Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '17

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
126
 

Yoksulluk Bir İlham Kaynağı Olabilir mi?

Yoksulluk Bir İlham Kaynağı Olabilir mi?
 

Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.


Yoksulluğun ilk anda bizde çağrıştırdığı şey, temel ihtiyaçları bile karşılayamayacak düzeyde yeterli gelire sahip olmamaktır, bu durumun çevresel, ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenleri olduğu gibi kişisel nedenleri de vardır ama, yoksulluk dediğimiz şeyi aslında önemli kılan başka faktörlerde vardır. Bize göre, nedeni ne olursa olsun yoksulluk önemlidir. Hint Kralı Südraka onu şu sözlerle tanımlıyor ”Bu dünyada kanadı kopmuş kuş, kurumuş ağaç, suyu çekilmiş havuz, dişleri dökülmüş yılan ne ise, fakir insan da odur.“ Oysa ki yoksulluk ve onun yarattığı yoksun olmak duygusu, kişisel bir rönesansın başlangıcı da olabilir ya da bu bir tükeniş sürecinin bir parçası da. Aslında izlediğimiz oyunun sahnelerinde yoksul insanların var olmak, savaşmak ve şartlar ne kadar zor olursa olsun yine de mutlu olmak için hayata meydan okumalarının savaşını gözlemleriz.

"Yoksullar, kaprisli olurlar; doğa böyle istiyor. Yoksul adam kuşkuludur. Dünyayı bile kendine has bir şekilde görür; her yolcuya göz ucuyla bakar; etrafına endişeli bakışlar dolaştırır ve kendisinden bahsedildiği, acıklı dış görünüşünün eleştirildiği zannıyla her söze kulak kabartır ve herkes bilir ki yoksul adam bir paçavradan beterdir. "Dünyaca ünlü Rus yazarlardan Dostoyevski "Yoksullar" adlı eserinde yoksul insanlarla ilgili fikirlerini roman kahramanlarının birinin ağzından bu şekilde dile getiriyor.
Kurgusu tamamen sefalet hayatı yaşayan ve uzaktan akraba olan iki kişinin mektuplaşması şeklinde olan eser; zaman zaman bir parça kuru ekmeğe ihtiyaç duyan bu insanların hayatını bütün çıplaklığıyla yansıtırken, bize yoksulluktan çok farklı bir çaresizliğin portresini çizer.

Evet, yoksullar kaprisli oldukları gibi alıngan da olurlar ve ünlü Fransız kurgu yazarı olan Francois Rebelias’ın dediği gibi şans ve kadere de inanırlar ama bizim anlamak istediğimiz, bazı insanların bu durumda bile birbirlerinden farklı tepkiler verebilmelerini nasıl açıklayabiliriz? Hiç kuşkusuz yetişme tarzları, kişilik yapıları ve genetik yapıları bunda büyük rol oynuyor. Bu durumda yoksulların tepkileri de zenginler gibi aynı bilimsel temellere dayanıyor, ancak mutlu olabilmek ya da başarılı olmak adına yoksulluğun bir ilham kaynağı olabilmesi olasılığı oldukça ilgi çekicidir.

Çünkü bu kaderci ve şansa inanan insanlar topluluğu, yıllar sonra kendilerini tanımlarken zor şartların onları yaptıkları şeylere mecbur ettiğini anlatırlar. Yoksulluk bu insanlar için sosyo-ekonomik sistemin kurbanları oldukları gibi bir izlenim bırakırsa da, bazıları, yoksulların kendilerine göre tipik bir davranış kalıbı ya da toplumsal bir hipnoz içinde yaşadıklarını iddia ederler. Yaşamını belli ekonomik sınırlar içinde sürdürmek gerçekten insanın tüm yaratıcılığını köreltebilir ve uzun dönemde dayatılan, yaşam şablonunun onaylanması anlamına da gelir. Bu çaresizlik duygusu ise ölümcüldür,  yaşamın her gün olan rutinine saplanıp kalmış insanlar sanki günlük bir intihar eylemine girmişlerdir.

Sanat veya bilim insanları için yoksulluk bir çeşit yoksunluk olsa da, onların çoğu zaman daha da kararlı bir şekilde yaşamlarına anlam katmak için bazı sanatsal faaliyetlere yönelmelerinde etkin olmuştur. Bu bir tercihtir ama bunu yaratan şey aslında inatçı ve savaşçı bir ruha sahip olmaktır. Yoksulluk, sadece belirli bir gelirin altında yaşamak değildir, bugünkü ekonomik sistem içindeki yoğun rekabet ve sistemdeki aksamalar nedeniyle, orta sınıfların dahi yeterli gelire sahip olamamaları ya da refah düzeylerinin artmaması nedeniyle, hayatın birçok eğlencesine katılımlarının sınırlandığı durumları da ifade eder. Bu noktada yoksulluk bu insanların, kendi yeteneklerini ya da kültürel birikimlerini ortaya koyabilecekleri sanatsal, bilimsel ortamlara giremeden, sadece belirli bir sınıfın ayrıcalığı gibi gözüken estetik ve mimari kalıpların dışında her gün acımasızca yapılan  kaotik bir dansın sergilendiği sıradan dünyalarında korkunç bir yoksunluğu da anlatır bize. Bazen sevgiden yoksun, amaçlarını kaybetmiş, umutlarını tüketmiş olsalar da her gecenin sabahında ertesi günkü repliklerini tekrarlamayı ihmal etmezler yine de.

Biraz daha geriye gidelim, doğduğumuz anlara. Yaşamımızdaki ilk deneyimlerimiz karakterimizi ve yaşamımızın gelişim seyrini belirler, kötü bir başlangıç elbette kişinin geleceğini olumsuz yönde etkiler, ama insanı gerçekten berbat başlangıçlardan olağanüstü başarılara götüren daha gizemli bir yol vardır. Kanadalı romancı Robertson Davies in belirttiği gibi “Mutlu bir çocukluk birçok kimseyi şımartarak parlak bir gelecekten yoksun bırakmıştır. ”Bu tanımlama bize sanılanın aksine hayata iyi bir başlangıç yapmanın bazı tuzaklar içerdiğini de gösteriyor. Çünkü bir çok şeye sahip olmak sizin motivasyonunuzu kırıyor olabilir ve uzaydaki kara delikler gibi bir boşluğa düşmenize de neden olabilir. Mutluluk, yaptığımız tercihlerdir elbet ama, motivasyon eksikliği mutlu insanlarında en büyük sorunu gibi gözüküyor. Bu durumda yoksulluğun yarattığı yoksunluk bir çeşit motivasyon kaynağı mıdır sorusunu sorabiliriz. Kanımca daha zor ekonomik ve sosyal şartlarda yaşayan insanların aslında farkında olmasalar da, kaybedecek çok fazla şeylerinin olmadığı duygusu kendilerini daha tatminkar bir hayatın içine girebilme çabasıyla birlikte bazı riskler alarak bu yörüngenin dışına çıkma düşleri kurmalarına da neden olur. Belki de bu düşlere sahip olmak toplumun dinamizminin kaynağını oluşturuyor. Bu öyle bir şeydir ki, “adam yerine konmak”  isteyen kalabalıkların, her şeyi göze alarak, belki de bir daha asla eski ama güvenli mütevazi yaşamlarına dönemeyecekleri bir yolculuğa çıkmalarına neden olur.
Öte yandan tarihteki ünlü insanlardan bazılarının çok zor şartlar altında bir çocukluk geçirdiğini görüyoruz. Ama bu durumda bile bazı sıradışı yeteneklere sahip, dünya çapında ün yapmış sanat, bilim yada siyaset insanları, yoksulluklarının, onların olmaları gereken kişi olmadıklarını düşünmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Sadece yoksulluğun getirdiği sosyal ve ekonomik şartlar yüzünden insanların sanatçı ya da bilim insanı, politik ya da askeri lider olmaları çok gerçekçi bir açıklama gibi gözükmüyor ancak yoksulluğun bu insanları bir şekilde motive ettiğini ve önemli eserler oluşturmalarında eşsiz bir kaynak sağladığını söyleyebiliriz. Çünkü özellikle sanatçıların düşünme ve dünyayı algılama biçimleri ile onların, insana özgü herşeyi derinliğine analiz etme yetenekleri olduğunu söylemeliyiz. Acaba bu insanlar daha iyi şartlarda yaşama adına bulundukları labirent içinde bir çıkış yolu ararken talihin savurduğu insanlar olmaktan öte nerede ve hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, bu olumsuz şartları da bir ilham kaynağı olarak gören insanlar mıdır ?

Bu sanat ve bilim insanları; eserlerinde kendilerini anlattıkları gibi, kahramanlarını da bu serüven dolu ve yoksunluk içinde geçen yaşamlarından seçerler. Örneğin Dostoyevski`nin hayatına baktığımızda bir sınıf arkadaşı onun için “sürekli kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu” diye anlatıyor. Gerçekten düzensiz bir yaşamı olan ve oğluna düzenli bir gelir sağlamayı reddeden babasının tutumu, Dostoyevski’nin bu hastalıklı içe kapanıklılığını daha da ağırlaştırmıştı. Mühendislik okulunun sınavlarına giren Dostoyevski üsteğmen olmuştu. ama 1844’de üzerine “giysi alacak parası” bile olmadığı halde kendini yazma sanatına adamak için görevinden ayrıldı. Burada görüyoruz ki yalnızlığa eğilimli yazar kendini yazmaya veriyor ve böylece 1846 yılında ilk romanı olan insancıklar’ı yazıyordu. Daha sonra 1848’i izleyen zamanlarda Fransız toplumcularını incelemek ve Rusya’daki toplumsal ve politik reformları tartışmak için biraraya gelmiş aydın gruplara katılınca tutuklanıyor ve yapılan bir soruşturmadan sonra Dostoyevski, Omsk’ta bir ceza kolonisine gönderiliyor. Hapishanede,  “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadıklarını yazarken  “Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek bir varlık” yoktu. “diyordu.  Açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim  ve salt iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkumların nefreti sürekli üzerimdeydi.”  İşte bu acılı ve zor zamanlar bugün dünya edebiyatının bildiğimiz şahaserlerinin yaratılması için önemli bir temel oldu.
Konfuçyus de böyledir, doğduktan 2 yıl sonra babası ölünce, dedesinden özel dersler alan Çinli filozof 19 yaşında evlenerek daha sonra basit işlerde çalışmak zorunda kalır, sonrasında annesini de kaybeden ve iç savaştan kaçarak sürdürdüğü bu zor zamanların onu motive eden başka bir hayata dönüşmesine neden olduğunu görebiliyoruz.

Dinamiti icat ederken bir patlama sonucu kardeşinin ölümüne neden olan Alfred Nobel`in çocukluğu fakirlik içinde geçenlerden. Ailesi ekmeği bile borç harç satın alabilecek kadar yoksuldu. Bu yüzden Alfred ve üç kardeşinin her biri başka yerlerde büyümek zorunda kaldı. Babaları para kazanmak için Rusya´ya gitmişti. Ailesini ancak beş yıl sonra yanına alabildi. Yoksulluk içinde gecen hayatı Nobel`in istediği gibi olmuyordu ve bir türlü aradığı mutluluğu bulamıyordu. Ama bu durum onun nitrogliserin üzerinde çalışmaya devam etmesini engelleyemedi, daha sonra araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu.

Amerika Birleşik Devletleri´nin 5. Başkanı olan Abraham Lincoln, hayatıyla da örnek olan bir kişi olarak Amerika tarihine adını yazdırmayı başardı. Ailesi çok yoksul olan ve okuma yazma bile bilmeyen insanlardan oluşuyordu. Abraham çocukluğu boyunca işçi olarak tarlalarda çalıştı, bakkallarda çıraklık yaptı. 10 yaşında annesi ve kız kardeşini kaybetti. Bu küçük bir çocuğun kaldıramayacağı kadar ağır bir yüktü. Günlerce kendine gelemedi. Ne yazık ki ölüm ileriki yıllarda da peşini bırakmayacak, 25 yaşındayken dört çocuğundan üçü çeşitli nedenlerden ölecekti. Genç Lincoln 20 yaşında Ohio ırmağı üzerindeki teknelerde düşük ücretlerle ağır işlerde çalıştı. Bir süre sonra Kongre üyesi seçilmeyi başaran Lincoln, ardından ABD başkanı olacaktır. Burada gördüğümüz gibi Lincoln daha sonra da, hayatında olmaması gereken talihsizlikler üzerinde değil ama olması gereken başarılara odaklanmış ve sonuca ulaşmıştır... Ayrıca bu insanların çoğu zaman salt başarılı olmak adına yola çıkmadıkları çok açıktır. Onlar ya bir şeyleri merak etmişlerdir, ya bir haksızlığa karşı çıkmışlardır, ya da yaşadıkları gerçeklikten çok farklı olguları algılayarak ve gözleyerek, çok eşsiz yapıtlar ve buluşlar ortaya koydukları gibi tarihteki olayların akışını ya değiştirmişler ya da etkilemişlerdir. Ama bu insanlar salt mutluluğu yakalayamamış, tam tersine hayata kötü başlangıçlar yaparak onların yaşamını ters yönde yani olmamasını beklediğimiz bir yönde kurgulama yeteneklerini keskinleştirmiş olmalıdır. Var olma ve kendini kabul ettirme savaşının şövalyeleri gibi görebilirsiniz onları.

Yoksulluk veya yoksunluk içindeki hayatlarında bu seçkin insanlarda işte bu şartlar altında bile bu eserleri üretirken bazen yaşamadıkları ya da deneyemedikleri konuları da ele alma cesaretini gösterirler. Örneğin Kafka hayatında hiç ABD’ ye gitmediği halde (Amerika) adlı eserinde o ülkeyi anlatabilmiştir, ya da Handel hiç evlenmemiş, hakkında hiçbir aşk söylentisi de çıkmamasına rağmen duygu dünyamıza hitap eden çok eser yazabilmiştir.  Bethooven ise, 1798 yılında işitme problemleri yaşamaya başladıktan sonra 21 yıl boyunca hiç kimseyle iletişim kurmadı. Ancak 1819 yılına gelindiğinde yazarak insanlarla diyalog kurmaya başladı. 21 yıl boyunca çekilen yalnızlık çok derin acılar yaşamasına neden oldu. Beethoven bütün senfonilerini işitme problemi yaşamaya başladıktan sonra bestelemesi de dikkate değerdir. Öte yandan evde devamlı hasta yatan annesiyle sarhoş babasının bitmek tükenmek bilmeyen kavgaları bu küçük çocuğun ruhu üzerinde önemli tesirler yaratması kaçınılmazdı. Beethoven hiçbir zaman evlenmedi ama yaşadığı aşklar ve bu maddi sıkıntılar ondaki dehanın notalara yansımasına neden olmuştur. Belki bugün yaşasaydı ya da daha refah düzeyi yüksek ortamlarda hayatını sürdürseydi yine 5.senfoniyi yazabilir miydi? Dahiler her zaman dahidir,  yazabilirdi ama  belki de ailesi ona müzisyenliğin para getirmediğini başka bir meslek seçmesi içinmde zorlardı.

Müzik sizin ne hissettiğinizle ilgilidir ama bence daha önemlisi kendini iyi hissetmektir. Handel veya diğer büyük bestecilerde ne kadar yoksulluk içinde olsalar da, onların hislerinde bir yoksunluk yaratmamıştır. Ama yoksul, yalnız ya da çaresiz olmak, sanki onların bildiği ve algıladığı bir dünyada bir türlü aşamadıkları sorunların çözümünde onlara bir ışık tutmuştur. Bugün sahip olduğumuz eserlerinde, ruh dünyalarındaki bu yoksunluğun yarattığı açmazlar ve derin girdapları, senfonilerin kadanslarında ya da her bir çalgının diğerlerine katkı yaparken oluşan süslemelerinde hissedebilirsiniz.

Acaba zenginlik ve refah içinde olmak, sosyal çevrenin de gelişmesi ile birlikte yalnız kalamama gibi bir durumla karşı karşıya kalan günümüz insanın yaratacılığını köreltiyor olabilir mi? Günümüzde ise temel gereksinimler için çalışmak zorunda kalmak, sanata ve bilime ayrılan zamanı kısıtlar, bu nedenle sıradan insanların dünyalarında da bu karmaşık  durumun varlığı onları daha liberal veya daha muhafazkar arayışlara yöneltmiş olmalıdır. Bu şartlarda bile bazen bazı insanlar yaşadıkları yoksunlukları sanatsal yapıtlara dönüştürebilmeyi başarmışlardır.

Peki sanatçı ve diğer başarılı bilim ve siyaset adamları için mutlu olmak bir engel midir ? Mutlu insanlar üretici ve yaratıcı olamazlar mı?, bazı müzik eserlerinde, örneğin blues ya da jazz müziğinde olduğu gibi bir hüzün ve kederin dokunuşları mı vardır? Her zaman insanı ateşleyen, bir yoksunluk mudur söz konusu olan, ya da insanı zorlayarak ve ruhunda kıvılcımlar saçarak onu, evrende olduğu bir noktadan başka bir noktaya taşıyan bir güç gösterisi midir sanatın kendisi. Hepimiz bazen kendimizi iyi hissettiğimiz anları yaşarız. Psikolojik ve moral zenginlik diyebileceğimiz bu anların belirli bir nedeni olabilir veya olmayabilir, ama bu seçkin insanların yaşamlarında, en zor zamanlarda bile, duyguların akışı yalnızlık ve yoksunluğun yörüngesinden çıkıp bize ulaşıyor sanki. Gökteki yıldızlara bakıpta ne kadar yakın olduklarını düşünen ama hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını bilen sanatçıların görkemli yapıtlarında görebildiğimiz gibi, ümitsizliği zafere dönüştürmeyi başarabilmiş, ama aynı zamanda müthiş bir merak duygusuyla aradıkları cevapları bulmaya çalışırken, koşulların zorluğuna meydan okumak, onların karakterlerinde olan bir erdemdir diyebiliriz. Bu durumu en iyi özetleyen ve bizim bu noktada düşebileceğimiz karmaşaya ışık tutabilecek sözler yine J.P.Sartre tarafından söylenmiştir.  “Hayat ümitsizliğin öte yanında başlar.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 236
Kayıt tarihi
: 11.04.13
 
 

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İkitisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden 1986 yılında mezun oldum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster