Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Haziran '17

 
Kategori
Gelenekler
Okunma Sayısı
200
 

Yol Hikayesi

Yol Hikayesi
 

 Aynı işten para kazanan insanları taşıyan eski model bir minibüsün içinde; açılan “oynak” müzik eşliğinde el çırpıp oynayanların, tempo tutanların yanında cama başını yaslamış eli çenesinde sessizce dışarıyı izleyen bir genç vardı.
               
Etrafında olup bitenlerle çok ilgilenmiyor, içine düştüğü düşünme bataklığından kurtulmaya çalışıyordu. Hatta belki de o bataklığın en dibini görmeyi istediğinden, çırpınmanın batmaktan başka bir işe yaramayacağını bilmesine rağmen çırpınıyordu.
               
Sıklıkla insanlara karşı soğuk olmakla ve eğlenmekten anlamamakla eleştiriliyordu. Acaba hayatın nasıl bir yer/şey olduğunu bilseler, farkında olsalar, bu insanlar da hayatının önemli bir bölümünü kahkaha atarak geçirebilirler miydi sorusunu soruyordu kendine. Belli bir müddet için gönderildikleri bu yerden, bu yeri anlamadan, güzel bir yere gitme temennisi fazla iyimserlik değil de neydi?
                
“Nerden geldiğini, nerede olduğunu, nereye gideceğini bilmeli insan” diyordu arifler. Peki daha bizzat içerisinde olduğu, yaşadığı, dokunup teneffüs ettiği bu yeri anlamadan; hatırlamadığı, bilmediği diğer kısımları nasıl anlamlandırabilirdi insan? Daha “nere” kelimesini dahi anlamlandıramamışken zihninde, “nere” ile başlayan bu soru(n)lar yumağına nasıl bir çözüm bulabilirlerdi? Ya da bu insanlar; geçmişlerine, bugünlerine ve geleceklerine nasıl bu kadar kayıtsız kalabilirlerdi?
                
Bu sorular zihninde kıvranıyor, ama yine de eleştirmekten, kınamaktan, aşağılamaktan kaçınmaya çalışıyordu. Aslında hem yadırgadığı hem imrendiği bir şey vardı o insanlarda. İlgisizlikleri, belki rahatlıkları, hatta gamsızlıklarıydı belki imrendiği. Belki kaçınılmaz şeyleri farkına varmayarak pas geçmeleri. Saygı duyuyordu. Neticenin farkında olmamak, neticenin farkında olup bir şey yap(a)mamaktan daha münasipti nasılsa. Ama neticenin farkında olup bir şey yapamamayı göze almadan, neticenin farkında olup bir şey yapabilenlerden olmak mümkün müydü?
               
Şaşırıyordu olup bitenlere. Şaşırmak değil doğru kelime, garipsiyordu. Evvela kendi gibilerin neden azınlıkta kaldığını. Neden kendisine ve kendisi gibi yola çıkmak için yoldan çıkmışlara saygı duyulmadığına. Sükutun, neden bir tercih olarak kabul edilmediğine. Kendisi bağırışı, haykırmayı bir tercih, hatta kabul edilebilir bir tercih olarak görmesine rağmen üstelik.
                
Minibüs hoplaya zıplaya ilerliyor. Hala camdan dışarıda gözleri, hala bir şeyler arar gibi dikkatle izliyor dışarıyı, yani taşrayı, yani gayrı. Evet, tam olarak idrak edememiş de olsa biliyor gayrı bilmeden aynın bilinmeyeceğini. Aynından, yani özünden, kendini bulmak için taşraya, yani gayra çıkmalı ve ama yine kendine, özüne dönmeli. Gayrın içinde kendini ararken, aynını gayrın içinde kaybetme ihtimali ne büyük risk ama!
                
Daha taşraya çıkma zamanının gelmediğinin de farkındaydı. Evvela özünü, kendini iyice bilmeli, kavramalıydı. Kavramalıydı ki taşraya çıkma zamanı geldiğinde, taşranın cazip görünen oyunlarına kapılıp meczup olmamalıydı. Taşraya gitme sebebini bilmeli ve zamanı geri geldiğinde adresi hiç şaşırmadan kendine, aynına geri dönebilmeliydi. Zaten bu yüzden başkalarının gündemi hakkında konuşmak zorunda bırakılmaktan nefret etmemiş miydi? Herkesin konuştuğu, ama kimsenin bilmediği suni gündemleri bir kenara itip, kendi içindeki gündeme çözüm bulma çabasına girişmek de zor olmamış mıydı? Sessizliği yalnız maddi anlamıyla anlayıp, kapanması, sükuta bürünmesinin cezasını çekmemiş miydi?
                
Ama kendi iradesi dışında çıkartıldığı yol, nihayetinde bir sapağa, kavşağa ulaşmış ve kendisini bir tercih zorunluluğuna itmişti. Ya vaz geçecekti bilmekten, idrakten, irfandan tamamıyla... Özünü bilme, taşrayı bilme merakını bastırıp gömecekti derinlerine hatta atacaktı dışarı. Gözlerini hakikate kapatacak, bütün azalarını yalnız taşraya açacak ama kendine hiç söz hakkı vermeyecekti. Ya da, kayalarla dikenlerle dolu bir yola, yol olduğu belli bile olmayan bir yola, asla yalnız olmayarak ama tek başına girecek ve biraz ileride kendini bekleyen yeni bir sapağın olduğunun farkında bir vaziyette o yola adım atacaktı. Ve o yola adım attığı an aslında yoldan çıkacaktı. Bütün mevcudiyetini hakikate adayacak, hakikatin içindeki hakkı görmeyi arzulayacaktı. Ve belki de, ilk yolun bile gerisine düşme riskini alacak, var olma uğruna yok olmayı seçecekti.
               
Derken, minibüs durdu.
                
Yolculuğu bitti.
                
Bir eski şarkıyı mırıldana mırıldana evine yol aldı.
Abbas Oğuz, Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yüzyılımızın soytarısı yalandan ve çıkardan arınıp kendi özümüzün gerçeği ile karşılaşıp,evrensel tasarımlar ışığında kendimize yol alıp varlığımızda yok olamayı becerdiğimiz zaman insan olduğumuzun hissiyle bahtiyar olabiliriz...Güzeldi!Elinie sağlık Zeki bey.Selamlar.

Abbas Oğuz 
 30.06.2017 15:19
Cevap :
Tesekkurler, bulmak ve olmak ümidiyle  30.06.2017 20:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 582
Kayıt tarihi
: 26.09.16
 
 

İşsiz, Tasavvufa meraka gayretli, Kültür-Sanat, ZG ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster