Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '21

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
59
 

YOLCULUK

   Güneşli bir Pazar günü. Denize nazır bir çay bahçesi. Sohbet edenler, akıllı cep telefonlarıyla ilgilenenler, martı seslerinin eşliğinde her şeye kayıtsız bir biçimde çayını yudumlayıp kendini maviliklere kaptıranlar…

     Sohbetlerini koyulaştıran güler yüzlü insanların şen kahkahalarıyla çınlayan bu şirin mekânda olumsuz düşüncelerimden arınmak için bir köşeye çekilmiş Sait Faik hikâyeleri okumaktaydım. İnsanı hem rahatlatan hem de gözlem gücünü artıran bu hikâyeler, edebiyata olan ilgimi bir kat daha artırdığı gibi moral bozukluğumun azalmasına da yardımcı oluyordu. Yaşantısı itibarı ile gelişine göre yaşayan, plan program yapmayan, kaygısız bir insan olduğu söylenir Sait Faik’in. Kaygısız, plan program yapmadan, gelişine göre yaşamayı gerçekten çok istiyorum şu sıralar. Kamu Personeli Seçme Sınavı sonuçlarının açıklanmasına iki gün vardı.Uzun bir hazırlık dönemi sonrası nasıl bir sonuçla karşılaşacağımı merak ediyor, olası durumları düşünüp geleceğe dair planlar yapıp duruyordum.Soru işaretlerinin istilasına uğradığım bu dakikalarda bir yandan tıpkı Sait Faik gibi gelişine göre bir hayat sürebilsem keşke diye düşünüyor, bir yandan da kitap okumaya devam ediyordum.İşini ciddiye alarak gösteri yapan bir uçak misali uçan martının yanık sesli haykırışı sonrası kitap okumaya ara verip, çayımı yudumlayarak insanı mest eden mavilikleri izlemeye başladım.

     Güneşin parlaklığıyla mavileştikçe güzelleşen denize baktıkça sıkıntım ve stresim azalıyordu. Mavilikler soru işaretlerinin istilasını geri püskürterek olumsuz düşünceleri zihnimden uzaklaştırıyordu. Zapt edilmeye çalışan bir kaleyi kahramanca savunan, ölümü göze alacak kadar korkusuz bir asker gibi savaşan mavilikler dingin bir ruh haline erişmeme yardımcı oluyor, ‘’her şey olacağına varır’’ felsefesini benimsemem konusunda önemli adımlar atmamı sağlıyordu.

     Deniz manzarasını izledikçe insan rahatlıyor, kaygılarından sıyrılıyor, daha mantıklı ,daha gerçekçi düşünebiliyor aslında.Gerçekçi gözlemler yapan, berrak bir dil kullanan Sait Faik’in böyle hayatın içinden hikayeler yazmasını sağlayan etkenlerden biri belki de maviliklerin ilham verici özelliğiydi.Burgaz Adası’nda yaşayan, sarhoşları, balıkçıları,serserileri yalın bir dille anlatan yazarın denizden ilham aldığını düşünürken sarışın,kıvırcık saçlı,mavi gözlü askılı kot pantolonlu, karizmatik güneş gözlüğüyle etrafa neşe saçan, altı yedi yaşlarında, tombul yanaklı, mavi kareli gömlek giymiş bir Beyefendi kral edasıyla içeri girerek denize nazır çay bahçesini onurlandırdı.Gayet kendinden emin bir şekilde ilerleyen Beyefendi’nin ardından annesi sanki korumasıymış gibi oğlunu takip etmekteydi.Ana-oğul onurlandıracakları masayı belirledikten sonra sipariş verip beklemeye başladı.  

        Bekleme süresi zarfında Beyefendi annesini soru yağmuruna tutuyor, anne ise ilgili ve sabırlı bir biçimde soruları yanıtlıyordu. Beyefendi öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan bir öğrenci gibi olayları ve hayatı sorgulamaktaydı. Hatta o kadar önemli sorular soruyordu ki, o yaşta bir çocuğun nasıl bu kadar duyarlı olabileceği insanı hayretlere düşürüyordu.Bir ara Beyefendi’nin annesine ‘’Anne, babam evde otururken ‘asker bitti’ demişti. Ben yolda bir Asker Abi gördüm. Elinde tüfeği de vardı. Anne asker bittiyse o Asker Abi neden oradaydı?’’tarzında bir soru yönelttiğine şahit oldum. Annesi Beyefendi’nin bu sorusuna tebessümle uygun bir yanıt verirken bu soru zaman makinesine binen bir masal kahramanı misali çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkmamı sağladı.

 

   Sobalı bir ev, raflarında ansiklopedi olan bir kütüphaneli divan, eski model bordo renkli koltuklar, sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığın buharı ile beraber ailecek kumandası olmayan, altı yedi tane kanalı gösteren elli beş ekran, renkli televizyonda yabancı yapım bir macera filmi izlemekteydik. Filmin etkisiyle tam gerçek hayattan bir an olsun uzaklaşmaya niyetlenmişken ekranın alt köşesinden geçen küçük bir yazı acı bir gerçekle bizi kaşı karşıya getirdi. Altyazı Uğur Mumcu’nun bombalı suikast sonucu katledildiğini haber vermekteydi. Sevdiği bir insanı, aile dostunu, çok yakın bir arkadaşını kaybetmiş bir ailenin yaşadığı hüzün televizyon izlediğimiz sobalı odaya çöküvermişti. Böyle anları insan unutamıyor, unutmak bir yana hafızasının bir köşesine sabitliyordu farkında olmadan. Bu acı haberin yer aldığı Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasını babamın kesip sakladığını daha dün gibi hatırlarım. Arşiv niteliğindeki bu gazete sayfası tüm yaşanmışlığıyla bizim evde yerini almış, ‘’Unutmadık unutturmayacağız ‘’diye haykırıyordu.Yaşanan bu acı olay üzerine annemin Uğur Mumcu’nun ardından ‘’güçlü adamdı’’ diye söz ettiğini asla unutamam.O yaşlarda insan gerçek anlamla mecaz anlamı pek ayırt edemediğinden olsa gerek ben de olayı Beyefendi gibi yorumlamış,güçlü adam deyince dönemin çizgi film kahramanı He-Man’i düşünmüştüm.Güçlü olma kavramının sadece fiziksel güçten ibaret olmadığını idrak edememiş,kalem gücünün etkisinden bihaber olduğumdan böyle bir kanıya varmıştım.Kalem gücünün kas gücünden daha etkili olduğunu yıllar sonra daha iyi anlayacak,kitaplarını okudukça Uğur Mumcu’ya olan saygım katlanarak artacaktı.

       Fiziksel olarak aramızdan ayrılsa da eserleri ve fikirleriyle insanlara karanlıkta yana bir ışık misali yol gösteriyordu Uğur Mumcu. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı gibi birçok aydın kalem ‘’susturamıyorsan öldür’’ denen örümcek ağlarıyla donatılı çürümüş zihniyetle katledilmişti Uğur Mumcu gibi. Katleden beyin fakirleri bu aydınların eserleriyle hep yaşayacaklarını, fikirleriyle karanlığın sonunu getireceklerini düşünecek kadar zeki olmadıklarından olsa gerek başardıklarını, amaçlarına ulaştıklarını zannediyorlardı.Ama hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaklar ve hep lanetlenerek anılacaklardı.Katledilen aydınlar ise belki fiziksel yönden aramızda değildi, ama eserleriyle hep ölümsüz olacaklardı aslında.

     1990’lı yıllar hep olumsuzluklardan ibaret değildi elbette. Ninja Kaplumbağalar, He-Man, Bizimkiler,Süper Baba,yüksek bel kot pantolonlar,takozu andıran cep telefonları,ışıklı spor ayakkabıları,şıpsevdi sakızı,hicivli şarkı ve klipleriyle insana neşe veren Grup Vitamin,Barış Manço’nun ‘Adam Olacak Çocuk’ isimli programı Susam Sokağı,Çakmaktaşlar gibi hatırlanacak nice güzel şey vardı o yıllara ait.

     Keşke olumlu olaylardan, güzel hatıralardan ibaret olsaydı çocukluğumun geçtiği doksanlı yıllar. Belki daha mutlu, geleceğe umutla bakan insan sayısının daha fazla olduğu, daha iyimser bir ülkede yaşardık. Ne dersiniz? Yanlış mı düşünüyorum sizce?

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Terörü tetikleyen birazda medya. Yazarlar şerbetin ya şekerini fazla kaçırır ya suyunu. Nabza göre şerbet verme dönemine 90'lı yıllardan beri giremiyoruz.

Tuna M Yasar 
 23.04.2021 17:05
Cevap :
Teşekkür ederim :)  30.04.2021 10:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 92
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 68
Kayıt tarihi
: 25.02.19
 
 

     TCDD'de makine mühendisiyim. Sanatın iyileştirici gücüne inanan bir insanım.    ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster