Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ocak '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
461
 

Yokluk yılları

Yaşar AKÇAL         

9 Ocak 2015

 

Bu hikayede geçen “yokluk yılları” konusu, kendi yaşantımızdan bir kesit olup, bizzat yaşadığımız durumların acı ve kötü şartların hikayesidir. Umarım, bir defa daha yaşanmaz. Şimdi anlatacağımız bu durum hiç arzu edilmemesine rağmen II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1939-1945 yıllarının  o acı, günlerine rastlamaktadır.

Haa, şimdi yaşanmaz mı diyecekseniz (!) pek tabiidir ki, yaşanabilir de. II.Dünya Savaşı, yeryüzünü kasıp kavururken, Avrupa’da aşağı yukarı her yer bombalanıyor, insanlar ölüyor, açlık ve sefalet almış başını gidiyordu. Öte yandan halkın bir türlü başedemediği çeşitli bulaşıcı hastalıklar, adeta kol geziyor, onlarla da savaşmak zorunda kalınıyordu! Fakirlik ve parasızlık ile ekonomik buhranların sebep olduğu saymakla bitmeyecek daha nice sıkıntılar vardı ki anlatmakla bitecek gibi değildi!  Bunlardan sadece bir örnek verecek olursak halk en başta, ince hastalık (verem) la uğraşıyordu.

Mahallemizdeki  onlarca yiğit delikanlıların, sırf bu hastalıktan birer birer vefat ettiklerini söylersem, hem içimdeki acıyı dışa vurmuş, hem de sizlere vermek istediğim bu mesajı, daha iyi anlatmış olurum. Bu yıllardaki savaşın, getirdiği ağır şartlar, birinci dünya savaşındakinden daha az değildi. Öyle sanıyorum ki bu durum, Türkiyenin “yokluk yılları” olarakta tarihteki yerini, çoktan almıştır herhalde!  Bu savaşın,sebep olduğu ekonomik krizin tahribatı, millet olarak hepimizi, ister istemez etkilemiş, ailemizi de büyük sıkıntılarla, hatta diyebilirim ki büyük yıkımlarla, karşı karşıya bırakmıştır.

Neticede eli silah tutan gençlerimiz,  yaş faktörüne bakılmaksızın silah altına alınmış, sanayi kesiminde üretim düşmüş,  aradığın mal bulunmaz olmuş, savaşa hazır olabilmek nedeniyle de ordu büyütülmüştü. Ekmek, şeker, gaz ve bez gibi önemli ihtiyaç maddelerinin çoğu, olabilecek bir seferi durum için 17 Aralık 1941’de büyük ölçüde karneye bağlanmıştı. Çünkü, mali gücü yerinde olanlar, daha iyi bir yaşam tarzı sürerken, olanlar fakir-fukara halka oluyordu. İşte bu nedenle bazı şeylerin karneye bağlanması kaçınılmazdı. Nitekim bağlandı da. Hiç olmazsa, kime ne verildiği de böylelikle herkesce de biliniyordu artık!

Bu karne sistemi ile, zengin de fakir de eşitlenerek, kontrol altına alınmış oluyordu. Ama yine de istisnalar yok değildi. Olsun diyorduk, yeter ki ülkemiz için herşeye varız diyelim  ve  geçirdiğimiz bu sıkıntılı günleri, hatta bu “yokluk yılları”nı bir daha yaşamayalım! İçinde bulunduğumuz bu acı gerçek, bu gün olmazsa da sonraları mutlaka  dile getirilecektir !

Aklımız fikrimiz bu savaşın sonucunun, ne olacağı idi. Nasıl olmasın ki! Hitlerin ordusu, batıdaki komşularımızı işgal etmiş ta Trakya’ya dayanmıştı. Buna karşılık,Türkiye’de, Trakya’ya 26 Ocak 1943’de “Çakmak Hattı” diye anılan bir savunma hattını kurmuş ve olabilecek bir oldu-bitti için de kendini emniyete almıştı.

Bu nedenle sadece biz değil, milletimizin tamamı ve herkes bu badireyi nasıl atlatabileceğinin hesabını yapmaktaydı. Bu milletin makus talihinde, yine eskiye dönüş mü olacak acaba  diye, düşünüyorduk ? Öyle ise, bu durum nasıl düzelebilirdi ki? Türk halkı olarak,çokta rahat değildik ve uyku dahi uyuyamaz olmuştuk. Adeta sonu gelmeyen ve daha bir çok cevaplanması gereken sorularla karşı karşıya, kalmıştık.

”Aslında şunu  da hiç unutmamamız gerekiyordu ! Türkiye, olarak II. Dünya Savaşı’nı en az hasarla atlatan  ülkelerden biri durumunda idik.”Bunu da ancak o dönemi yaşayanlar bilebilirdi!  Ekmek karneye bindi derken bu durumların yarattığı ekonomik şartları gözardı etmek pek de iyi niyetle bağdaşmıyordu?...Bu savaş nedeniyle, Avrupada ekmek dahi yoktu! Ama Türkiye’de vardı. Ailem orta halli bir aileydi. Etrafımızdaki komşularımıza nazaran, mutlu bir aile tablosu çiziyorduk ve herkes de öyle bilirdi. Ama, bir de ne görelim,bu “ yokluk yılları’ nın girdabına  yavaş yavaş, bizde düşüyorduk. Hemen tedbir almalıydık, ama nasıl? İşte bütün mesele buradaydı. Bu sıkıntılı yılların, ülkemize ne getirip ne götürdüğünün en canlı örneğini anlattığımızda, sizlerde kendinize umarım bir ders  çıkarırsınız diye düşünmekteyim.

Babam, sepicilik mesleğinde hatırı sayılan ustalardan birisi idi. O zamanlarda, bu günkü gibi senet- sepetle borç ödenmesi ya yoktu, ya da vardı da ben bilmiyordum.

“Konu ile ilgili birtakım belgeler tanzim  etmek  yerine, borçlu olan şahıs,  ehil kişilerin önünde, ben bu borcumu  şu tarihte ödeyeceğim diye, yüksek sesle, üç defa söyledi mi işlem tamamdı”.Yalnız bu borç, bir şartla kabul ediliyordu. Borçlu kimse mutlaka tanıdık veya tüccar kimse olacaktı, örneğin;

 - Borcumu, “üç ay sonra kasım ayının yirmibirinci günü, mal sahibi Hasan usta’ya şu kadar lira olarak, ödeyeceğim”sözünü verecek ve aynı zamanda bu sözü, bu  meslekte emeği geçmiş, bu meslekte pişmiş  ve sepi mesleğinin duayenlerinden sayılan, hatırlı bir kaç ustanın önünde de, tekrar edecekti.  Evet,”ben bu borcumu ödeyeceğim diye, yüksek sesle üç defa” Bu söz, meslek ilkelerinin en başta gelen bir şartı  sayılıyordu. Nihai borç, ancak bu şekilde kabul görüyor ve mal almaya gelenler de böyle bir düstur olduğunu ya biliyor, ya da  bu ikrarı söylemek için, önceden hazırlıklı geliyorlardı. Çünkü mal alma, şartları yıllardır böyle uygulanmaktaydı!

Söz konusu bu işlem, esnaf arasında da adeta “bir yemin ve bir akit”di. Ödemelerin zamanında yapılmasını gerçekleştirecek,  bu sözden başka, hiçbir yaptırım da yoktu!

Bütün meslek erbabı tüccarlar, bu şekilde çalışıyorlar ve tüm meslek grupları için de bu söz, geçerli oluyordu. O günün şartlarını koyanlar, kuralları böyle koymuş ve alım-satım da yıllarca bu şekilde yapılmıştı.

”Her şeyden önce doğruluk ve dürüstlük ve vardı.” Bu ekonomik krizlerin sonucu olsa gerek, bir gün okul dönüşü, babamı evde ağlarken gördüm. Hiç böyle erkenden eve gelmezdi. Allah allah, nedir acaba? dedim, kendi kendime,

Annem ve ablam biraz üzüntülü görünüyorlardı. Bu sıkıntı da geçer, neden ağlıyorsun babacığım diyen ablam, kendisine sarılmış, teselli etmeye çalışıyordu. Ve durmadan annem de dahil için için ağlıyorlardı. Bir an için ailede bir geçimsizlik, bir belirsizlik mi olmuştu da, benim mi haberim yoktu? diye düşündüm. Koca aile şimdi ne olacaktı? Adeta bir kaosa  bürünmüşlerdi diyebilirim..

 - Birden, anneme seslendim ve usulca bakarmısın anneciğim!

- Annemde kısık bir sesle, ne var oğlum?

- Babama birşey mi oldu yoksa ? Hasta falan mı? dedim.

  Annem, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, cevap verdi:                                                                                       

- Ne olsun ki oğlum! Hayır, hayır hasta falan da değil ama, babanın bu konuda sıkıntıları var ;

- Nedir o sıkıntılar ?

- “Tüccarlar, ekonomik kriz nedeniyle, ödeme günü gelen malların, paralarını, mal satışların kesat olması nedeniyle için ödeyemiyorlar” mış...

-“Borcumuz borç ama, borcumuzu ancak ileri bir tarihte ödeyebiliriz” diyorlarmış.

-  Babanın da başka bir birikimi olmadığından, ben şimdiye kadar tüccarlardan gelecek olan, bu paraları bekledim ve hep onlara güvendim. Zaten sıkıntımız da hat safhada, şimdi nasıl yaparım da, ben bu çoluk çocuğu geçindiririm, diye üzülüyor. İşte ağlaması da bunun için dedi. Aslına bakarsanız annem asil bir ailenin kızıydı ve babamdan daha çok üzülmüştü bu işe. Pek de belli etmiyordu ama, adeta kaderine isyan ediyordu. Ben annemi tanırım, öfkelendiğinde önünde durulmazdı. Babam bile çekinirdi kendisinden. Birden bana dönerek;

-  Bana bak oğlum, sana birşey söyleyeyim mi dedi, annem;

- “ Yoksulluğu kabul edebiliriz ama, sefaleti asla diyordu!” Bu olamazdı!                              

Bu duruma, çok hem de pek çok üzülmüştük. Aile fertleri olarak, babama nasıl yardım edebilirdik ki, bütün ailece kara kara düşünmeye başlamıştık. Babamın göz yaşları ise, gözümün önünden bir türlü gitmiyordu. Babam hayli yaşlı,  seferberlik  görmüş, eski  gücünde olmayan, ama mantıklı düşünebilen, doğru ve sevecen bir kimseydi.

Yani sizin anlayacağınız “adam gibi adam”dı. Doğruluğu yüzünden ona, mahallemizdekiler hep akil  amca derlerdi.

Danışmanın adresi bizim mahallede direkt babamdı. Sabah kalktığımızda sıkıntısının biraz hafiflediğini, yüzünün gülümsemesinden hissettim ve hemen doğruca yanına gittim. Birden boynuna sarıldım. Üzülmemesini, bu kara günlerin en kısa zamanda geçeceğini, yarından itibaren de maddi yönden ben de aile bütçesine yardımcı olabilmek için, okulu bırakabileceğimi (!) söyledim;

- Babacığım dedim, biliyorsunuz ben Sanat Enstitüsü 4.sınıf, torna-tesviye bölümü öğrencisiyim. Daha önce piyasa da çalışmışlığım da var. Piyasaya çıkarsam herhalde beş–on lira, verirler. Böylece benim de, ailemize bir katkım olur, demeye dahi kalmadan, o sessiz sadasız adam, hiç beklemediğim bir tepki gösterdi ve bir gök gibi gürlercesine, buna şiddetle karşı çıktı;

- Hayır hayır olamaz, delimisin sen!diyerek, beni azarladı. Sakın haa dedi! Bir daha benim yanımda böyle  şeyler konuşma, çünkü sana ihtiyacım olacak, bunu böyle bil ! diye de tembih etti.

- Bende olur babacığım diyerek, onun gönlünü almaya çalıştım. Ama, birden babamın bu ani çıkışına kırılmadım dersem, sizleri kandırmış olurum.  Babamla, bunca yıl en ufak bir hır - gür’ümüz olmamış,babamın fiskesini dahi yememiştim.

 Anneme ben evi terkediyorum, dedim. Ağzımdan çıkan bu sözü annem duyar duymaz, birden fenalaştı oracıkta yıkılıp kaldı. Ablamı çağırdım alel acele. Ablamın da olan- bitenden haberi yoktu. Ben durumumu söyleyince, birden o da fenalaştı, anneminki gibi, bir sendeleme geçirdi. Bütün bu olanlardan, son derecede üzüntü duyuyor, yüzüm kızarıyor, nereden açtım acaba bu konuyu diyordum. Ama, başka çarem de yoktu ki? Bütün bunlar  hep “yokluk yılları” dan ve bir de benim babama, maddi açıdan neden destek olamıyorum ki, kaygısından kaynaklanmıştı. Bu sıkıntılı durum, biraz daha devam ederse ne olacaktı, yani önümüzü bir türlü göremiyorduk!                                                                       

“ Bir ateşten gömlek olan bu  yokluk yıllarını, acaba nasıl atlatabiliriz ” diye düşünüyordum. Hani benim de bir çok konuda  da sıkıntılarım  vardı. Ama, anneme bu durumu  belli etmemeye çalışıyordum.

-  Peki anneciğim, seni  üzdüm galiba, ben evi terk etmekten vazgeçtim, akşama geliyorum, herhalde bana da yardımcı sıkıntılarım konusunda yardımcı olursunuz  değil mi? dedim.

- Annem aaa o da ne demek oğlum, elbette dedi. Çok sevinmiştim.

Aslına bakarsanız babam, çok hem de çok haklıydı, bende saygıda kusur etmemek ve babamı daha da üzmemek için, bazı sözlerine sessiz kaldım. Şimdiye kadar babamla, en küçük bir ihtilafımızın dahi olmadığını daha önce söylemiştim.Bende daha fazla ileri gitmemek için de;

- Sen çok çok haklısın babacığım! Bilemedik işte, ağzımızdan çıktı bir kere, bir kusur işledik, beni bağışla ne olur! dedim.                                                    

Bütün bu sıkıntılar, babamızı üzmemek için değil miydi? babamızın bu sıkıntılı anına şimdi müdahil olmayıpta ne zaman olacaktım. Ben hep bu duygular içerisinde hareket ettim. Gerçekten bu yaşlı babamı çok seviyordum. Bunu, hiç bir şekilde tartışma konusu yapmam ve yapmadım da. Ama, babam okulumu düşünmüş olacak ki, fazla da üzerime gelmedi.

Babamın bana, zaman zaman söylediği bir söz vardı. Hep onu hatırlarım. Bak oğlum derdi babam;

“Ayakta ölmek, diz çökerek yaşamaktan daha iyidir!” bunu sakın unutma!..

Mali sıkıntılarımızı atlatmak pekte kolay olmadı. Çünkü, sıkıntılar bir türlü bitmek bilmiyordu. Zor şartlar altında da olsa tahsilimi tamamladım. Tam düzlüğe çıkacağımız bir sırada, annem hiç bir belirti göstermeden bir kalp krizi sonucu, aniden hayatını kaybetti ve aramızdan uçup gitti!

Babam da, annemin acısına dayanamayıp, o da fenalaştı! Apar topar hastaneye kaldırdık. Annemin cenazesine dahi gelemedi. Yoğun bakımda bir kaç gün devamlı uyuttular. Sonra taburcu ettiler. Demek ki daha çilem dolmamıştı? Ne kadar metanetli olmaya çalıştı isem de başaramadım. Bakın işte bu benim diplomam diyemedim! Acıların üst üste gelmesi, kendimi frenlemeye, ailemin diğer fertlerini sıkıntıda bırakmamaya ve onları üzmemeye özen gösterdim. Bundan sonra artık, iyileşen babam da hiç üzülmeyecek ama, annesiz bir hayatı ben ne yapacaktım ki? Fakat her şeye rağmen, yaşam devam ediyordu ve edecekti de! Bundan sonra bende onlar için yaşayacağım. Ama, annemi unutmak ne münkün! Bu durum, benim bir türlü içime sinmiyor hala! Dahası var, hala onun için ağlıyorum. Çünkü onsuz, olmuyor olmuyordu!

Genç kardeşlerimizin bizim yaşadığımız bu “yokluk yılları” yaşamamalarını, kendilerine bu hikayeden umarım bir ders çıkaracaklarını düşünmekteyim. Hayatta umulmadık olaylarla her zaman karşılaşabileceklerini ve bu nedenle de aile yuvalarının mutluluğu için her fedakarlığa şimdiden hazır olmalarını da, gönülden temenni etmek istiyorum.

Bilgeperi bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yaşar Bey, kaleminize ve yüreğinize sağlık. İnsan olarak neler ile karşılaşabileceğimizi anlatan güzel bir deneme olmuş. Yakın geçmişimize baktığımızda nice yokluklardan bugünlere geldiğimizi görmemiz pek mümkün. Ne yazık ki gençlerimize yakın tarihimizi ve yaşanılanları anlatmak gittikçe zorlaşıyor. Saygılarımla...

Bilgeperi 
 18.01.2015 16:57
Cevap :
İlginize ve sizler gibi vermek istediğm,mesajımı anlayanlara binlerce teşekkürler.Saygılarımla.. Yaşar AKÇAL  23.01.2015 21:50
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 421
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster