesi mavi ışığı dalgalanıyor gözlerimde, karanlığı deliyor gözlerim, uzakta, bir tek direkteki lambanın ışığı kırılıyor ve ben seni karanlığa dahil etmek için, seni gözlerimde karanlığa taşımak için seni karanlığa yazıyorum, bunu nasıl mı yapıyorum diye sordum kendime, beynime çakılan bir resmin var senin bende, seni sana bakarak anlatıyorum, bakıyorum da, gülümseyecek hiçbir an karesini yakalayamıyorum, uzak bir düşünce bunların hepsi,kendi kendine hükmedemeyecek bir düşünce toplamı bunlar ve sen artık benim toplam doğrularımda yoksun ki artık içim huzursuzlaşıyor…

 

Artık sabah ışıklarına kavuşuyor, göz gözü görmeyen karanlığın bir köşesinden uzaklaşıyorum, bedenim ağırlaştı, beynim kağıtlara boşalıyor, her şeyin ardından çıkan sen varlığı artık kahır saçıyor, usandım gözlerimi sıkmaktan ve de ovuşturmaktan, onlarca çay bardağı boşaldı önümden ve ben hala bensiz seni yazıyorum, daha kaç yıl sürecek bu yazmaların sonu nerede sonlanacak ve ben ne zaman seni yazmaktan usanacağım ve ne zaman cevap vereceğim “hala konuşmayacak mısın” diye yazdığın mesaja…

 

Aynaya baktıkça, kendi yüzümün yanında, senin buğulu gözlerinin yapıştığı yüzünü görüyordum, seni her görüşüm, beni uzaklara, en uzaklara atıyordu, o çok uzaklardaki anılar, bazen yüzümü gülümsetiyor, bazen de içimden bir şeyler

kopuşur gibi, acısı yüzümde parçalanıyordu,en zor yaşadığım duygu, seni unutma çabalarımdan kurtulup, seni bir köşeye sıkıştırıp, artık kendi hayatıma dönebilme isteklerimdi.

 

Kahredici bir acılanmaydı bunların tümü. Bazen içimde öfke titremeleri, bazen de gizli sevinçlerin yüzüme vuran ışığı gibi, zor gülüşleri yüzüme yapıştırıyordu.

Çoğu zaman senin gülme seslerini canlandırıyordum kulaklarımda.

Çok zamanda ise ağlama seslerin çarpışıyordu kulak diplerimde uğultularla,…

En garibi içimde nefretin art kısmına yapışmış, gizli gizli isteklerle, özlem duygularım dalgalanıyordu benliğimi sarsarak…

 

Her şeyi ve her anlatımı içine alan farklı bir gizlilikle, bir cümleye sığınıyordum…

Çünkü artık “seni özlemelerimi, kendime söylemek istemiyordum. Ve sadece sen benimdin ve sadece sen benim geçmişteki nefes almalarım ve de geçmişimin sahibiydin ve ben seni gizliden gizliye onurlu bir istekle, aceleci olmadan içime kilitleyerek, gizleyerek, ben seni her gün biraz daha fazlalaşan duygularla, hem özlüyor, hem de kinlenip öfkeleniyordum.

 

Bu duyguyu, başka türlü nasıl tarif edebilirdim, bilmiyorum ama ben seni en son sevebileceğim bir yere kadar ulaşıp, en çok sevmişim ki, o günlere hala ulaşan bir duygunun içindesin…

 

Bunu itiraf etmenin sanırım bir gizlilik yırtması olmayıp, eski günleri inkar etmeme anısına saygılı kalabilmek adına söylenmiş sözlerin sadece tekrarı bu…

 

Ben seni gerçekten çok sevmişim…

 

Ve bunun da utanılacak hiçbir ucu yok…

Bu da demektir ki hep uzakta olanlar özleniyordu…

Yalnızlaşmaya inat, bazen aynaya bakar gibi, kendimize, gülüşlerimiz olmalı...

Daha nasıl konuşayım ki karanlıklardan tan şafağına kadar cümlelere döküyorum seslerimi  sessizleştirip, düşüncelerimi arıtıp?

 

Başı boş bir yaşam bıraktın geriye, titrek bir bedenle, dağılmış bir ruhla, kendini yalnız sanan bir düşünce girdabı ile, bir sen varlığı yapıştırırken bedenime, acıların girdabıydı kollaya kollaya bedenime soktuğun olgu ve de sadece kısık bir haykırışla, “hoş kal” cümlesine muhtaç bir bedenden fırlayan yoksunluk acıları ile, şimdilerde sadece beyin diplerimde dolaşan ayaz yemiş bir bedenle, sadece bir karartısın ki, işte düşlerin kabusu bu, ki sana acılanmalar, sana yanmalar, senle doğacak güneşe hayıflanmalar, artık ruhu sarsan sallantılar oldu…

Mustafa yılmaz

      

 

 

 

 

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 81
Kayıt tarihi
: 21.10.11
 
 

Hayat mı hırçındı yoksa yazı mı? ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster