Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Aralık '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
567
 

Yol üstü mevzular

Yol üstü mevzular
 

(Yol üstü tembellik manifestosu: Üç beş yılda bir hayatı biraz zorlayıp küçük de olsa kendimce onurlu, efendi hani –dedikleri gibi- akmasa da damlayan bir ekonomik, sosyal düzen kurduğum oluyor.

Sonra ne oluyorsa o bir atımlık küçücük sistem benim kontrolümden çıkıp biraz büyümeye başlıyor ve ‘içerideki ben’i kemirmeye, hatta yutmaya yelteniyor.
İşte tam o anda önlemimi alıyor ve o beni yutmadan ben o küçük su arığının yolunu Antalya Körfezine çevirip rahatlıyorum bi süre.
Uzunca bir süre köprü altında yaşamaktan bıkınca kentin iç taraflarına dönüp yeni ve küçücük bir sistem kurmaya çalışıyorum yıllar alacağını bile bile. Yani demem o ki sürekli Osmanlıca konuşan sayın müdürüm, sevgili arkadaşlarım, Filika’nın değerli dinleyicileri ve muhterem dal boylum hepiniz birden şu ekmekçi müzisyenin üzerine bu kadar...)

...

1) Önümde yarı zamanlı çalıştığım resmi kurumun doldurulması gereken evrakları, yatırılması gereken faturaları, sevgilimin iki gün sonraki doğum günü ve beraberinde getirdikleri ayrıca bir an önce ekibi ve provaları ile tamamlanması gereken iki konser organizasyonu (biri parasız, diğeri haybeye) gibi dar-ı dünya safsataları vardı.
Biraz daha direnebilirdim belki ama şimdi tam hatırlamasam da galiba annemin güpegündüz telefonda attığı ‘evlen artık’ fırçası ya da 40 yıllık arkadaşım Toşir’in yine bir bar kavgasında başını derde sokup hepimize birden ekşimesi gibi durumlardan bir tanesi kırılma noktası oldu.

...

Lütfen bir yere ayrılmayınız
Öykümüzün kalanı girişi kadar sıkıcı olmayabilir çünkü şu anda çoktan bakkal Yaşar’dan bir şişe votkayı kapmış ve Yat limanını yirmi – otuz metre tepeden gören kuru bir bankta Aralık yağmurunun Antalya Körfezine kavuşması şerefine içiyorum.
Kalıbıma uygun bu büyük şişenin henüz yarısına gelmeden üstümdeki sokak lambasının sinir bozucu ışıklar saçan dandik küresini çoktan patlatmış olacağımı da şimdiden biliyorum.

...

2) Biri iki saat oldu akşam olalı.
Ve sabahtan beri üstümün, başımın sert ve serin su taneleriyle hırpalanmasını sağlayan lacivert bulutların arkasından iyi huylu bir ay ışığı, üzerime doğru inmeye başlamıştı.
Ben oracıkta öyle oturmuş şişmiş göz kapaklarımı ovuştururken evrenin saati tıkır tıkır işliyordu.
Bu yukarıdaki bulut nereden geliyordu?
Şu tuzlu dalgalar?
Bir acemi şairin hikayesine konu olduğu için gücenir miydi şu küskün Hıdırlık kulesi?
Yüzyıllar önce burada yaşayan Attalialı balıkçıların bu ıslak havadaki kısmetleri ne olurdu acaba?
Onlar hangi yakadan açılıyorlardı denize?
Gün ışığıyla beraber açtıklarında yelkenlerini hangi türküleri söylerlerdi?
(Balıkların isimleri aynı hala ama biz sizin mezarlarınıza ‘gavur damı’ adını koyup hepsini talan ettik.
Ve maalesef sevgili atalarımız hepinizin bütün gün ortalıkta çırılçıplak dolaşan tuhaf insanlar olduğunuzu düşünen torunlarınız yaşıyor şimdi buralarda)

...

3) ‘Afiyet olsun genç’
Fazla önemsemeden alıyorum selamını.
Sokağın başında bir taksi durağı var ve sıra beklemekten sıkılmış bir taksi şoförü ile dertleşmek için ayık sayılırım henüz.
Benim bu küçük soğutma denememe hiç aldırmadan sarı bankın bir köşesine çevik bir hareketle oturuyor ve hiç soluklanmadan eliyle falezlerin üzerindeki apartmanları gösteriyor.
‘hiçbiri yoktu bunların’
‘ben de yoktum’
Gülüyor. Ama güzel gülüyor.
Sokak lambasına kısa devre yaptıralı yarım saat olmuş olmalı, gözüm alışıyor karanlığa biraz.
Sonra dakikalardır bir yabancı ile aynı bankı paylaştığım geliyor aklıma.
Bir bardak votka bağışlayarak misafirimden kurtulabileceğimi düşünüyorum önce.
‘işinize engel olmayacaksa bir bardak votka vereyim’ diyorum.
Ağzından dumanlar çıkararak çok eski bir tebessümle yüzüme bakıyor adam.
‘ölülerin işi olmaz çocuk, ölüler votka da içmez’

...

Bu kafa haplarının, kokainin falan ayağa düşüp bu kadar ucuzlaması iyi olmadı diye düşünüyorum ama o benim bu refleksimi önemsiyor gibi görünmüyor.
Bankın önünü bir sokak sahnesine çevirircesine ayağa kalkıyor ve kendisine dikkatle bakmamı sağlıyor önce.
‘bak bu nemli havalarda ağzından buhar çıkıyor ya insanın, bayılıyorum buna. Çocukluğumdan beri hastayımdır bu buhar oyununa’
Ölüler buhar çıkartabiliyor sevgili okurlar. (bazen orada olduğunuzu unutuveriyorum, sahi sıkılmadınız değil mi?)
Dudaklarını halka şeklinde açıp soluk alıp veriyor ve arada ‘sen de yapsana çocuk’ diye üsteliyor.
‘Abi sen görüntü yönetmeni misin boş ver buharı falan, zaten sigara yapıyor o işi’ diyorum.
Hüzünleniyor. Ama güzel hüzünleniyor.
‘ben sadece bir ölüyüm, gerçi sinemayla değil ama sağlığımda tiyatro ile uğraşmıştım bir ara’
Hoşuma gitmiyor bu ölü - diri mevzusu.
Ama madem kendi istiyor ona biraz uyuzluk yapmaktan alamıyorum kendimi.
‘yaş kaç abi?’
‘yetmiş sekiz’
‘maşallah’
‘Maşallah denmez çocuk, bunun son otuz iki senesinde ölüydüm ben’
Sağlam bir hapmış gerçekten.
‘Böbrek hastasıydım, çok acı çektim hastalığımda, o zaman ki teknoloji ile çok yaşamayacağımı biliyordum zaten’
‘abi ben sana bir Fatiha okuyayım bari... Ya da gerçekten okuyayım mı öbür tarafta işe yarıyor mu Fatiha sureleri. Ya da bu helvalar falan?’
‘Okuyan kendini iyi hissederse elbette faydası vardır. Dinler ölüler için değil yaşayanlar içindir çocuk, bu Dünya’dan göçüp gidenleri hayırla anmak sizlerin görevidir’
Vay anam vay.
Oyuna katılasım geliyor biraz. Bir çırpıda okuyuveriyorum Fatiha’yı. Anlıyor ne yaptığımı, seviniyor sanki.

...

Hayat devam ediyor ama saat 12 ye geliyor ve ben uyuşturucudan beyni kebap olmuş bi amcayla gitgide ıssızlaşan yat limanı ve çevresinde bulunuyor olmaktan ancak şimdilerde rahatsız oluyorum. Yavaşça çöplerimi topluyorum, ceplerimi kontrol ediyorum ve kalkmaya hazırlanıyorum.
‘gidiyor musun çocuk?’
Sahi akşamdan beri böyle hitap ediyor bana.
Okuduğum anı kitaplarında Mustafa Kemal Atatürk’ün değer verdiği gençlere ‘çocuk’ diye hitap etmesi geliyor aklıma ister istemez.
‘paşayı görürsen hepimiz için ellerinden öp’ diye takılıyorum giderayak.
‘Ben onu göremem çünkü arafta yüce insanlara yer yoktur o ve onun gibiler cennetin manasını oluşturan aziz ruhlardır’
(paşam kafası iyi de olsa gerçek bir fanatiğin var burada)
‘abi kendine iyi bak, beni beklerler eyvallah’
elimi uzatıyorum yüzüme bakıyor öylece.
‘havada kaldı?’
‘elimi sıkmak istediğine emin misin?’
‘niye... tokalaşırsak ben de mi arafata giderim?’
‘arafat değil çocuk, araf’
Yine o güzel gülümsemesiyle söylüyor bunu.
Köyünde konuk ağırlayan bir Yörük çocuğu gibi sıkıyorum ellerini.
Bir şeyim yok iyiyim.
Araf mı taraf mı adı her ne ise oraya gitmiyorum.

...

Yol üstü aydınlanma manifestosu: bu kadar basit, bir başka değişle günlük, herkesin başına gelebilecek mevzulardan bezip köprü altına sığınmak eşekliktir. Sistemin içindeki sorunlar yüzünden sistem yok edilmez, tam aksine sistemi korumak uğruna zorluklarla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Bu topraklarda her nesil kendini türlü kargaşaların, adaletsizliklerin içinde bulmuştur ve yine bu topraklar bu zorluklara, haksızlıklara karşı onurlu mücadele veren hiç kimseyi unutmamıştır kaldı ki vatan haramilerin elindeyken son yapılacak iş köprü altına düşmektir. Yorgun halayların, dağıtılmış, ufaltılmış meydanların ekmekçi müzisyenlere her zaman gereksinimi vardır.

...

4) Ertesi gün öğle tatilinde dal boyluma ‘dünyanın en güzel piyaz yiyen kadını‘ ödülünü vermek üzereyken kendimi tutamayıp ‘ölü abiden bahsettim. (bu arada öykü bitiyor sevgili okurlar, bir sakıncası yoksa gözlerinizden öperim)
Güldü uzun uzun.
Öykücünüz de burada dondurdu hikayeyi...
Okan Ünver

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

yine aşmışsın kendini, çok beğendim. Bu arada ödül neydi acaba :)

hemera 
 23.12.2009 1:08
Cevap :
çok severek, dönüp dönüp okuyarak yazdım bu yazıyı aslında. Ama biraz uzun olunca sayfada kargacık, burgacık durmuş gibi. Beğendiğine çok sevindim kaşifim... Ödül sahiden ne olabilir... kabak tatlısı yavan kaçar galiba:) sevgiler....  23.12.2009 14:09
 

Sevgili Okan, biliyorsun hiçbir yazını kaçırmam. Bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki, her yazın bir öncekinden daha güzel oluyor ve sarıp sarmalıyor insanı. Bunun nedeni senin içtenliğin, doğallığın. Bu şehirde yaşayan hemen hemen herkesin bunaldığı zaman kendini, ruhunu arındırmak için Akdeniz'in karşısında buluşunu öyle güzel anlatıyorsun ki. Hele şu ölü abi nasıl da güzel yerleşmiş bu yaşam karenin içine. Manifestoların da öyle. 'Dünyanın en güzel piyaz yiyen kadını' bir Antalyalı'nın yazabileceği EN yaratıcı tamlamaydı. Harikasın inan. Acaba hangi piyazcıya gittiniz diye de bir merak sardı beni:) Müsellim camiinin dibi ise, kutlayacağım da:) Sevgilerimle...

Tülin Aksoy 
 10.12.2009 13:21
Cevap :
çok sağolun Tülin hanım. Kent ile ilgili yazarken hep siz geliyorsunuz aklıma orada olduğunuzu bildiğim için daha çok özeniyorum. Umarım daha uzun yıllar yükselen bir edebiyat eşiği ile bir şeyler üretebilirim. Piyaz'ı Cuma pazarının içindeki Erdeç'te yiyoruz son zamanlarda. çocukluğumun geçtiği sokağa uğramak için harika bir bahane Erdeç... sevgiler...  10.12.2009 13:36
 

İlginç... Okunası bir öykü... Sonuna doğru doğaüstü bir şeyler bekledim. Hani ölü amcanın (ağzından çıkan dumanlar gibi) duman olup yükselmesi, saldırıya uğramış sokak lambasının yanından süzülerek kaybolması gibi... Oysa siz gayet gerçekçi bir biçimde toparlamışsınız geceyi. Güzel olmuş... Sevgilerimle Okan kardeşim.

Nilgün Akad 
 09.12.2009 23:04
Cevap :
ablacım valla anam ağladı toplayayım diye:) hatta bi ara taslak halindeyken bi arkadaşa gönderdim 'nolcek bu?' diye.. neyse bitti sonunda, yolculuğuna çıktı ortamlarda... sevgiler, sağolun yorumunuz için...  10.12.2009 13:38
 

Çok keyifle okuduğum bir öykü oldu. Yer yer gülümsedim, yer yer gözümde canlandırarak izledim. Çok farklı bir tekniğiniz var sıkılmak ne kelime bitmesin istedim.

mea culpa 
 09.12.2009 14:55
Cevap :
çok teşekkür ederim. biraz zaman alan bi yazı oldu ama sizler beğendiyseniz ne mutlu bana... sevgiler...  10.12.2009 13:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 104
Toplam yorum
: 564
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 476
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster