Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
212
 

YOLDA OLMAK

                                   
 
                                                   YOLDA OLMAK
 
“Yolculuk mu önemli, varmak mı?”                                                                                                    
 
Ayracı arasına koyup kitabı kapattı, Kemal. Okurken duymadığı tren tekerlerinin raylarda çıkardığı ritmik sesleri yeniden duymaya başlamıştı. Açık pencereden dışarı gözlerini çevirdi. Dümdüz, geniş bir ovada yol alıyorlardı. Buram buram toprak kokusu. Ruhunun arındığını, hafiflediğini hissetti.
 
Bir süre düşünceler içinde izledi. O sırada tren bir köyün  yakınında geçiyordu. Toprak damlı evlerin arasında oynayan çocuklara  aranır gibi takıldı gözleri; çocukluğu, sanki orada bir yerlerde, kendisini bekliyordu. Yıllar öncesine savuruldu. Çamurlu, eğri büğrü, taşlı köyünün yollarıyla çocukluğu gözünün önündeydi; toza belenmiş, çamura bulanmış halleriyle… Baharda uzayan  çimenler  içine ayaklarını gömerek yürümelerini, çiçeklerle birlikte kokularını hissederek içine sırtüstü uzanmalarını;  çayırlarda, bayırlarda koyun kuzu peşinde koşmalarını...Köy gerilerde kalırken düşünceler de silindi kafasından.                                        
 
Kentin birbirinden uzak, yalnız, aceleci, hoyrat  kalabalığı; üstüste yığılı beton binaları; yorgunluk  ve uğultu akan caddelerinden uzakta, her seferinde başka şeyler düşündürten yerler, görüntüler  ortasında , doğanın muhteşem panoramaları arasında yol almak en çok sevdiği şeylerden biriydi. Aidiyetlerle, mecburiyetlerle sarmalanmış halde, akmayan, değişmeyen, bir yere çakılı hayatlarla paslanmak, zehirlenmek yerine, yola çıkmanın gereğine ve güzelliğine inanırdı. Her yolculuğun yeni bir başlangıç olduğunun ve farklı heyecanlar taşıdığının farkındaydı. Değişik kültürlerin içinde olmak, farklı kentlerden geçmek, bilinmeyen lezzetleri tatmak, kendinden uzaklaşmak ya da kendini bulmaktı…İstek ve çaba gerektiren yolda olmak, mutluluk veren anlardı onun için. Bunun için de rahatlığı ve konforu biraz bozmak, yeni dünyalara kucak açmanın  iflah olmaz bir merak gerektirdiğini de biliyordu.
 
Defterini çıkardı, boş sayfanın üstüne “Yolda Olmak” başlığını yazdı. En zoru başlamaktı. İlk cümle yazılsa gerisi çorap söküğü gibi gelirdi, ama olmuyordu işte.
 
Kalemi defterin üzerine koyup dağları, tepeleri, düzlükleri, ağaçları, dereleri; yeşil alanlarda otlayan hayvanları, arada bir gördüğü  yükseklerde daireler çizerek döne döne uçan, av derdindeki  alıcı kuşları seyretti. Günbatımı saatleriydi. Beyaz, öbek öbek  bulutlar arasında, işini bitirmiş de “ Artık gitmeliyim” der gibiydi, Güneş.
 
Gün çekiliyordu, ancak kafasındaki cümleler bundan olumlu etkileniyor; karanlığa karışmak yerine daha önce ortaya çıkmak ister gibi birbirleriyle yarışıyorlardı. Kalemi tekrar aldı eline, büyük bir heyecan duyuyordu. Çok istediği, ancak bugüne dek hep ertelediği düşü sonunda gerçekleşiyordu sonunda. Yaşantılarını, öykü ve denemelerle ölümsüzleştirebilecekti.                              
 
“Bir hevesle işe başlamaktır;  bitmeyen aranış, farklı tasarımlar, planlar, yeni ihtimallerdir yolculuk. Olmazı oldurma, ötelere ait bilgiler edinme, uzakları yakınlaştırmadır. Hiç yaşanılmamış diyarlara gitmeler, gelmelerdir. Keşfetmeler, belirsizlikler, kaybolmalardır. Oldurmak, değiştirmek, Bazen kısa, bazen de uzun, bir nehir gibi akışın içinde olmaktır..”
 
Durdu, yazacaklarının devamını düşünürken birden ortalık karanlık içinde kaldı; tunele girmişti tren. Kıpırtısız bekledi. Neyse ki kör karanlık kısa sürdü; uzaktaki yüksek dağı, tepesinde şapka gibi duran  beyazlığı, erimemiş karları gördü. Dağların eteklerinde  seyrek ağaç toplulukları, yeşil alanlar, otlayan hayvan sürüleri vardı... Sürünün çobanı olmayı hayal etti. Nasıl bir duyguydu acaba?                            
 
Dünya, hayat, kesinlikle muhteşemdi, hissederek yaşamaksa  kimi zaman tadına doyulmaz, huzurlu, kimi zamansa engebeli, dikenliydi. Ama hepsi makbuldü Kemal için. Yeter ki başka diyarlarda, başka odalarda, başka gün doğumlarına uyanabilsin. Yeni insanlar, yeni düşünceler, yeni mekanlarla kucaklaşabilsin.
 
Bazen bir bilinmeze, heyecanlı meraklara çağrı gibiydi yolculuk onun için; yaşayacaklarının heyecanı  içine düştüğünde.
 
Geride bıraktıkları, bir boşluk oluştururdu  içinde; ama, ayrılığın uzamasının oluşturduğu  hasret de güzeldi, kavuşmaya yakın hissedilen coşku da…
 
Yazdıklarını bir çırpıda okuyup sürdürdü yazmayı.
 
“Hayalleri gerçeğe dönüştürmek, yeni hikayelerin içine dalmaktır. Uzakların çekiciliğiyle, geride bırakılanların özlemi iç içedir. Özlemlerimizle, sıkıntılarımızla, umutlarımızla, tasalarımızla yol aldığımız yalnız gidilen;  ya da birisiyle paylaşarak, yoldaş olarak gidilen.”
 
Trenin çalan düdüğüyle yazmaya ara verip camdan dışarı baktı. Bu arada uyuduğu yerden kalkıp,  koridorda dolaşmaya, sonra da trenin restoranında bir şeyler yemeye giden yol arkadaşı da geldi karşısına oturdu. Sevdiği bu arkadaşının yüzüne bakarken, hatırlamış gibi, “ Yalnız değilsen yolculukta,  gidilen yer kadar önemlidir, kiminle gittiğin… ”  cümlesini kaydetti.                                                                                                                               
 
Hızını giderek düşüren tren bir kasaba istasyonunda durdu. İstasyonu, yaşanan insan hareketliliğini, inenleri, binenleri, kucaklaşanları  izlerken, “Ayrılma ve kavuşmanın ortak noktasına geldik. Bazen gitmelerin, yolculukların  başlangıç; kimi zaman da bitim yeri.” sözleri fısıltılı bir sesle dudaklarından döküldü. Hızla kalemi alıp unutma  korkusuyla bu dediklerini de aceleyle yazdı. Arkadaşı da o anda merak ve soran gözlerle, konuşma isteğiyle  yüzüne bakıyordu.                                                                                                                          
 
Ardından, “Özlemin, heyecanın, merakın, isteğin, coşkunun yolda olmakla varolduğunu, yolculukla da sürdüğünü, varmakla  bunların sonlandığını yaşayanlardan daha iyi kimse bilemez.” diye yazdı. Biliyordu bu duyguları;  yaşanmışlıkları vardı çünkü. Kafasını kaldırmadan bir süre düşündü, son cümlelerini eklemeye koyuldu.                                                                         
 
“Dağın zirvesine çıktıktan sonra inişin başlaması da,  aşıkların kavuştuktan sonra, deli duyguların  sönümlenmesi de kavuşmanın  sonucudur. Ulaşmak bitişin başlangıcıdır. Bu bağlamda yolda olmak, hedefe  varmaktan daha önemlidir, daha güzeldir, ”  cümlesinin sonuna noktayı koyup, kalemi defterin üzerine bıraktı. Tebessümle arkadaşının yüzüne bakıp karşılığını da aynı şekilde aldıktan sonra:
 
“Başlayayım mı?” diye sordu. Arkadaşı, “sen bilirsin” anlamında boynunu büküp,  istek ve merakla yüzüne bakarken, “Olur.” dedi. Koltuğun arkalığına yaslandı.Yazdıklarını okumak üzere defteri eline aldı. Tren de hareket etmek üzere düdüğünü öttürmüştü.  
 
İşte o anda duydular,  peşpeşe patlayan birkaç el silah sesini ve bağrışmaları. Acele yarı araladılar kompartımanın penceresini. Otuz kırk yaşlarında elindeki silahı havada tutarak, namus temizliğinden bağırarak bahseden bir adam, koşarak uzaklaşıyordu. Kalabalık ona yaklaşmakta korkarken, vurulup yerde cansız yatan yoksul görünümlü  kadına doğru yönelenleri gördüler. Bağırış, çağırış arasında tren hareket etmiş, hızını giderek artırıyordu. Gözlerini ayırmadan, uzaklaştıça küçülen  sarı renkli istasyon binasına, hareketli karartı haline gelen insan kalabalığına  gözden kaybolana kadar baktılar. Kemal ve arkadaşı yazıklanarak, hayıflanarak bir süre yaşanan olayla ilgili konuştular; cehaleti, insan yaşamını hiçe sayan köhne gelenekleri, gelişmemişliği, ataerkil toplumdaki cinsiyet  eşitsizliğini...                      
 
Konuştukça  bozulan moreller  can sıkıntısına dönüştü. Sustular. Bu suskunluğa raylardaki sesler eşlik ediyordu. Kemal camdan dışarı gözlerini sabitlemişti. Hiçbir  görüntünün farkında değildi aslında. İstasyonda cansız  yerde yatan kadının yaşamıydı, gözünün önünde geçen. Bir süre sonra bu dalgınlığından sıyrıldı. “Yazacak ne çok şey var” diye içinden geçirirken defterini  açıp yazmaya başladı…                                                    
 
“Hayat da uzun ve bilinmez  bir yolculuk değil miydi? Hangi durağa ne zaman uğrayacağımız, nelerle, kimlerle  karşılaşacağımız; neler görüp, neler  yaşayacağımız belli değil…”
 
VAROL  KARA
 
ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 150
Kayıt tarihi
: 27.02.14
 
 

Üniversite  mezunu, eğitimci. Okumaktan,  düşünmekten,  yazmaktan,  türkülerden, bağlamadan  vazg..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster